İçerisi Biraz Kalabalık
Böyle bir şeyi nasıl düşünebiliriz?
Birbiriyle anlaşamayan iki ailenin dünür olduğu bir sokak düğününde olduğunuzu hayal edin. Bağırışlar, çağırışlar, kelimeler, yerini bulup kavgaya dönüşen cümleler, sesler, birbirinden farklı yüzlerce insan, harfler, sinirli veya yumuşak harfler, nefesler, iki ailenin de zevkine uydurulmaya çalışılan karman çorman müzikler, fikir ayrılıkları ve birleşmeler, el ele sıkışmalar ve yerde sürüklenen sandalyeler, sandalyelerin altında karıncalar, karıncalar ve onların da gidecekleri düğünler, sesliler ve sessizler, bardaklar, camlar, sivrisinekler… Herhangi bir şeyi düşünürken beynimiz, araları iyi olmayan kayınların gerginliği gibi sıkılır. Cümleler bazen yanıt alırlar, bazen almazlar, tıpkı nöronların kaçıngan bağlanmalı elektriksel iletimi gibi. “Hani vardı ya, dilimin ucunda…” Dilimizin ucunda, yerde sürüklenen sandalyeler; sandalyeler, hangi masaya konulacakları unutulmuş… Düşünmek, karmaşık ve kimin nerede oturduğu belli olmayan eğlenceler gibi, sürekli zihnimizin içinde dönüp durur.
Nöron kelimesini ilk öğrendiğimiz günden beri bu küçük, yaramaz bireylerin birbiriyle iyi veya kötü bir ilişki içerisinde olduğunu biliyoruz. Düşünme esnasında bu minik yavrular birbirleriyle karşılıklı oynar gibi takılırlar, şimşek gibi şakıyıp sönerler. Küçüklüğümde bir düğüne gittiğimde kulaklık takıp çevreyi izlemeyi severdim; bazı nöronlar tıpkı küçüklüğümde dışarıyı izlemem gibi karmaşanın içinde sessiz kalmayı tercih ederler. Bir ormanın içinde sessizce ilerler gibi, bankta uyunulan bir gece yanıp sönen bozuk sokak lambası gibi, geriden avını izleyen bir kaplan ve ileriden avcısına bakan bir ceylan gibi; sessiz, yerinde tekleyen, derinliklerde nefes alan, gölgelerde dolaşan... Hiçbir şey yoksa bile o bir şekilde oradadır, görülmeyi bekleyen gizli bir detay gibi. Bazen hayatımız boyunca onu bilmiyor gibi hissederiz ancak derinlerde bir yerde, o gün orada oturan birini gördüğümüz hatıra bir başka düğünde bize kulaklığımızı tekrar taktırır; hiç fark ettirmeden gölgelerde dolaşır, gizlice. Zihnimizdeki bu saklı misafir bilinçaltımızdır ve örtük hafızamızda kısık gözlerle etrafı izler. Kendisi bile kabuğundan çıkacağını beklemez ve insan, onu kabuğundan çıkarmakta pek de başarılı olamaz.
Bunun yanında bazıları duruma göre genişleyip alçalır. Ona seslenilmedikçe dönüp yanıt vermezler ancak söz hakkı verildiğinde eğlencenin tam ortasında bulurlar kendilerini. Gece ilerledikçe daha çok yorulur, yoruldukça daha da salınır, salındıkça neşelenir. Sürekli düğünün orta çemberinde oyuna kaldırılan utangaç bir çocuk gibi nöroplastisite, deneyimlere göre beynin kendi yapısını değiştirmesidir. Zihin gittikçe kendisini geliştirir, kullanmadığı bilgiyi derine gömerken kullandığını arşa çıkarır, sahnenin tam ortasına oturtur ve onu büyütür. Uyarılma (stimulation), onu ayağa kaldıran yegâne müziktir. En sevdiği ve çaldıkça eğlencenin dozunu bir tık daha artırır gibi… Gecenin sonunda son hâline ulaşır ve artık o, odur; utangaçlığı bir kenara bırakmıştır, bir başka düğüne kadar.
Zihin sürekli hareketlidir. Onun düğünü hiç bitmez, anne karnından mezar altına kadar. Düşünmek de birbirinden kalabalık iki ailenin maceralı geçen bir düğünü gibi, iki nöron arasında tatlı bir tartışma. İşte, böyle bir şeyi böyle düşünebiliriz.