The Menu: Kusursuz Bir Sofranın Ardındaki Çürümüşlük
Kusursuzluk, statü ve tüketim kültürünün ardında saklanan mutsuzluğun hikâyesi…
Geçtiğimiz günlerde 2022 yapımı The Menu filmini izleme fırsatı buldum. Filme başlamadan önce beni nasıl bir hikâyenin beklediğini çok fazla bilmiyordum. Ancak film ilerledikçe merakım giderek arttı. Her yeni yemek servis edildiğinde yalnızca masaya ne geleceğini değil, bir sonraki aşamada ne olacağını da merak etmeye başladım. Film, başından sonuna kadar izleyicide “Burada tam olarak ne oluyor?” sorusunu canlı tutmayı başarıyor. İlk bakışta The Menu, oldukça seçkin bir restoranda yemek yemek için bir araya gelen insanların hikâyesini anlatıyor. Ancak film ilerledikçe bunun yalnızca bir yemek ve restoran hikâyesi olmadığını anlıyoruz. Aslında filmin merkezinde, zenginlik, statü, tüketim kültürü, sanat ve insanın kendi benliğinden uzaklaşması gibi birçok konu bulunuyor.
Filmin başrolündeki Şef Slowik karakterini Ralph Fiennes canlandırıyor. Slowik, dışarıdan bakıldığında son derece başarılı, tanınan ve saygı duyulan bir şef. Ancak karakterin geçmişine indiğimizde bugünkü Slowik ile geçmişteki Slowik arasında büyük bir fark olduğunu görüyoruz. Slowik'in geçmişindeki en dikkat çekici noktalardan biri, hamburger yaptığı dönem. O zamanlar işini gerçekten severek yaptığı ve bundan mutluluk duyduğu görülüyor. Yaptığı şey belki bugün sunduğu gösterişli yemekler kadar prestijli değil ama kendisi çok daha mutlu. Zaman içerisinde yükseldikçe, lüks restoranların, zengin müşterilerin ve kusursuz olması beklenen yemeklerin dünyasına giriyor. Başarısı arttıkça kendi mutluluğundan uzaklaşıyor.
Bence filmin en önemli eleştirilerinden biri de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Slowik, başarılı oldukça kendisini kaybediyor. Başlangıçta yemek yapmaktan keyif alan bir insanken zamanla yaptığı işten ve içinde bulunduğu dünyadan nefret eden birine dönüşüyor. İnsanların ondan beklediği kusursuzluğu yerine getirmeye çalışırken bu mesleğe neden başladığını unutuyor. Slowik için yemek yapmak zaman içerisinde yalnızca yemek hazırlamak olmaktan çıkmış. Yaptığı yemeklerin herkes tarafından tadılması, beğenilmesi ve hazırladığı deneyimin eksiksiz biçimde yaşanması onun için neredeyse bir takıntıya dönüşmüş durumda. Yemekleri aynı zamanda birer gösteri olarak sunuyor. Hazırlanışından sunumuna kadar her şeyin izleyicide bir seyir zevki oluşturmasını istiyor ve bunu gerçekten başarıyor. Filmi izlerken yemeklerin yalnızca nasıl göründüğünü değil, hazırlanış biçimlerini de izliyoruz.
Bu yüzden Margot'nun yemek yemeyi reddetmesi Slowik için sıradan bir tercih değil. Margot, “Yemek istemiyorum.” dediğinde Slowik'in öfkelenmesinin altında aslında bundan çok daha fazlası var. Çünkü onun kurduğu düzende herkes yemeği tatmalı ve bu deneyimin bir parçası olmalı. Margot ise bu düzenin içine girmeyi reddediyor. Slowik'in Margot'nun diğer davetlilerden farklı olduğunu fark etmesi de burada önem kazanıyor. Margot'nun zengin olmadığını ve aslında bu insanların bulunduğu dünyaya ait olmadığını anlıyor. Daha da önemlisi, Margot diğer konuklar gibi kendisine sunulan her şeyi sorgulamadan kabul etmiyor. Bu nedenle Slowik'in gözünde Margot, restorandaki diğer insanlardan ayrılıyor. Davet edilen diğer insanlar ise filmin eleştirdiği başka bir kesimi temsil ediyor. Buraya davet edilen insanların tamamının belirli bir statüsü ve maddi gücü var. Ancak film ilerledikçe bu insanların dışarıdan göründükleri kadar kusursuz olmadıklarını öğreniyoruz. Her birinin geçmişinde yaptığı yanlışlar ve gizlediği şeyler ortaya çıkıyor. Kimi eşini aldatmış, kimi yaptığı işler nedeniyle başkalarına zarar vermiş, kimi ise sahip olduğu gücü ve parasını kötüye kullanmış. Şef Slowik ise bütün bunları biliyor. Akşam boyunca hazırladığı menü aslında yalnızca yemeklerden oluşmuyor. Her yemek, davetlilerin hayatlarının başka bir yönünü ortaya çıkaran bir aşamaya dönüşüyor. Böylece insanların yıllardır sakladıkları gerçekler birer birer gözler önüne seriliyor.
