Homo Economicus’un Melankolisi
1. Ontolojik Bir Yarılma Olarak "Ekonomi"nin İcadı ve Çıplak Hayat
İnsanlık tarihinin ezici çoğunluğunda, bugün bizim "ekonomi" olarak adlandırıp ayrı bir bilim dalı, ayrı bir bakanlık ve yaşamın belirleyici öznesi olarak kodladığımız faaliyetler bütünü—üretim, dağıtım, tüketim ve mübadele—asla kendi başına buyruk bir alan değildi. Karl Polanyi’nin, modern iktisadi düşüncenin temellerini sarsan başyapıtı Büyük Dönüşüm’de (The Great Transformation) ısrarla ve bir uyarı niteliğinde vurguladığı üzere, modern öncesi toplumlarda piyasa, insan yaşamının merkezinde değil, onun kıyısında işleyen, ritüellere ve sosyal ilişkilere tabi bir mekanizmaydı. İnsan, maddi kazanç peşinde koşan, her adımda kâr-zarar hesabı yapan bir Homo Economicus değildi; aksine sosyal statüsünü, onurunu, manevi değerlerini ve toplulukla olan bağını korumaya çalışan; ekonomiyi bu amaçlar için bir araç olarak kullanan "sosyal bir varlık"tı.
Ekonomi, toplumsal dokunun, dinsel ritüellerin, akrabalık ağlarının ve mevsimsel döngülerin içine ayrışmaz bir biçimde "gömülü" (embedded) haldeydi. Bir malın değişimi, sadece bir fiyat meselesi değil, Marcel Mauss’un "Hediye" teorisinde gösterdiği gibi, taraflar arasında ruhsal bir bağın, bir ittifakın veya hiyerarşinin yeniden üretimiydi. Ancak Modernite ve onun motor gücü olan kapitalizm, bu organik bağı kopararak tarihte eşi görülmemiş ontolojik bir "yarılma" yaratmıştır. Bu süreç, ekonominin toplumun içinden sökülüp alınarak (disembedded), toplumun üzerine, onu domine eden, kendi kuralları (piyasa yasaları) olan, özerk, hükmedici ve hatta ilahi bir üst yapı olarak yerleştirilmesidir.
Bu dönüşüm, Giorgio Agamben’in Homo Sacer eserinde işlediği biyopolitik kavramlarla okunduğunda daha korkunç bir manzaraya bürünür. Agamben, antik dünyada yaşamın iki formu olduğunu hatırlatır: Zoe (tüm canlıların paylaştığı biyolojik, çıplak hayat) ve Bios (politik, nitelikli, insani yaşam). Modern kapitalist ekonomi, insanı Bios alanından (politik özne olmaktan, yurttaşlıktan, sosyal bir varlık olmaktan) koparıp, onu sadece hayatta kalmaya çalışan, üreten ve tüketen bir Zoe’ye, yani "Çıplak Hayat"a indirgemiştir. Piyasa toplumunda birey, kutsallığı olmayan ama her an kurban edilebilen (işten atılabilen, evsiz bırakılabilen, açlığa terk edilebilen) bir Homo Sacer figürüdür. Ekonomi politik, modern insanın biyolojisini yöneten, onu sadece bir "işgücü kaynağı" veya "veri madeni" olarak gören bir egemenlik biçimine dönüşmüştür.
Bu kopuş, yerel bir pazar yerindeki basit bir takas değişikliği değildir; bu, varoluşsal bir depremdir. İnsan artık bir amaç değil, istatistiksel bir veridir. Dünya, içinde "yaşanılan" (dwelling) bir yer değil, "işletilen", optimize edilen ve kaynakları tüketilen devasa bir envantere dönüşmüştür.
2. Dünya-Sistemi ve Eşitsizliğin Matematiği: Piketty ve Wallerstein’ın Kesişim Noktası
Immanuel Wallerstein’ın Dünya-Sistemleri Analizi’nde belirttiği gibi, 16. yüzyılda Avrupa’da şekillenmeye başlayan bu yapı, insanlık tarihinin gördüğü önceki imparatorluklardan yapısal olarak farklıdır. Roma veya Osmanlı gibi imparatorluklar, siyasi bir merkezden vergi toplayarak ve bürokratik bir şemsiye oluşturarak genişlerken; Wallerstein’ın "Kapitalist Dünya-Ekonomisi" dediği bu yeni sistem, siyasi sınırları aşan, tek bir siyasi merkeze (tek bir devlete) bağlı olmayan ancak küresel bir işbölümü ve hiyerarşi (merkez, yarı-çevre, çevre) üzerinden işleyen tarihsel bir sosyal sistemdir.
