İslam Medeniyetinin Çok Kısa Serüveni

İslam Medeniyetinin Çok Kısa Serüveni

A+ A-

İslam Medeniyetinin Çok Kısa Serüveni

İslam medeniyetinin gelişim süreçleri temel özellikleri incelendiğinde karşımıza basit bir din tarihi çıkmamaktadır. İslam medeniyetinin filizlenmesi ve gelimi özellikle de Arap toplumunda ilk filizlenmesi bir toplum mühendisliği şeklinde büyük bir tarihsel sentez olarak okunabilir. İslam medeniyeti ve kültürü gelişim süreçleri geçirmiştir. Bunlar kısaca bu doğuş gelişme yükselme duraklama yeniden dirilme evreleridir. Medeniyet kavramı İbn Halduncu bir bakış açısıyla ifade edecek olursak köken itibariyle yerleşik hayatı, şehirleşmeyi ifade ediyor. İbn Haldun’a göre şehirli olmak medeni olmaktır. İslam medeniyetinin ileriki aşamalarında bedevi göçebe hayattan ve kan bağına dayalı kabile yapısından çıkılmış kentsel bir kamu bilinci oluşturulmuştur. Ancak Emevîler’de iktidar bir sülale çıkarına alet edilirmiştir. Emevi ve Abbasilerde akraba kabile asabiyeti bu kentsel bilinci kabile çıkarlarının gölgesinde bırakmış ve toplumda derin “mevali” kırılmaları yaşanmıştır. Abbasilerle beraber yönetim kademeleri genişlese de saray içindeki kan bağına dayalı hizipleşmeler, sülale kayırmacılığı devletin kurumsal yapısını içten içe kemiren kronik bir zaafiyet olarak varlığını sürdürmüştür. İslam tarihinde bunun gibi Hz. Muhammed ve Kur’an tarafından omurgası oluşturulmuş İslam Medeniyeti ve kültürüne uygun olmayan uygulamalar elbette ki olmuştur.

İslam medeniyetinin  Başlangıçta Hz. Muhammed önderliğinde Arap yarımadasında doğan bu hareket kısa sürede Hz. Muhammed’in ardından gelenlerin çabalarıyla da sınırlarını genişleterek evrenselleşti. Hz. Muhammedin çerçevesini daha doğru bir ifade ile değişmez yapısını çizdiği İslam medeniyeti ilerleyen zamanlarda çok daha detaylı bir gelişim göstermiştir. Çok uluslu bir yapıya bürünen İslam Devleti ve onun kültürel yapısı sadece Arapların eseri demek büyük hata olur. Yunan, İran, Hint ve Türk kültürlerinin devasa bir potada eritilmesi durumu var ortada.

Bu medeniyetinin gelişim serüveni ilk olarak Hz. Muhammed'in Medine’ye hicreti ile başlamıştır. Orada yeni bir sosyal düzen kurulmuştur.  İslam medeniyetinin ilahi meşruiyeti ve yapı taşı olan Allah’ın kitabı Kur'an'ın daveti adalete dayalı siyasal toplum inşasını gerektiriyordu. Bu aşamada İslam kendi doktrini ile mahiyetine aldığı toplumların İslamla büyük ölçüde çekişmeyen kültürünü hem dönüştürmüş hem de kendine katmıştır. İslam medeniyetinin büyüme evresi olan  Emeviler Abbasiler dönemi muazzam genişleme evreleridir. Bu aşamada Bedevi Araplar çölden çıkıp devasa Sasani Bizans imparatorluklarıyla karşılaştı. Bu doğal olarak büyük bir şok yaratmıştır. İdarede Sasani bilimde Yunan izleri yavaş yavaş sisteme entegre olmaya başlamıştır. Abbasiler zamanı Bağdat'ın kuruluşu tam bir dönüm noktası. Çeviri faaliyetleri müthiş hızlanmış İslam medeniyeti sanat, edebiyat ve felsefe gibi alanlarda kökleşmeye başlamıştır. Halife Me’mun’un Beytü'l Hikme'si felsefe bilimi Arapçaya kazandırmıştır.

