Bir Bilim Olarak Tarihin Sefaleti
Sosyal bilimlerin, bilhassa tarihin "bilim" olup olmadığına dair yürütülen tartışmaların kökeninde, aslında disiplinin üretim pratiklerine dair derin bir hayal kırıklığı yatmaktadır. Bugün akademi dünyasına baktığımızda, sosyal bilimcilerin, özellikle de tarihçilerin ürettiği ve adına "tez" demeye bin şahit isteyen metinlerle karşılaşıyoruz. Bu metinlerin temel sorunu, sadece niteliksel zayıflıkları değil, aynı zamanda kime ve neye hizmet ettiklerinin belirsizliğidir. Üretilen çalışmaların kahir ekseriyeti, bilimsel bir ilerlemeden ziyade, kendi içine kapalı, alanın dışına taşmayan ve sadece "niş" bir kitleye hitap eden bir kısıır döngüden ibarettir.
Popper’ın bilim tasavvurunu, özellikle fizik gibi doğa bilimleri üzerinden kurduğu o meşhur ayrımı hatırlamakta fayda var. Popper’a ve genel bilim felsefesine göre bilim, doğada ya da toplumda var olan somut bir "probleme" çözüm getirme girişimidir. Bir fizikçi, bir biyolog laboratuvara girdiğinde, masasında insanlığı veya evreni ilgilendiren, çözülmesi gereken bir düğüm vardır. Oysa tarih alanında yayımlanan makalelerin ve tezlerin çoğuna baktığımızda, ortada çözülmeyi bekleyen gerçek bir problemden eser yoktur. Karşımıza çıkan şey, genellikle yazarın şahsi merakından ibaret bir anlatı, metodolojik süslemelerle bezenmiş bir hikayedir. "Ben bunu merak ettim, arşivde buldum ve yazdım" tavrı, entelektüel bir hobi veya rafine bir koleksiyonculuk olabilir; ancak bu, bir faaliyeti "bilimsel" yapmaya yetmez.
Bu durum, sosyal bilimlerin neden insanlığa dair problemlere çözüm götüremediğini de açıklar. Hikaketen, çoğu tarih çalışması bir problemi çözmek şöyle dursun, bir probleme bile sahip değildir. Sorunsalı olmayan, sadece betimlemeye dayalı bu metinler, yazarın merakına dair bir anlatıdan öteye geçemez. Geçmişin tozlu raflarından çıkarılan detayların, şayet bugünün toplumsal, siyasal veya ekonomik bir çıkmazına ışık tutmuyorsa, insanlığın bilgi birikimine ne katkısı olabilir? Bu tür çalışmalar, entelektüel dünyamızda yeni bir pencere açmaktan acizdir; sadece yazarının yayın yapma zorunluluğunu ve dar bir akademisyen çevresinin "birbirini ağırlama" ritüelini tatmin eder.
Bilim, doğası gereği evrensel bir iddia taşır ve kümülatif ilerler. Ancak sosyal bilimlerdeki bu "nişleşme" hastalığı, disiplini toplumdan ve gerçeklikten koparmaktadır. Alan dışındaki insanlar için hiçbir anlam ifade etmeyen, hatta alan içindeki meslektaşların bile çoğunun okumadığı, sadece akademik puanlama sisteminde bir satır işgal etsin diye yazılan metinler, bilimin ruhuna aykırıdır. Eğer bir sosyal bilimci, geçmişi veya toplumu deşerken "Bak, bu sorun şuradan kaynaklanıyor ve bu bilgi bizim şu işimize yarar" diyemiyorsa, yaptığı işe bilimsel bir kılıf uydurmaya çalışması beyhudedir.