Anlatı Üzerine Bir Deneme

Anlatı Üzerine Bir Deneme

A+ A-

İnsanı hayvandan ayıran en önemli özelliğin; “Düşünmek” olduğu yönünde genel bir yargı vardır. Ancak farklı bilim dallarının hayvanlar ile ilgili yapmış olduğu deneylerin ortaya koyduğu sonuçların bu yargıyla tam olarak örtüşmediği değerlendirilebilir. Günümüzde şempanze ve gorillerin hayvan türleri içinde insan zekâsına en yakın canlılar olduğu bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu bir gerçekliktir. Goril Koko bunun en bilinen örneğidir. 1971 yılında Stanford Üniversitesi'nde yüksek lisans öğrencisi olan Penny Patterson, San Francisco Hayvanat Bahçesi'nde yeni doğmuş Koko adındaki bir gorile işaret dili öğretmeye başladı. İşaret dilini öğrenen Koko basit kelimelerden oluşan cümleler kurabilmiştir.

Elbette hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar her ne kadar onların düşünebildiğini kanıtlasa da muhakeme güçleri insan zekâsı ile boy ölçüşebilecek boyutta değildir.

Bu sonuç bugünkü bilimin geldiği seviye ile ilgilidir. Yani hızla gelişen teknoloji ve bilim, bir gün belki de bizim insan olarak gelişmişlik seviyemizin oluşturmuş olduğu birikimden farklı bir yapıda, hayvanların insanlardan daha gelişmiş sistemlere sahip olduğu sonucuna ulaşabilir. Çünkü farklı bilim dallarında hayvanların yaşamları üzerine yapılan çalışmaların çeşitliliği ve sayısı artmaktadır.

Bu durumda insanları ve hayvanları birbirinden ayıran en önemli özelliğin düşünmek olduğu genel yargımıza tekrar dönersek bu ayırımın çok net bir ayrım olmadığını kabul etmek gerekir. Eğer insan ve hayvanı ayıran en önemli özellik düşünmek değilse öyleyse nedir?

Dil üretmek, şehirler kurmak, bilim üretmek, sanat eserleri üretmek, medeniyetler kurmak…. Bu soruya verilecek her cevap hiç şüphesiz üzerinde uzun uzun tartışılıp, pek çok örnekle desteklenerek ve bilimsel araştırmalar yapılarak temellendirilebilir. Ancak bu özelliklerin hepsi de insanın düşünmesinin sonuçlarıdır.

Eğer insanı insan yapan ya da başka bir deyişle insanı hayvandan ayıran en önemli özellik düşünmek değilse o zaman bu ayrımın daha üst bir anlam içeriyor olması gerekir. Bence bu anlam iki kavramda karşılığını bulur: ANLATI ve YAZI.

Bilindiği üzere yazının icadı insanlık tarihinin başlangıcıdır. Ancak yazıdan çok daha önce Endonezya’nın Sulawesi Adası’nda bir mağarada bulunan kaya resimlerinden olan el şablonları 40.000 yıl öncesine tarihleniyor. Fransa’nın güneyinde yer alan Chauvet Mağarası’ndaki çizimler 32.000 yıl öncesine kadar gidiyor.

Bu çizimler sanatın başlangıcı olarak kabul edilse de aslında işaret ettiği ana kavramın anlatı olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan dışında kendini anlatma çabasında olan bir canlı yoktur. Anlatmak aslında bir varolmak çabasıdır. Yazı ise bunun kalıcılığını ve aktarımını sağlar. Adeta bir film izler gibi insanlık tarihinin gelişimine tanıklık etmemizi sağlar.

Tarih öncesi çağa ait olan mağara resimlerinden hemen şimdi günümüze dönersek toplu taşıma araçlarını hemen hepimiz kullanmışızdır. Benim her zaman en dikkatimi çeken şey yanınıza oturan bir teyze ya da amcanın size beş on dakika içinde hayatını anlatmasıdır. Ne zaman evlenmiş, nasıl evlenmiş, kaç çocuğu olmuş, çocukları ne yapıyormuş gibi hayatında olup biten her şeyi bir çırpıda anlatıverir. Aslında bu bir küçürek hikâyedir.