İslam medeniyeti vahiy akıl duygu uyumudur. Aynı zamanda tam bir fıkıh medeniyetidir. Hukuk toplumsal yaşamın her detayını ince ince düzenlemiş. Temel özelliklerine girersek hoşgörü öne çıkmaktadır. Fethettikleri yerlerde Hristiyan Yahudi Zerdüşti halklara inanç özgürlüğü tanınmıştır. İslam’da dini zorlama yoktur. İslam topraklarında yaşayan farklı dinden olanların Kültürel birikimlerini yok etmediler aksine korudular. Kendi dillerine çevirip geliştirdiler buralardaki eserleri. Barthold İslam medeniyeti üzerine yazdığı eserinde Yunan felsefesinin İslam dünyasına girişini anlatır uzun uzun. Müslümanların bunu kendi inançlarıyla nasıl uzlaştırmaya çalıştıklarına dikkat çeker. Bu İslam felsefesinin gelişmesinden ziyada İslam düşüncesinin gelişimidir. İslam melemeyişinin gelişimi sadece dışardan gelen itici güçle açıklamak olmaz. H. Touati Ortaçağ’da İslam ve Seyahat eserinde İslam’ın kendi içindeki büyümesini çok şık anlatır. Kur’an’ın teşfik ettiği seyahat ve onun ile bağlantılı olan ilim seyahatleri islam toplumunda bir karşılığını bulmuştur bunu İbn Battuta ve İbn Cübeyr’in seyahatnamelerinde görebiliriz. Ancak başlangıçta olan Hadis ilminin icra edilmesi için kendine mahsus olan seyahat daha sonra farklı ilimlerde de karşılığını bulur. Bunlardan en önemlisi dil bilgisi çalışmalarıdır. İslam medeniyetinde Gramer bilginlerinin dil üzerindeki çalışmaları muazzamdır. Arapça kusursuz bir ifade aracı haline getirildi. İbn Sina Biruni gibi dehalar felsefe tıp astronomi alanlarında harikalar yarattı. Bütün bu bilim insanları sadece Arap değildi. Çoğu İranlı Türk Asyalı kökenliydi. Süryanice Pehlevice Sanskritçe dillerinden yapılan tercümeler bu ilmi sıçramanın temelini oluşturdu. Harran'daki Sabii alimlerin Cundişapur'daki Nasturi hekimlerin katkıları göz ardı edilemez. Yeni bir medeniyet böyle ilmek ilmek örüldü. Burada eleştirel bir noktaya değinmek lazım. Bütün bu birikim tamamen özgün müydü. Daha öncede belirttiğimiz üzere çoğu zaman var olan sistemlerin üzerine İslami bir cila çekildi sadece. İdare teşkilatı divanlar posta örgütü büyük ölçüde eski İran Bizans sistemlerinin kopyasıydı. Fuat Köprülü bu durumu Bizans Sasani müesseselerinin tesiri diyerek netleştiriyor. Fakat bunu sıradan bir taklit saymak haksızlık olur. Yeni bir ruh yeni bir enerji kattılar bu eski kurumlara. Din her şeyi kuşatan her şeye şekil veren üst kimlik oldu. Hodgson “İslamileşmiş” kavramını kullanır. Her şey baştan İslami değildi zamanla İslamileşti şeklinde yorumlar.  Buna daha net bir ifade ile Arapların kendi kabilevi yapıları garnizon şehirlerinde yeni bir form kazanmıştır. Basra Kufe gibi şehirlerde devasa kültürel kaynaşmalar yaşandı. Bu şehirlerde sosyal yapı oldukça karmaşıktı. Saray çevresi muazzam zenginlik ihtişam içindeydi. Zarafet lüks hakimdi oralarda. Diğer yanda dindar kesim ulema şeriat eksenli düşünenler vardı. Hodgson bu gerilimi harika anlatır. Sarayın dünyevi zevklerine karşı kişisel takva zühd hareketleri gelişti der. Toplum sürekli bir iç diyalog içindeydi. Sünni Şii ayrışmaları sadece siyasi değil sosyal adalet arayışlarının sonucuydu. İmamet halifelik tartışmaları ümmetin yönünü belirledi tarih boyunca. Eş’arilik Mutezile tartışmaları teolojik zeminde çok derin izler bıraktı. Burada aynı zamanda Türklerin Moğolların etkisine değinmekte gerekli. Batılı tarihçilerin çoğu İslam medeniyetinin çöküşünü Türk Moğol istilalarına bağlar hep. İbn Haldun bile Arapları yıkıcı bedeviler olarak görüp çöküşü kaçınılmaz bulur. Köprülü ve Barthold bu oryantalist ezberi bozar. Moğol istilası Asya Avrupa arasında eşi görülmemiş ticaret ağı iletişim köprüsü kurmuştur. Ancak yıkım getirdikleri doğrudur. Kütüphaneler şehirler yanmış kül olmuştur. Sonrasında kurdukları sistemler İlhanlılar Timur devri Semerkant’ı Uluğ Bey’in rasathanesi büyük bilimsel canlanma yarattı. Türkler İslam dünyasının hegemonyasını ele aldı. Askeri idari istikrar getirdiler koca coğrafyaya. Dede Korkut hikayeleri tasavvuf edebiyatı bu devrin ürünü. Sadece kılıçla değil kültürle sanatla sahnedeydiler.