Bu sistemin temel dürtüsü, insan ihtiyaçlarının karşılanması veya toplumsal refah değildir; sistemin yegâne amacı "sermayenin sonsuz birikimi"dir. Bu sonsuz birikim arzusu, insanın sadece üretim araçlarıyla değil, bizzat "zaman" ile kurduğu ilişkiyi de kökten değiştirmiştir. Thomas Piketty, Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital (Capital in the Twenty-First Century) adlı anıtsal eserinde, bu birikim hırsının arkasındaki matematiksel gerçeği yüzümüze çarpar: r > g.
Piketty’nin analizine göre, tarihsel olarak sermayenin getiri oranı (r - faiz, kar payı, kira vb.), ekonomik büyüme oranından (g - ücret artışları, üretim artışı) neredeyse her zaman daha yüksek olmuştur. Bu basit eşitsizlik, modern liyakat (meritokrasi) masalını yerle bir eder. Eğer sermaye, emekten daha hızlı büyüyorsa, geçmişte biriktirilmiş servet, bugünün ve geleceğin emeğini daima yutacaktır. Bu durum, Wallerstein’ın "Merkez" ülkelerinin "Çevre" ülkelerini sömürmesinin mikro düzeydeki yansımasıdır: Sermaye sahipleri (Merkez), emeğiyle geçinenleri (Çevre) sürekli olarak mülksüzleştirir.
Piketty’nin verileri, "kuznets eğrisi" gibi iyimser teorilerin—yani kapitalizm geliştikçe eşitsizliğin azalacağı inancının—bir yanılsama olduğunu kanıtlar. 20. yüzyılın ortasındaki (1914-1980) göreceli eşitlik dönemi, kapitalizmin doğal bir sonucu değil; iki dünya savaşı, Büyük Buhran ve yüksek vergilerle sermayenin "kazara" eritilmesinin istisnai bir sonucudur. Bugün geri döndüğümüz nokta, 19. yüzyılın "Patrimonyal Kapitalizm"idir; yani mirasın yetenekten, rantın emekten ve servetin çalışmaktan daha değerli olduğu bir dünya. Bu yapısal eşitsizlik, dünya sisteminin sadece ekonomik değil, antropolojik bir kast sistemi yarattığının kanıtıdır.
3. Büyük Kopuşun Antropolojisi: Çitleme, Mülksüzleşme ve Şeytani Değirmen
Modern insanın trajedisi, toprağın ayaklarının altından, anlamın ise ruhundan çekilmesiyle başlar. Yanis Varoufakis, çitleme (enclosure) hareketlerini, "piyasalı toplum"dan "piyasa toplumu"na geçişin miladı olarak okur. Ancak bu süreç, sadece İngiltere’de koyun otlatmak için köylülerin kovulmasıyla sınırlı kalmamış, bugün dijital dünyada devam eden bir "mülksüzleştirme" dalgasına dönüşmüştür.
Varoufakis bu dönüşümü anlatırken iki temel değer arasındaki çatışmaya dikkat çeker: "Deneyimsel Değer" ve "Değişim Değeri". Bir gün batımını izlemenin, bir dostla sohbet etmenin veya atalarınızın toprağında yürümenin bir fiyatı yoktur; bunlar deneyimsel değerlerdir, biriciktir ve ölçülemezler. Ancak çitleme hareketleriyle birlikte, toprak sadece üzerinde yaşanan bir yurt olmaktan çıkıp, alınıp satılabilen, spekülatif bir gayrimenkule dönüştüğünde, "değişim değeri" "deneyimsel değeri" yutmuştur.