Burada filmin “her şey göründüğü gibi değildir” düşüncesini oldukça başarılı bir şekilde verdiğini düşünüyorum. Dışarıdan bakıldığında son derece seçkin, kusursuz ve özel görünen bir restoranın içinde aslında büyük bir hesaplaşma yaşanıyor. Aynı durum karakterler için de geçerli. Masada oturan insanların hayatları dışarıdan mükemmel görünebilir ancak perde arkasında neler yaşandığını bilmiyoruz.
Slowik'in asıl amacı ise çok daha karanlık bir noktaya ulaşıyor. Kendisiyle birlikte restoranda çalışan herkesi ve davet ettiği müşterileri öldürmeyi, sonunda ise kendisinin de hayatına son vermeyi planlıyor. Bu karar, karakterin yalnızca öfkesini değil, geldiği noktadaki tükenmişliğini de gösteriyor. Bir zamanlar yemek yapmaktan mutlu olan bir insanın, yıllar içerisinde yaptığı işten ve içinde bulunduğu hayattan bu kadar kopması oldukça çarpıcı.
Filmin son bölümünde ise Slowik'in yemek ve gösteri anlayışı en uç noktasına ulaşıyor. Herkesi öldürürken bile bunu sıradan bir cinayet gibi gerçekleştirmiyor. İnsanları adeta hazırladığı son bir yemeğin parçasına dönüştürüyor; sunumlar, tatlılar, düzen ve görsellik son ana kadar devam ediyor. Ölümün kendisi bile onun için bir gösteriye dönüşüyor. Bu açıdan final, filmin başından beri kurduğu “yemek yalnızca yemek değildir, aynı zamanda bir performanstır” fikrinin en çarpıcı noktası.
Filmin en dikkat çekici karakterlerinden biri ise Margot. Anya Taylor-Joy'un canlandırdığı Margot, restorandaki diğer insanlardan farklı olarak Slowik'in kurduğu sisteme tam anlamıyla uyum sağlamıyor. Filmin sonunda da onun kurtulmasını sağlayan şey, aslında Slowik'in geçmişini fark etmesi oluyor. Margot, Slowik'in yıllar önce hamburger yaptığı ve gerçekten mutlu olduğu dönemi hatırlıyor. Ona gösterişli ve karmaşık bir yemek yerine hamburger yapmasını istiyor. Bu istek, Slowik'in uzun zamandır unuttuğu bir şeyi yeniden hatırlamasını sağlıyor: Yemek yapmak aslında başlangıçta onun için bir gösteri değil, mutluluk kaynağıydı.
Bu sahne bana göre filmin anlatmak istediği şeyi özetleyen en önemli anlardan biri. Çünkü Slowik'in hazırladığı bütün o kusursuz yemeklerin arasında onu gerçekten mutlu eden şeyin sonunda basit bir hamburger olması oldukça anlamlı. Yıllarca daha iyi, daha pahalı ve daha gösterişli yemekler yapmaya çalışırken aslında en önemli şeyi, yani neden yemek yaptığını unutmuş durumda.
The Menu bu yönüyle sadece gerilim ve gizem unsurlarından oluşan bir film değil. Filmde yer yer kara mizah da oldukça belirgin. Özellikle yaşanan bazı absürt ve rahatsız edici durumların neredeyse sakin bir şekilde sunulması, filmin kendine özgü bir mizah yaratmasını sağlıyor. Film boyunca “Acaba şimdi ne olacak?” duygusunu korurken aynı zamanda izleyiciye bazı sorular da sorduruyor. Başarı gerçekten insanı mutlu ediyor mu? Bir işi kusursuz hâle getirmeye çalışırken o işi neden yaptığımızı unutabilir miyiz? Para ve statü insanlara gerçekten istedikleri mutluluğu sağlayabilir mi?
Ben filmi özellikle bu yönüyle başarılı buldum. Hem sürükleyici hem merak uyandırıcı hem de üzerinde düşünmeye imkân veren bir yapısı var. Filmin ne anlatmak istediğini izlerken yavaş yavaş anlamaya başlamak da benim için filmi daha ilgi çekici hâle getirdi. Bence The Menu'nun en güçlü taraflarından biri de bütün bu mesajları doğrudan anlatmak yerine yemekler, karakterler ve restoran üzerinden göstermesi. Kusursuz bir sofranın arkasında aslında büyük bir mutsuzluk, yozlaşma ve hesaplaşma olduğunu görüyoruz.
Sonuç olarak The Menu, ilk bakışta lüks bir restoranda geçen ilginç bir gerilim filmi gibi görünse de biraz daha derinlemesine bakıldığında bundan çok daha fazlasını anlatıyor. Zenginlik ve statünün arkasındaki yozlaşmayı, sanatın ticarileşmesiyle birlikte sanatçının kendisinden uzaklaşmasını ve insanların dışarıdan görünen hayatlarıyla gerçek hayatları arasındaki farkı ortaya koyuyor.
Belki de filmin bende bıraktığı en önemli düşünce şu oldu: İnsan bazen ulaşmak istediği yere geldiğinde, oraya neden gelmek istediğini unutabiliyor. Şef Slowik'in hikâyesi de bunun oldukça çarpıcı bir örneği.