Mitolojiler, efsaneler, hikâyeler, masallar, destanlar, öyküler, şiirler ve romanlar…..sözlü ve yazılı anlatının ürünleridir. İster sözlü olsun ister yazılı olsun anlatılar kuşaktan kuşağa aktarılır ve varlıklarını korurlar. Canavarlardan büyücülere, ninnilerden türkülere, zengin prensle evlenen fakir kızlardan komik hikâyelere anlatılan her olay, durum, karakter bizden önceki nesillerin kendilerini var edebilmek için ortaya çıkmıştır. Bazen merak ettikleri konularda bazen duygularına aracılık eden bu anlatılar bizden önce ne kadar insan yaşamış olursa olsun her tek bireyin, kendisi ve evrenle ilgili kendi meraklarını gidermek, korku gibi aşk gibi duygularını anlayabilmek anlamlandırabilmek için başvurduğu kaynaklardır. Böylece her birey kendi varoluşunun anlatısını oluşturur.

İnsanoğlunun bilimdeki, felsefedeki ya da sanattaki gelişiminin yanısıra, yazının icadından sonra bugün, sözlü anlatım geleneğinin gelişmiş biçimini edebi eserlerde görürüz. Romanların anlatısına geçmeden önce aslında anlatı kavramının kitap ile ilgili olarak kapsamına ilişkin düşündüklerimi paylaşmak isterim.

 İlk dikkatinizi çekmek istediğim konu kitabın kendisinin bir anlatısı olduğudur. Yani kitabın ilk ortaya çıkışı, hangi amaçla ortaya çıktığı, kitabın yapımında hangi malzemelerin kullanıldığı, kitabın fiziksel olarak bölümlerinin neler olduğu, kitap ile ilgili dile yerleşen kavramlar ya da deyimler, kitapların kime ait olduğunu gösteren exlibris çizimleri, dünyadaki en önemli kütüpheneler, yakılan kütüphaneler, yasaklanmış kitaplar gibi…..

Bu bahislerin her biri; örneğin ilk kitabın basılması bizi; malzemelerin neler olduğu, o dönem yapılan ticaret, bilimde hangi gelişmelerin bu sonucu ortaya çıkardığı, bu kitabın basılmasının ne gibi sonuçlara yol açtığı gibi farklı farklı konularda düşünmeye ya da araştırmaya iter.

Bununla beraber edebiyat alanı dışındaki kitapların da anlatıları vardır. Kitaplar konu olarak kaç kategoriye ayrılıyorsa, felsefeden sanata ya da bilime bu kitapların da bir anlatısı vardır. İster bir filozof ister bir bilim insanı olsun anlatıları kendi alanları ile ilgili bir çerçevedir. Örneğin Batlamyus’un yer merkezli evren sistemi bilim tarihi içerisinde güneş ve dünya ile ilgili evrenin yapısına ilişkin bir perspektif, bir bakış açısı, bir paradigma’dır. Benim dikkatinizi çekmek istediğim şey, konu bilimle ilgili olsa bile, kanıtlanmadan önce, cevaplanması gereken soruları olan henüz çözümlenememiş konularla ilgili bilim insanlarının ellerindeki verilerle bu sorulara cevap ararken algılama biçimlerine dayalı olarak bir çözüm önerisini kafalarında kurgulamalarıdır. İşte anlatı olan kısmı budur. Elbette yapılan çalışmalar bulguların gerçekliğini ya da gerçek dışılığını ortaya koyar. Ama öncesinde bu kanıtların ortaya çıkmasına yol açacak bir sav olması gerekir. Bu da bilimin anlatısıdır.

Bilinen ilk modern roman Don Kişot’tur. 1600’lü yıllarda yazılan bu romanın günümüze kadar varlığını korumasının bir nedeni vardır: anlatısı. Büyük çoğunluğu kurgu olan romanlar hayal etmenin sınırlarını göstermesi bakımından eşsizdir. Okurlar olarak bizler kendi hayatlarımızda yaşadığımız ya da yaşayamadığımız duyguları anlamak ve anlamanın ötesinde bu duyguları tatmin etmek için maceraları, kahramanlıkları, aşkları, evlat sevgisini, nefreti, kızgınlığı vb. okuduklarımızla gideririz.

