Sanatta Postmodernite

Saliha Karaköse

Sosyolog

Yazar Hakkında

1995 yılında Ankara’da doğdum. Okuduklarımla, izlediklerimle, gördüklerimle ve naçizane deneyimlediklerimle “bir şey” olmamaya karar vermiş, sosyolojik düşünmeye, insani yaşamaya ve sevgiyle hissetmeye çalışan, kendi halinde bir flaneur’um. Sahip olduğum en iyi sermayemin kendi varlığım olduğuna inanırken, bambaşka insanlarla, bambaşka yerlerde hayatımın kesişmesi ümidiyle yaşıyor, maddi kaynakların yitip gideceği bir ömürde sadece ruhuma emek harcıyorum.

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde bitirdiğim Sosyoloji ‘ye Yüksek Lisansta da devam ediyorum.

Bu platformda yazdıklarımla birilerine dokunmayı dilerim…


salihakarakose82@gmail.com


A+ A-

Post endüstriyel toplum, tüketim toplumu, medya ve gösteri toplumu gibi tanımlar günümüz çağını nitelendirmek için kullanılmaktadır. Postmodernitenin anlatımını yapmak zordur fakat sinema alanında yaşanan farklılıkları anlamak adına kavramsal çerçeve sunmak gerekecektir.

Postmodern söylem 1960’lı yıllarda ilk filizlenmeleri New York’ta görülen, modern sanat ve estetik anlayışına karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Modern olana karşı başkaldırı niteliğinde olan postmodernite sanat alanında birçok değişim ve üslup farklılıklarını beraberinde getirmiştir. Artık postmodern sanat eserlerinin hiçbiri modernitenin ve geleneksel dönemin kalıp ve kategorilerine giremeyecek kadar geniş ve özneldir.

Modern mimarlık postmodernlerce, bitmiş bir mükemmellik, netlik, kesinlik ve çelişkisizlik olarak eleştirilmeye başlanmış, geçmiş ve onun sembollerinden bağımsız bir sürecin başlangıcına çağrı yapılmıştır. Modernizm mimarlığı, eşitliği, adaleti sağlamak ve toplumu değiştirmek, düzene koymak adına bir araç olarak görmüştür. Postmodern mimari eleştiri, modernliğin tekdüze blokları ve ideolojik yaklaşımına yönelik ve modernliğin dogmatizme dönüşmesi eleştirisiyle filizlenmiştir. (Jameson vd.,1994:12-13)

11960’lı yıllarda ortaya çıkan ve gündelik hayatın gerçekliğini alarak sanat yapmaya odaklanan anlayış pop-art doğmuştur. Postmodern sanat ve estetik anlayışının öncülerinden ve Pop-art’ın tanınmış ismi olan Andy Warhol sanatçının yaşamı olduğu gibi yansıtması gerektiğini ileri sürmektedir. Konu ve mesaj kaygısı taşımadan sanatın işlevi toplumu yansıtması anlayışına sahiptir. Postmodernite modernitenin sanat eseri üzerindeki toz ve kalıntılarını alarak görüntüsünü mükemmelleştirme çabasını reddederek, eserin kusurlarıyla ve tüm gerçekliğiyle yansıtılmasını ima etmektedir

Postmodernite serbestçe bükülerek amaçsızca bir araya getirilen demir yığınlarına da sanat diyebilmektedir. Örneğin; Timi Pall sanat alanına farklı bir bakış açısı getirerek kendi kanıyla bir resim yapmıştır. Dolayısıyla bu dönemde her şey sanat eserine katkı sağlayacak bir parça olabilmekte ve farklı yollar denenerek icra edilen sanat eserine daha çok ilgi gösterilebilmektedir. Bunun yanı sıra kurşun kalemin içindeki karbona şekil verilerek yapılan bir bina, insan figürü yaratılması, meyve oymacılığı diye bir sanatın doğması, eserlerin icra edilecek yerlerin de bir sınırı olmadığını göstermektedir.

Postmodernite modern dönemde misyonları aktarma aracı olarak sanat eseri yaratan insanın nesnel konumlanışını kırarak, bu konumlanışı esere aktarmakta ve insanı bu konumdan hisseden, duyumsayan ve duygu aktaran özne konumuna geri iade etmektedir. Postmodern sanat özneyi yeniden özne konumuna koymakta ve onu ideoloji aktarıcısı gibi bir konumda görmekten kaçınarak izleyiciyi ve yaratıcı sanatçıyı öznelleştirmektedir bir bakıma. Fakat bu öznelleştirme tüketim açısından bakıldığında yitirilmektedir.