Gelişim sürecinin son aşamaları duraklama içine kapanma devridir. Akılcı düşünceden Mutezile’nin rasyonel sorgulamalarından uzaklaşıldı iyice. Eş’arilik kaderci anlayış her yere hakim oldu. Nedensellik bağı koptu. Allah’ın her an evreni yeniden yarattığı inancı bilimin gelişmesini köstekledi ciddi anlamda. Avrupa bu düşünceleri İbni Rüşd gibi filozoflardan öğrenip kendi Rönesans'ını başlattı. İslam dünyası kendi içine kapandı. Matbaanın geç gelişi coğrafi keşifler ticaret yollarının okyanuslara kayması ekonomik çöküşü hazırladı. Başlangıçtaki o muazzam sentezci yeniliklere açık hoşgörülü yapı dogmatizme yenik düştü zamanla. İslam medeniyeti birkaç yüzyıllık parlak devasa bir sentez. Arap dili etrafında birleşen İran devlet geleneğiyle yönetilen Yunan felsefesiyle düşünen Türk kılıcıyla korunan eklektik bir yapı çıkmış ortaya. Özgünlüğü bu parçaları İslam inancı potasında birleştirebilmesinde yatar. Dışa açık olduğu müddetçe büyüdü genişledi. Sınırları kapatıp geleneğe körü körüne bağlandığında çöktü.  Tabii çöküşler tek bir faktöre indirgenemez fakat temel neden olarak ileri sürülebilir. Bugün bu tarihe bakarken salt övgü toptan yergi hiçbir işe yaramaz. Kaynaklardaki bilgiler ışığında yapılan objektif tahlil bunu net göstermektedir. Gelişim etkileşimle sentezle mümkün oldu gerileme izolasyonla içine kapanmayla. Dogmatik tutumlar her zaman yeniliğin düşmanı olmuştur. Tarih bize bunu defalarca kanıtlamıştır.

İslam medeniyetinin bu uzun serüveni aslında çok net bir tablo sunmaktadır. Kutsal bir fanus içinde büyümedi bu devasa yapı. Dârülislâmın yani İslam medeniyetinin sınırları Kuzey Batıda Endülüs, Güney Batıda Afrikanın Kuzeyi ve güneyde Çin, Hindistana kadar uzamıştır. İslam medeniyetinin en gelişmiş evresinde o çağın bir ürünü olan İbn Battûta eserinde bu sınırlarda İslam medeniyetinin sadece sözde olmadığını net bir şekilde göstermektedir. İslam medeniyeti bu evrelerde farklı kültürlere eski medeniyetlerin birikimine cesaretle dokunarak yükselmiştir. İçine kapanıp aklı dışladığı an çöküş kaçınılmaz olmuştur.  

21-04-2026
Sefa Akyazıcı

Sefa Akyazıcı

Akademisyen - Tarihçi

Merhaba, ben Sefa Akyazıcı. Kocaeli Üniversitesi’nde tarih eğitimi aldım, ardından Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde yüksek lisans yaparak akademik yolculuğumu derinleştirdim. Ortaçağ Avrupa ve Akdeniz tarihi uzmanlık alanım olmakla birlikte, düşünce ve kültür tarihi üzerine de çalışıyorum. Yazılarımda, geçmişin izlerini günümüzle buluşturan temalar üzerinde duruyorum. Tarihi bir araştırma alanı olmaktan öte, bir düşünme biçimi olarak görüyorum.

sefakyazici@gmail.com