Adaletin Gecikmesi: Eksiklik, Bekleyiş ve Etik Duyarlık

Adaletin Gecikmesi: Eksiklik, Bekleyiş ve Etik Duyarlık

A+ A-

Batılı filozoflar genel olarak adaleti, kişiler arası ilişkilerin düzenlenmesi ve istikrarlı bir politik toplumun kurulup sürdürülmesi için en temel erdem olarak görürler. Bu teoriler arasındaki tarihsel etkileşimi izleyerek, insanları özgür ve akıl sahibi varlıklar olarak saygıyla ele alan gelişen bir adalet anlayışı savunulmaktadır. Adaletin doğası, temeli ve meşru uygulamaları hakkında görüş ayrılıkları olabilir; ancak özü budur.

Ne var ki, siyasal düşünce tarihinde ve kavramsal çerçevede adalet, çoğu zaman kurucu bir ilke olmaktan çok, gecikmiş bir müdahale gibi görünmektedir. Adalet, tartışma ne zaman gündeme gelse, ya çoktan yaşanmış bir kırılmanın ardından ya da henüz oluşmamış bir çatışmanın eşiğinde belirir. Bu durum, adaleti yalnızca içeriksel bir mesele olarak değil, aynı zamanda bir zamanlama sorunu olarak düşünmeyi gerektirir. Zira adaletin geç ya da erken gelişi, çoğu kez adaletin kendisi kadar etkili sonuçlar doğurmakta ve beklentileri karşılayamayan bir tatminsizlik yaratmaktadır.

Bu bağlamda, adalet arayışında yöneltilmesi gereken temel sorulardan biri şudur: Gerçekte aradığımız şey nedir? Bu arayış hakikatin kendisine mi yöneliktir, yoksa yalnızca bir teselli düzeninin yeniden tesisi mi amaçlanmaktadır? Alternatif olarak, bireyin kendi lehine bir haklılık anlatısı kurma çabası mı söz konusudur? Bu sorular, adaletin sağlayıcısının kim olacağıyla birleştiğinde daha da karmaşık hâle gelir. Eğer bu sağlayıcı “benim gibi biri” olacaksa—öfkeleri, eksiklikleri, eğilimleri ve önyargıları olan bir insan—adalete duyulan inanç, temelden sarsılmaktadır. Kendi iç tutarlılığını sağlayamayan bir varlık, başkaları için adil bir düzen kurabilir mi?

Bu noktada avukat figürü özellikle dikkat çekicidir. Nitekim avukatlara dair sayısız sinema filmi ve televizyon dizisi üretilmiş olması da bunun bir göstergesidir. Kamuoyunun ilgisini çeken bu figürün bu denli görünür olmasının temelinde, avukatların işlerini yalnızca hukuki bilgiyle değil, aynı zamanda olağanüstü bir dil becerisi ve stratejik zeka ile yürütmeleri yatar. Avukat, çoğu zaman hakikatin ortaya çıkması için değil, müvekkilinin haklı görünmesi için konuşur, yazar, ikna eder. Bu durum, adaletin terazisini ciddi biçimde sarsan yapısal bir sorunu açığa çıkarır: Mahkemede galip gelen çoğu zaman haklı olan değil, daha etkili konuşandır; daha iyi yazan, daha iyi susturan ya da daha çok dinleten kişidir. Dolayısıyla burada adaletin dili meselesi başlı başına sorgulanması gereken bir alan olarak belirir. Hangi kelimeyi seçsem, başka bir yanımı susturuyorum. Her tercih, başka bir olasılığı dışlıyor. Duygularımı mı ifade etmeliyim, yoksa mantıklı ve serinkanlı mı görünmeliyim? Sert mi olmalı ses tonum, yoksa uzlaşmacı mı? Bu sorular yalnızca bireysel ifade biçimlerinin değil, aynı zamanda sistemin içinde kime hitap ettiğimizin ve nasıl duyulmak istediğimizin de göstergesidir. Adalet, bu karmaşık dil oyunlarının içinde giderek daha fazla biçimsel bir gösteriye dönüşür; içerikten çok sunumun, hakikatten çok temsilin ön plana çıktığı bir sahneye.

Tüm bu sorular, adaletin yalnızca normatif bir kategori olmadığını; aynı zamanda temsil, performans ve algı yönetimi ile iç içe geçmiş bir olgu olduğunu göstermektedir. Mahkeme salonu, kimi zaman bir tiyatro sahnesine dönüşür: Roller bellidir, anlatılar inşa edilir ve hakikat yerini etkileyiciliğe bırakır. Bu sahnede adalet, içsel bir hakikatin ifşasından çok, dışsal bir sunumun başarısıyla şekillenmektedir. Anlam, içerden değil; jestlerin, kelimelerin ve suskunlukların kurduğu dramatik düzlemden geçerek belirir.