Romanların anlatısı dendiğinde ise benim bu kavramdan çıkardığım birkaç farklı boyut bulunmaktadır:

-Roman türleri, anlatının boyutlarından biridir. Bir konuyu, durumu, karakteri örneğin gerçekçi olarak anlatmak ile romantik olarak anlatmak arasında farklılık vardır. Aynı şeyi anlatıyor olmalarına karşın anlatılar farklıdır. Keşke aynı romanın hem gerçekçi hem romantik hem estetik anlatımlarla basımları olsaydı. Aynı roman olsa da etkilerini değerlendirmek çok ilginç bir araştırma konusu olabilirdi.

-Romandaki anlatının bir başka boyutu anlattığı hikâyedir. Örneğin Moby Dick romanında bacağını beyaz bir balinanın kopardığı kaptanın balinayı yakalayıp öldürme tutkusunu okuruz.

-Romandaki bir başka anlatı ise kullanılan isimlerdir. Yer adı, kişi adı, hayvan adı gibi. Bugüne kadar okuduğum romanlarda kullanılan isimlerden öğrendiğim çok şeyler oldu. Örneğin bir atın ismi olarak romanda yer verilen “Jim Crow” adı bir anlam taşıyor mu acaba diye araştırdığım zaman ABD’de siyahî vatandaşlara karşı çıkarılan yasalar olduğunu öğrenmem gibi. Ya da bunun tersi olan durumlar da söz konusu yani isim kullanılmaması. Jose Saramago’nun Körlük romanında hiç isim kullanmaması ya da Camus’un Yabancı adlı romanında tüm karakterlerin adı varken romanın başkahramanının sadece soyadı ile anılması gibi: Mr. Mearsault. Beyaz Gemi’de tüm karakterlerin adı varken “Çocuk” şeklinde anlatılan karakterin adının olmaması gibi. Bu durum romanın anlattığı olay örgüsünün dışında romanın satırları arasına ustaca yerleştirilmiş gömülü bir anlatıdır bence. Hikayeyi güçlendiren bir anlatı.

-Son olarak benim için en önemli olanı anlatı romanın görünen hikâyenin ardında taşıdığı en derin anlamıdır. Bir romanda anlatılan hikâyenin dayanağı olan temel kavram ya da tartışma nedir? Camus’un Yabancısındaki Mr. Mearsault ile Kafka’nın Dönüşümündeki Samsa ya da Anayurt Otelindeki Zebercet karakterlerini ele aldığımızda hepsi farklı hikâyeler ve karakterlerdir. Ancak anlattıkları ana tartışma konusu yabancılaşmadır. Aslında her birinin kendi özelinde bir yabancılık halleri vardır. Bu romanlardaki karakterlerin yabancılığı daha çok belli bir kimlik ile ilişkili olmaktan çok bir insan olarak kendi varoluşsal kaygılarının bir yansıması yani bir insan olarak kendi varlığına yabancı olmanın görünümleridir. Böylece her bir yabancılığı anlatan roman, kavramın kendisini sorgulamak konusunda ihtimalleri ve detayları bize sunar.

Kitapların hayatımıza kattığı değere saygıyla…..

28-11-2023
Nurcan Ünal

Nurcan Ünal

Felsefe

Hacetttepe Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunuyum. Hasan Âli Yücel Sosyal Bilimler Lisesinden felsefe öğretmeni olarak emekli oldum. Öğretmenler olarak kurmuş olduğumuz Felsefeciler Derneğinde felsefe ders müfredatları, felsefe grubu ders kitapları, ders materyalleri gibi konularda inceleme ve değerlendirme çalışmalarında bulundum. Okuyanbilir adı altında öğretmenlerden oluşan bir kitap ve film değerlendirme grubu ile halen etkin okumalar yapmaktayım.

unalnurcan70@gmail.com