Karl Marx’ın ironik bir dille "kuş kadar özgür" (free as a bird) olarak tanımladığı modern proleterya işte bu kopuşun ürünüdür: Hem feodal bağlardan "özgürleşmiş", hem de hayatta kalmasını sağlayacak her türlü üretim aracından (toprak, atölye) "azat edilmiştir". Açlıktan ölmemek için kendini, daha doğrusu emeğini ve zamanını bir meta olarak satmak zorundadır.
Bu antropolojik bir şoktur; zira insan emeğinin ve doğanın (toprağın) alınıp satılabilir bir nesneye dönüşmesi, Polanyi’nin tabiriyle "Şeytani Değirmen"in dönmeye başlaması demektir. Polanyi buna "hayali metalar" (fictitious commodities) der; çünkü emek, toprak ve para satılmak için üretilmemiştir. Emek, insanın bizzat hayatıdır; toprak, doğanın kendisidir. Bunları piyasa mekanizmasına teslim etmek, toplumun ve doğanın tahrip edilmesi demektir.
Bu dönüşümün maddi altyapısını ve hızını ise Carlo M. Cipolla’nın Dünya Nüfusunun İktisat Tarihi’nde detaylandırdığı enerji devrimi sağlar. İnsanlık, binlerce yıl boyunca biyolojik enerji kaynaklarına (güneşin fotosentezi, kas gücü) bağımlıydı. Fosil yakıtlara (kömür ve petrol) geçiş, insanı inorganik enerji kaynaklarının sınırsız gibi görünen gücüyle tanıştırdı. Bu geçiş, üretim kapasitesini muazzam ölçüde artırırken, insanı doğanın döngüsel zamanından (gece-gündüz, hasat zamanı) koparıp, makinenin lineer, hızlanan ve hiç durmayan zamanına hapsetti. Fabrika düdükleri, güneşin doğuşunun yerini aldı. Zaman, artık "vakit nakittir" düsturuyla, harcanan, biriktirilen veya kaybedilen bir ekonomik birime dönüştü. İnsan artık zamanın içinde yaşamıyor, zamanla yarışıyordu.
4. Borç, Şiddet ve Küresel Hiyerarşinin İnşası: Kredinin Karanlık Yüzü
Liberal iktisat efsanesi, paranın takasın zorluklarını aşmak için barışçıl tüccarlar tarafından icat edildiğini söyler. David Graeber’in Borç: İlk 5.000 Yıl adlı anıtsal eseri, bu efsaneyi antropolojik verilerle yerle bir eder. Tarihsel kayıtlar, insanlığın önce "kredi" ve "güven" sistemleriyle (veresiye defterleri, çeteleler) başladığını; madeni paranın (coinage) ise ancak devletlerin, orduların, savaşın ve köleliğin olduğu dönemlerde ortaya çıktığını gösterir.
Graeber, "Askeri-Para-Kölelik Kompleksi" (Military-Coinage-Slavery Complex) kavramıyla, modern piyasaların kökeninde devlet şiddetinin yattığını gösterir. Paranın yaygınlaşmasının sebebi ticaretin kolaylaşması değil, devletlerin askerleri ödemek ve sonra o parayı halktan vergi olarak geri talep ederek herkesi piyasaya (askerlere erzak satmaya) zorlamasıdır.
Bu mekanizma, sömürgecilikle küresel bir boyuta taşınmıştır. Amerika’nın yerlileri ve Afrika’nın halkları, Avrupa’nın sanayi devrimini finanse eden "ucuz doğa" ve "ucuz emek" depoları haline getirilmiştir. Graeber’in analizi, borcun sadece matematiksel bir hesap değil, insan ilişkilerinin temeline yerleşmiş ahlaki bir şiddet aracı olduğunu ortaya koyar. "Borçlarını ödemelisin" cümlesi, dinsel ve ahlaki bir tartışılmazlık zırhına bürünmüştür. Oysa borç, bireyi gelecekteki emeğini ipotek etmeye zorlayarak şimdiki zamanı yaşanmaz kılar.
Modern finansal kapitalizmde borç, Michel Foucault’nun bahsettiği "disiplin edici iktidar"ın en mükemmel aracıdır. Borçlu insan, itaatkâr insandır. Kredi notunu, evini, arabasını kaybetme korkusu yaşayan bir birey, sistemin adaletsizliklerine karşı ses çıkaramaz. Panoptikon hapishanesinde gözetmen kulesine ihtiyaç yoktur; banka kredisi ekstreleri, bireyin kendi kendini denetlemesini sağlar.