Postmodernite birçok açıdan kendi ile çelişmektedir. Postmodernite büyük anlatıları ve ideolojileri reddederken “postmodernizm” olarak tanımlanması başlı başına bir çelişkidir. Serbestlik ve müphemliğe göz kırparken kendini tanımlamak adına dikotomik öğeler oluşturabilmekte, moderniteyi karşısına koyduğu bakış açısıyla da kendi iç çelişkisini yaratabilmektedir.

Dolayısıyla büyük anlatıların reddiyle postmodern dönemi postmodernite veya postmodernizm olarak adlandırmak yerine Lyotard’ın deyişiyle postmodern durum demek daha anlamlı olacaktır. Çünkü –izm’ler ideolojik misyon ve vizyon taşıyan tanımlamalardır. Postmodern durum kendini ideoloji veya büyük bir anlatı olarak görmekten uzaktır.

Postmodern sanat doğru ve teorik çizgi yerine bir şeyleri ifade etmeye yönelerek, rasyonellikten uzaklaşarak aklın sorgulandığı bir anlayışla geçmişi yadsımaktadır. Geçmişi yadsımak aslına bakılırsa modernist bir bakış açısını ima etmektedir. Postmodernite eğer müphemlik ise her bir kalıbı, ideolojiyi, desteyi, kuramı, sistemi kırmak, parçalamak, yapı-bozuma uğratmak, çözülmesini sağlamak, yıkmak amacındadır. Fakat bu amacı ideolojik bir çerçeveye oturtmak postmodern durumu anlamak bakımından sakıncalı olacaktır.

 

Postmodernite ve Popüler Kültür

Postmodernite olumsallığı, çeşitlilik ve farklılıklara saygı göstermesiyle popüler kültürün yaratıcısı olmaktan ziyade ona imkân tanımaktadır. Özgül söylemlerin yer kazandığı bu dönemde insanların her bir düşüncesinin, eserinin, davranışının kabul edildiği ve tolerans sağlandığı düşünüldüğünde popüler kültürün varlığına ve devamına bilinçli veya istemsiz katkı sağlamaktadır.

Postmodernite tüketim toplumunun bir parçası olarak öznelliği savunurken aynı zamanda öznelerin nesnelleşmesine de tanıklık etmektedir. Tüketici konumundaki bireyin zevk ve beğenileri postmodern beğeniler gibi öznel belirlenim ile değil üretim nesneleriyle belirlenmekte ve özne edilgen konuma itilmektedir. Şeyler dünyasının değeri artarken insanlar dünyası değersizleşmekte ve nesneye köle haline gelmektedirler.

Postmodernitede bütün bunlar hal ve durum olarak sanat alanına dolayısıyla sinemaya da etki etmiştir. Sinemada belirlenmemiş karakterlerin, belirlenmemiş sonların, zaman kırılmalarının yaşandığı görülmektedir. Yahut teknoloji çılgınlığının insanlar üzerindeki etkisine bağlı olarak değişen insan yaşamına yönelik filmler yapılmakta ve avangart bir dönüşüm yaşanmaktadır. “Ben Robot” filminde robotların insanların ürettiği bir nesne olarak insanları kendi yaşamlarında söz sahibi olmaktan diskalifiye etmeleri ve her alanda belirleyici konuma gelmeleri söz konusudur. Ütopya olarak nitelenen bu film içinde barındırdığı görüş ve mümkün teknolojik ilerlemeler açısından geleceğe de atıf yapmaktadır.

Resimde Andy Warhol, mimaride Frank Gehry ve Frank Lloyd Wright, müzikte Philip Glass ve sinemada Goddard postmodernizmin önemli örnekleridendir(Ayaz,2016:29).Warhol’a göre tarih belirli kurallara göre oluşmamıştır ve onu kavrayıp yorumlamak olanaksız ve dolayısıyla gereksizdir. Televizyonların yaygınlaşmasıyla insanların gündelik yaşamlarında çok daha fazla yer edinmeye başlamış beğeni, tercih ve tutumlar buna göre belirlenir olmuştur. Sanatsal nesneler insanların duygu, duyum ve düşüncelerini harekete geçirdiğinde sanatsal özellik taşıyabilmektedir. İzleyicilerine haz veya acı gibi herhangi bir duygu yaşatması postmodern sanat için yeterli olacaktır. Dolayısıyla herhangi bir misyon, amaç veya ideoloji olmaksızın nesne sanat eseri olarak tanımlanabilecektir (Şaylan,2009:112-119).