Bu bağlamda Albert Camus’nün Yabancı romanındaki Meursault karakteri dikkat çekici bir örnektir. Meursault, annesinin cenazesinde “gereken şekilde” üzülmediği için yargılanır — yalnızca işlediği suçtan değil, toplumun duygusal beklentilerine uymadığı için mahkûm edilir. Burada cezanın nedeni, yasal bir ihlalden çok, bir anlatı biçimine ve normatif duygu rejimine aykırılıktır. Suçun özü, kimi zaman yasalara değil, jestlere, mimiklere ve anlatı estetiğine aykırılıkta aranır. Bu da adaletin nesnel olduğu yönündeki varsayımı ciddi biçimde sorgulatır. Yine aynı romanda, dikkat çekici bir şekilde, güç sahibi olanın neyin “suç” sayılacağına karar verdiği bir düzenle karşılaşırız. Güce sahip olan eğer bir davranışı tehdit olarak tanımlıyorsa, o davranış artık yalnızca suç olmakla kalmaz; toplumdan tecrit edilmesi gereken bir sapma haline gelir. Bu noktada adalet, gücün ideolojik bir aracı haline gelirken, nesnelliğini yitirir ve normatif değil, kurgusal bir niteliğe bürünür.

İşte adalet bu hâliyle insan gibi davranır; ama tarafsız değil, beklentili bir insan gibi. Bu düşünce beni çocuklukta sorduğum bir soruya götürüyor: “Adaleti sağlayacak olan bir insan mı olacak?” Eğer öyleyse, o insana daha şık görünmem mi gerekecek? Belki de adaleti konuşurken, aslında onun yoksunluğunu dillendiriyorum. Bu yüzden sözlerim bazen bana sahte geliyor. Çünkü ben adaleti kurmaya değil, onu duymaya çalışıyorum—ama o ses hep boğuk geliyor.

Belki de bu yüzden adalet konuşulduğunda, onu kurmaktan çok, yokluğunu hissediyoruz. Asıl soru belki de şu: Ya mesele gerçekten “kim haklı” olduğundan ibaret değilse? Belki de haklılık arayışı, yalnızca bir suçlu tayin etme ve suçsuzluğu kendi tarafına yedekleme çabasının hukuksal çerçevede yeniden üretiminden ibarettir. Adalet, çoğu zaman aramızda değil, aramızdaki boşlukta konuşuluyor olabilir. Belki de adalet, haklıyı bulmaktan çok, suçlayanı susturmaya yönelen bir edimdir. Çünkü her suçlama, aynı zamanda bir anlatıdır; ve her anlatı, anlatanı haklı çıkarma arzusunu içinde taşır.

Bu noktada adaleti kurmanın imkânsızlığı kadar, onu konuşmanın da bir etik sorumluluk haline geldiğini düşünmek gerekir. Sessiz kalmak—yani adaletin varlığını sorgulamadan kabullenmek—belki de adaletsizliğe ortak olmaktır. Ama aynı zamanda her dile geliş de, başka bir tarafı susturmak anlamına gelebilir. Bu da bizi dilin etik boyutuyla yüzleştirir: Adaleti dile getirirken kim için konuşuyorum? Ve daha önemlisi: Kim susturuluyor?

Modern hukuk sistemleri, çoğu zaman düzenin devamını sağlama işlevi görür. Adaletin sağlanması, mevcut toplumsal sınırları yeniden üretmek ve normatif düzeni onaylamakla sınırlı kalır. Oysa adalet yalnızca düzenin değil, düzensizliğin, çatlakların, sorguların ve müdahalelerin de alanıdır. Her düzen kendi meşruiyetini adalet üzerinden kuruyorsa, adaletin kendisi nasıl düzene karşı pozisyon alabilir? Bu, adaletin yalnızca hukuki değil, etik ve politik bir mücadele alanı olduğunu da hatırlatır.

Tam bu noktada, adaletin bir “bekleyiş” hâli olduğu düşüncesi ortaya çıkar. Belki de adalet, tesis edilecek bir yapıdan çok, hissedilecek bir eksikliktir. Bu eksiklik, yalnızca mağdurların değil, tanık olanların, tarafsız kalamayanların, susmaya gönlü razı olmayanların taşıdığı ortak bir bilinçtir. Adalet, yasaların değil, yasaların karşısında kalan sessizliklerin, boşlukların, eksik ifadelerin ve örtülmüş hakikatlerin içine yönelen bir sorumluluktur.

Son tahlilde, adalet sabit, mutlak ya da her zaman ulaşılabilir bir değer olmaktan çok, bir arayışın adıdır. Bu arayış; zaman zaman umutsuzlukla, zaman zaman öfkeyle, çoğu zaman ise belirsizlikle yürütülür. Fakat belki de adaletin en güçlü hâli, tam da bu belirsizlikle birlikte yaşama cesaretindedir. Önemli olan, belki de adaleti tam olarak tesis etmek değil, onun eksikliğini duymaktan hiç vazgeçmemektir. Ancak bu duyuş, bizi adaleti yeniden düşünmeye, yeniden çağırmaya ve belki de bir gün onu gerçekten yaşamaya yaklaştırabilir.

 

07-07-2025
Sefa Akyazıcı

Sefa Akyazıcı

Akademisyen - Tarihçi

Merhaba, ben Sefa Akyazıcı. Kocaeli Üniversitesi’nde tarih eğitimi aldım, ardından Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde yüksek lisans yaparak akademik yolculuğumu derinleştirdim. Ortaçağ Avrupa ve Akdeniz tarihi uzmanlık alanım olmakla birlikte, düşünce ve kültür tarihi üzerine de çalışıyorum. Yazılarımda, geçmişin izlerini günümüzle buluşturan temalar üzerinde duruyorum. Tarihi bir araştırma alanı olmaktan öte, bir düşünme biçimi olarak görüyorum.

sefakyazici@gmail.com