Ha-Joon Chang’ın Merdiveni İtmek (Kicking Away the Ladder) eserinde ifşa ettiği gibi, Batı’nın zenginliği "serbest ticaret" ile değil, korumacılık ve devlet desteğiyle sağlanmıştır. Ancak zirveye ulaştıktan sonra, geri kalmış ülkelere "serbest piyasa"yı ve "kemer sıkma" politikalarını (borç ödeme disiplinini) tek kurtuluş yolu olarak dayatmışlardır. Bu, küresel bir gazlighting (psikolojik manipülasyon) operasyonudur.
5. Girişimci Devlet Miti ve Bürokrasinin Hayal Gücünü Boğması
20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, devlet ve piyasa arasındaki ilişki neoliberal anlatının tasvir ettiğinden çok daha karmaşık bir hal almıştır. Mariana Mazzucato, Girişimci Devlet adlı eserinde, Silikon Vadisi efsanesini yıkar. İnovasyonun motoru, garajlarında dünyayı değiştiren risk seven dahi girişimciler değildir. İnternet, GPS, dokunmatik ekranlar, Siri gibi devrimci teknolojilerin tümü, bizzat devlet tarafından, kamu fonlarıyla (yani vergilerle) finanse edilmiş ve geliştirilmiştir.
Ancak mevcut düzende "riskin kamulaştırıldığı" (AR-GE zararlarını devletin üstlendiği) ama "kârın özelleştirildiği" (Apple ve Google’ın patentlerle geliri topladığı) paraziter bir yapı kurulmuştur. Toplum, kendi finanse ettiği teknolojiyi, sanki ona bahşedilmiş bir lütuf gibi fetişleştirerek yüksek fiyatlarla satın almaktadır.
Bu süreçte bürokrasi azalmamış, şekil değiştirmiştir. David Graeber, Kuralların Ütopyası ve Tırışkadan İşler (Bullshit Jobs) kitaplarında bu durumu "hayal gücünün bürokratizasyonu" olarak tanımlar. Teknolojinin gelişimiyle Keynes’in öngördüğü gibi çalışma saatlerinin azalması gerekirken, insanlar neden daha fazla çalışmaktadır? Graeber’e göre sistem, nüfusu meşgul tutmak, siyasi huzursuzluğu önlemek ve yönetici sınıfın prestijini artırmak için hiçbir toplumsal faydası olmayan işler yaratmıştır. Kurumsal avukatlık, stratejik planlama uzmanlığı, halkla ilişkiler gibi "bullshit job"lar, yapan kişinin bile anlamsızlığını kabul ettiği işlerdir.
Bu durum, insanın üretici ve yaratıcı yönüne ("Homo Faber") yapılan bir saldırıdır. Anlam duygusunun kaybı, modern ofis plazalarının steril koridorlarında yankılanan derin melankolinin kaynağıdır. İnsan, yaptığı işin dünyada hiçbir olumlu değişiklik yaratmadığını, hatta bazen zarar verdiğini bildiği halde, maaş çeki ve borç ödemeleri uğruna ömrünü o işe vakfeder. Bu, ruhsal bir çürümedir.
6. Gözetim Kapitalizmi ve Teknofeodalizm: Dijital Tımarhaneler
21. yüzyılda kapitalizm, yeni ve daha karanlık bir mutasyon geçirmiştir. Shoshana Zuboff, Gözetim Kapitalizmi Çağı (The Age of Surveillance Capitalism) adlı eserinde, bu yeni aşamayı "insan deneyiminin bedava hammadde olarak tek taraflı ilhakı" olarak tanımlar. Eski kapitalizm doğayı ve emeği sömürürken, Gözetim Kapitalizmi bizzat insan doğasını, davranışlarımızı, duygularımızı ve gelecekteki eylemlerimizi sömürür.