 

Postmodern sanatçılar modernitenin seçkinci yaklaşımına da karşı koyarak, salt beğeni ekseninde sanatçının eserinin değerini belirlemişlerdir. Kitle beğenisi sanatçının yapıtının güzelliğini belirleyecek olandır. Fakat bu durum günümüzdeki popüler kültür tartışmalarını da doğuran bir husustur. Popüler kültüre, zahmetsiz ve niteliksiz eserlerin beğenilmesine ve gündelik tüketim nesnesi konumuna getirilmesine yönelik eleştiriler mevcuttur.

T. Adorno kitle ve popüler kültüre ortak bir tanım geliştirmiş ve “kültür endüstrisi” demiştir. Kültür endüstrisi eski olanla yeni olanı birleştirerek tüketicileri kasıtlı olarak kendine uydurmaktadır. Yüksek ve düşük sanat düzeylerini bir araya getirmeye çalışmaktadır. Her iki sanatın sahip olduğu özellikler aşındırılmaya çalışılmakta ve kültür endüstrisi bu sayede kitleleri ikincil plana atmaktadır. Kültür endüstrisi kitleleri bir ideoloji olarak görerek onlarla verili ve değişmez bir düşünceyi çoğaltmaya ve güçlendirmeye yönelik ilişki kurmaktadır. Öznenin konumu ve belirleyiciliği sarsılarak yerine kültür endüstrisi ve ürettiği ürünlerin belirleyiciliği geçmiştir. Kültür endüstrisi yeni diye yüceltilen fakat ilerleme olarak gösterilen her şeyi gizlemekte, kar güdüsüne göre değiştirilen kültürel formları bozarken maskelemektedir. Ayrıca kültürü üretim ürünleri için standardize etmekte ve işleyiş yöntemleri ne kadar insani olmaktan uzaklaşırsa o kadar başarılı olmaktadır (Adorno,2003,77-80).

Popüler kültür toplumda milli ve manevi değerleri olumlayan ve pekiştirmeye çalışan bir yönelimle iyiye yönelik olarak da hareket edebilir. Fakat bu olumsuzlayıcı potansiyeli olmadığı anlamına gelmemekte, genellikle popüler kültür, kültürel manevi değerleri zedelediği gerekçesiyle olumsuz anlamda kullanılmaktadır. Medya ise bu kültürün yaygınlaşmasında önemli bir rol oynamaktadır. Popüler kültür kuramcıları kültürün yapay gerçekliği ve gerçek sahteliğini kültürel düzlemde yeniden üretilip üretilmediğine odaklanmışlardır. Fakat popüler kültür eleştiricileri seçkin bir popüler kültür muhabbeti kalıbında konuyu kısıtlayarak bu kültür ile iletişimi engellemektedirler (Mutlu,2001,15-19).

Konuya akademik bir yaklaşım geliştirmek reddiyeci ve işlevlerini yok sayan bir anlayışla pek de mümkün olmayacaktır. Popüler kültür eleştiricisi olan bazı akademisyenler medya ile popülerlik kazanmış kendi içlerinde çelişkiye düşmüşler ve konu tarafsız bir yaklaşımdan uzaklaşarak ‘popüler kültür eleştirisi temsilleri’ haline gelmiştir. Dolayısıyla popüler kültürün iyiliği veya kötülüğünden bahsetmek yerine toplumda dönüştürücü etkisinden, işlevlerinden bahsetmek daha doğru olacaktır.

Popüler kültür geç kapitalizmin halk kültürü olarak da ifade edilmektedir. Yaygın bir görüş popüler kültürün “halkoyu” anlamına odaklanmaktadır. Egemen politikaların meşrulaştırıcı aracı halkoyu yoklamaları bir araç olarak, istatistik metot temelinde eleştirileni ve değersiz olanı halka yüklemeye yaramaktadır.

 “Hall ve Whannel, C. Wright Mills'den Q.D. Leavise'e, Ortega y Gasset'e, Orwell'e kadar kitle kültürü eleştirmenlerinin görüşlerinden hareketle derledikleri ve kitle kültürünün işlevlerine yönelik eleştirileri şöyle sıralamaktadır: Bir avuç insanın elinde toplanan iktidar kitle kültürünün inceltilmiş manipülasyon teknikleriyle sürdürülmektedir; kitle kültürü kitlesel olarak bir formüle göre üretilen ve yaratıcılığa yer vermeyen bir süreçtir; insanlar bu kültür nedeniyle toplumun katılımcıları yerine, başkalarının ürettiklerinin edilgin tüketicileri haline gelmişlerdir; kitle kültüründe medya bize yapay bir dünya görünümü sunar ve gerçeklik duygumuzu tanımlar, yaşantımızı basmakalıp yargılar şeklinde düzenler; kitle kültürü bizi birbirimize benzer hale getirir; kitle kültürü halk sanatını yok eder, popüler sanatın kökünü kurutur ve yüksek sanatı tehdit eder; medya kitle kültüründe gereksinimlerimizi ve arzularımızı tatmin etmektense sömürür; kitle kültürü vasatlığı överek sıradanlığı yüceltir; kitle kültürünün tanımlayıcı bir unsuru da kişilik kültüdür ve kitle kamusal toplulukları yerinden ettikçe, hakiki bireyin yerini de kişilik kültü (insanın ne olduğunun, ne yapmış olduğunun değil, imajının, görünen yüzünün vurgulanması) alır; kitle kültürü ürünleri insanların gerçeklikten kaçmalarına imkan verir.” (Hall ve Whannel’den(1964) aktaran Mutlu,2004,23-24)

 

Popüler kültür tartışmaları seçkinciler tarafından olumsuzluğa itilmektedir. Postmodern teorinin belirsizlik ve serbestisite felsefesi ise popüler kültüre açık kapı bırakmaktadır.  Her şeyin kabulü esasıyla ast ve üst ilişkisi kurulmadan her şeyin sanat kabul edilebileceği bir anlayışı postmodernite mümkün kılarken, beğeniler ölçüsünde değerin belirlenmesini de popüler kültür mümkün kılmaktadır.

Lyotard’ göre estetik ölçütlerin yokluğunda sanatsal çalışmaların değeri sağladıkları kara göre belirlenmekle birlikte bütün eğilimleri uzlaştırdığını söylemektedir (Lyotard, 1994,151).

Postmodernitede, modernitede olan herhangi bir grubun veya partinin misyonunu taşıyan beğenilerin haricinde öznelerin duyguların anlam kazandığı bir sanat anlayışından bahsetmekteyiz. Dolayısıyla bir yapıtın sanat eseri olması için anlamlı olması gerekmemektedir. Anlamsızca renklerin bir araya gelmesi, boyaların tuvale fırlatılması veya nesnelerin birleştirilerek “bir şey” yaratılması yeterli olabilmektedir.

Örneğin; Suriyeli sanatçı Manaf Halbouni’nin Halep’te keskin nişancılardan korunmak için otobüslerin barikat kurmak amacıyla dikey pozisyonda caddelere yerleştirilmesinden esinlendiği ‘Anıt’ adlı çalışması, Berlin’in tarihi Brandenburg Kapısı’nın önündeki 18 Mart Meydanı’nda sergilenmeye başlanmıştır (Bu Otobüsler Neden Dik Duruyor?,2017,internet bağlantısı). Suriye’de yaşanan bir olaydan esinlenerek yapılan bir hareketin Berlin’de aynı anlamı taşıması pekte mümkün gözükmemektedir. Temel nedenini bilmeyen izleyicilerin bu esere bakarak doyum almasıyla postmodern, alışılmışın dışında olarak nitelendirilebilir.

 

Kuralları kıran bir yaklaşımla otobüslerin bu pozisyonda durmaları seyircileri için oldukça ilginç karşılanmış ve postmodern olarak nitelendirilmeye yatkınlaşmıştır. Fakat bu eseri amacı itibariyle postmodern olarak nitelendirmek sorunlu olacağından avangart, alışılmışın dışında ve yenilikçi bir anlayışa sahip olduğu söylenebilir. Ancak temelde bir mesaj verme kaygısı taşıması bakımından postmodern müphemliğin dışında kalmaktadır.

Bauman postmodernliği dünyanın büyüsünü bozmak için girişilen, sonunda sonuçsuz kalan uzun ve gayretli mücadeleden sonra dünyanın yeniden büyülü hale getirilmesi olduğunu söylemiştir. Öngörülmesi ve rasyonel olarak gerçekleştirilmesi mümkün olmayan dürtülere yönelik güvensizliğin yerini duygusuz, hesapçı akla yönelik güvensizlik almıştır. İrrasyonel sempati ve bağlılıklar meşrulaşmış, yararlılık ve amaç açısından açık ya da gizli işlevler aranmaz olmuştur. Bu dönemde şeyler gerçekleşirken kendilerini gerekli kılma zorunluluğunda veya ihtiyacında değildir.

Müphemliğe saygı gösterilen, insanların duygularının ön planda olduğu, hesaplanabilir getirileri olan eylemlerin gerekçelerini ortaya koymak zorunluluğunun olmadığı bir dönemdir. Modern zihniyet ise postmodern duyguların tehlikeli oluşturduğundan bahsetmektedir. Bauman bu zihniyetin her birimize eğitim yoluyla aktarıldığından bahseder. Bauman postmodern dönemde insani bir dünya umudunu taşımaktadır. Kişilerin yaşama kaderinin sağlanması ve konuya hakkını verebilmek adına ahlaki duyarlılıklarımızı ortaya çıkarmak ve dolayısıyla ahlak felsefesinin, insan ne kadar tersini istese de bir “iç çaba” olarak ortaya çıkması gerekmektedir (Bauman,2011:46-50).