Zuboff’a göre Google ve Facebook gibi şirketler, sadece hizmet sunmazlar; onlar "davranışsal artık" (behavioral surplus) avcılarıdır. Bizim neyi aradığımız, nerede durduğumuz, neye üzüldüğümüz, ses tonumuzdaki titreşimler... Bunların hepsi toplanır, işlenir ve "gelecek davranışlarımızı tahmin eden" ürünlere (tahmin ürünleri) dönüştürülerek reklam verenlere satılır. Bu süreçte birey, müşteri veya çalışan değildir; birey, maden yatağıdır. "Hizmet bedava ise ürün sizsiniz" sözü bile yetersizdir; Zuboff’a göre biz ürün değiliz, biz "kadavrayız", ürün ise bizim hayatımızdan damıtılan tahminlerdir.
Bu sistem, "Enstrümenteryan İktidar" (Instrumentarian Power) adını verdiği yeni bir güç türü yaratır. Bu güç, totaliter rejimler gibi bedeni ezip ruhu teslim almaya çalışmaz; bunun yerine algoritmalar aracılığıyla davranışları dürter, yönlendirir ve modifiye eder. İrade, fark ettirmeden çalınır.
Yanis Varoufakis, Technofeudalism (Teknofeodalizm) kitabında bu analizi bir adım daha ileri götürür ve kışkırtıcı bir iddiada bulunur: Kapitalizm öldü. Yerini alan şey sosyalizm değil, "Teknofeodalizm"dir. Varoufakis’e göre Amazon veya Facebook birer "piyasa" değildir; onlar birer dijital "derebeylik"tir (fiefdom). Bir piyasada alıcı ve satıcı özgürce karşılaşır. Ancak Amazon’a girdiğinizde, algoritma (derebeyi) size neyi göreceğinizi, neyi alabileceğinizi ve satıcının ne kadar haraç (komisyon) ödeyeceğini tek taraflı belirler.
Bu yeni düzende kâr (profit) yerini ranta (rent) bırakmıştır. Jeff Bezos veya Mark Zuckerberg, üretim yaptıkları için değil, kurdukları dijital topraklara giren herkesten "bulut rantı" (cloud rent) kestikleri için zengindirler. Biz kullanıcılar ise bu derebeyliklerde ücretsiz içerik üreten, verilerimizi sunan ve karşılığında sadece platformda var olma hakkı kazanan "Bulut Serfleri"yiz (Cloud Serfs). Modern melankoli, işte bu dijital serflik halinin, özgürlük illüzyonuyla maskelenmesinden doğar.
7. Kapitalist Gerçekçilik ve Geleceğin İptali: Melankolik Bir Ufuk
Tüm bu süreçlerin kültürel ve psikolojik sonucu, Mark Fisher’ın Kapitalist Gerçekçilik (Capitalist Realism) kavramında billurlaşır. Fisher, Fredric Jameson’ın "Kapitalizmin sonunu hayal etmek, dünyanın sonunu hayal etmekten daha zordur" sözünü merkeze alır. Kapitalist Gerçekçilik, kapitalizmin sadece en iyi sistem olduğu değil, aynı zamanda mümkün olan tek sistem olduğu, alternatiflerin hayal bile edilemediği, zihinlerin kolonize edildiği bir atmosferdir.
Fisher, bugünün kültürünü Jacques Derrida’dan ödünç aldığı "Hauntology" (Musallatbilim) kavramıyla açıklar: Gelecek yavaş yavaş iptal edilmiştir. Kültürel olarak yeni bir şey üretilememekte, geçmişin formları sürekli bir nostalji döngüsü içinde tekrar edilmektedir (Remake filmler, 80’ler müziğinin bitmeyen dönüşü). Geleceğin bu "kayboluşu" (slow cancellation of the future), bireyde derin bir melankoli yaratır. Çünkü melankoli, sadece kaybedilen bir nesneye duyulan yas değildir; melankoli, henüz gerçekleşmemiş, elimizden alınmış bir geleceğin eksikliğidir.
Fisher bu durumun yarattığı zihinsel tahribata "Refleksif İktidarsızlık" (Reflexive Impotence) adını verir. Genç kuşaklar, dünyadaki sorunların (iklim krizi, eşitsizlik, dijital gözetim) farkındadır; aptal veya bilgisiz değillerdir. Ancak bunları değiştirebileceklerine dair inançlarını, yani faillik (agency) duygularını yitirmişlerdir. "Bir şeyler yanlış ama yapacak bir şey yok" hissi, modern öznenin temel ruh halidir.
Bu çaresizlik, beyindeki kimyasal dengesizliklerden ziyade politik bir sorundur. Depresyon ve anksiyete patlaması, güvencesizliğin (prekarya), sürekli rekabetin ve Mazzucato’nun işaret ettiği "kamusal değerin yok edilişinin" birey üzerinde yarattığı yapısal bir yüktür. Fisher buna "stresin özelleştirilmesi" adını verir; sistemsel krizler (işsizlik, borç), bireysel başarısızlıklar olarak kodlanmakta; çözüm ise kolektif eylemde değil, kişisel gelişim kitaplarında, mindfulness uygulamalarında veya antidepresanlarda aranmaktadır.
8. Sonuç: Enkazın Altındaki Homo Politicus
David Graeber ve David Wengrow’un Her Şeyin Şafağı (The Dawn of Everything) kitabı, tam da bu "alternatifsizlik" hapishanesinden bir kaçış tüneli kazar. Yazarlar, insanlık tarihinin Rousseaucu "basit avcı-toplayıcılardan karmaşık, hiyerarşik devletlere" doğru giden tek yönlü, kaçınılmaz bir yol olmadığını belgelerler. Atalarımız, binlerce yıl boyunca hiyerarşiyi bilinçli olarak reddeden, mevsimsel olarak değişen yönetim biçimleri uygulayan, otoriteyi alaya alan, "oyuncu" ve "politik" deneyler yapan toplumlar kurmuşlardır. İnsanlık tarihi, özgürlüğün yitirilişinin değil, farklı özgürlük biçimlerinin denendiği devasa bir laboratuvardır.
Graeber ve Wengrow’a göre insanlığın üç temel özgürlüğü vardı: (1) Çekip gitme özgürlüğü (itaat etmeyip başka yere göçmek), (2) Emirlere itaat etmeme özgürlüğü, (3) Toplumsal ilişkileri yeniden düzenleme özgürlüğü. Modern ulus-devlet ve kapitalist dünya sistemi, mülkiyet rejimleri ve pasaportlarla bizi bu özgürlüklerden mahrum bırakmıştır. Agamben’in belirttiği "kamp" mantığı tüm dünyaya yayılmış, istisna hali kural haline gelmiştir.
Antropolojik açıdan geldiğimiz nokta, Homo Economicus’un iflasıdır. Kendi çıkarını maksimize eden, rasyonel hesap makinesi birey miti; Fisher’ın betimlediği gibi tükenmiş, uykusuz, borçlu, dikkat dağınıklığı yaşayan ve dopamin bağımlısı bir özneye dönüşmüştür. Wallerstein’ın analiz ettiği dünya-sistemi, artık genişleyebileceği bir "dışarısı" (sömürgeleştirilecek yeni kıtalar) kalmadığı için kendi içine çökmekte, "içsel sömürgecilik" (teknofeodalizm) yoluyla kendi vatandaşlarını sömürmektedir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, sadece ekonomik bir reform paketi değildir. İhtiyaç duyulan şey, Graeber’in radikal hayal gücü, Polanyi’nin "ekonomiyi topluma yeniden gömme" çağrısı ve Varoufakis’in "tekno-feodalizmden kaçış" stratejileri arasında yeni bir sentezdir. Bu, Homo Economicus’un soğuk cesedini gömüp, enkazın altında nefes almaya çalışan Homo Politicus (politik insan) ve Homo Ludens’i (oyun oynayan, yaratan insan) kurtarma operasyonudur.
Melankoli, harekete geçmemizi engelleyen bir uyuşukluk değil, kaybettiğimiz potansiyelin acı veren bir hatırlatıcısı olarak kavranmalıdır. Zira Fisher’ın dediği gibi: "Emancipatory (özgürleştirici) siyaset, her zaman, 'görünürde imkansız olan'ın, 'kaçınılmaz olan'ı yıkmasıyla başlamıştır." Tarihin sonu gelmemiştir; belki de tarih, biz ekonomi denen o sahte tanrının tapınağından çıktığımızda yeniden başlayacaktır.