 

Bu postmodern dönem, modern dönemin kusurları kapatıcı ve seçkinci yanının aksine gerçekliğin olduğu gibi yansıtıldığı, kusurları açığa çıkararak ve bunu “kusur” olarak dahi nitelendirmeyen bir yaklaşıma sahiptir. Mutlak gerçeklikten bahsedilemez ve iyi kötü kavramları izafidir ve öznelliğin belirlediği kişisel bir anlayışa yatkındır.

 

Post Sinema

1998 yılında vizyona giren Truman Show, o dönemlerde ütopik olarak nitelendirilen Truman’ın sanal-gerçeklik içinde yaşadığı simülasyonlardan oluşan hayatını göstermektedir. Truman’ın çocuk yaşta denizde babasını kaybettiğinden dolayı suda seyahat etme korkusu vardır. Ortalama bir işi, mutlu bir evliliği ve tekdüze bir yaşantısı olan Truman bu tekdüze yaşantıda çok mutlu gözükmektedir. Fakat kurgusal bir dünya ve simülasyon içinde yaşadığının farkında değildir. Yaşadığı küçük ada sadece onun için yaratılmış, evinde, işinde dışarıdaki insanların ve eşinin üzerinde her an gözetleyen ve tüm dünyada yayın yapan kameraların olduğu bir kurmacadır. Yapaylığından haberi olmayan bir denizde babasını kaybettiği için denizden korkan Truman en büyük hayali olan dünya seyahatini sürekli ertelemektedir. Eşi, ailesi ve tüm yakınları da bu oyunun bir parçası olarak onu bu sanal dünyada tutmaya çalışmaktadırlar.

Yaşadığı her anının tüm gerçekliğiyle kameralara aktarıldığı Truman’ın her gün aynı anları yaşadığı bir hayatı vardır. Sabah işe gitmesi, komşu ile selamlaşması, köpeğin kendisine saldırması, bayiden gazete alması, işteki yaşantısı her gün aynı şekilde tekrar etmektedir. Standart bir yaşam içinde hiçbir kırılma ve farklılığa yer yoktur. Herhangi bir sapmada ekibin bütün düzeni altüst olabilmektedir. Filmde küçük bir farklılık veya çarpışma olduğunda hemen engellenmekte ve yeniden standart duruma geri getirilmektedir.

Karısı gün içinde programa sponsor bir ürünü eşine övmekte ve dolayısıyla tüm dünyaya reklam yapmaktadır. Postmodern durumun özelliklerinden birisi de göstergelerin, sanal dünyanın, simülasyonların ve reklamların insanın dünyasını kuşatmış olmasıdır. Postmodern dünyada her nesnenin bir tüketim değeri bulunabilmektedir. Gündelik yaşam ihtiyacımız olmayan fakat bize ihtiyacımız olduğunu düşündüren reklamlarla doludur. İnsan öznel hislere sahip bir kişi olmaktan ziyade tüketim ürünlerince kuşatılmış bir nesne konumundadır. Tüketim ise imge ve imajlara yönelik gerçekleşmektedir.

Postmodernizmin pazarlama ve tüketici davranışlarını etkisi altına alan temel durumlar; üst gerçeklik, parçalanma, üretim ve tüketimin yer değiştirmesi, öznenin merkezde olmaması, zıtlıkların birlikteliği, bağlılığın ve marka sadakatinin kayboluşu ve çoğulculuktur. Postmodern tüketicinin ise üç eğilimi vardır, bunlar; sürekli bugünü yaşama, şekil ve biçime vurgu ve düzensizlik ve kaosun kabulüdür.  İnsan yaşamında fiziksellik ve katı gerçeklikten ziyade simülasyona dayalı temsiller yer alması ve geçerli olmasıyla üstgerçeklik oluşmaktadır. Yaşam artık dizili olaylar ekseninde süregiden bir olgu olmaktan ziyade bağlantısız ve kopuk anlar ve deneyimlerden oluşan bir parçalanmadır.

Bireyler sosyal gruplara aidiyetlerini sembolikleştirmekte, semboller üzerinden anlamlandırmaktadırlar. Düzenlilik, kural ve kalıpların dışında kargaşa, kaos ve düzensizliğe izin veren postmodernite içinde her türlü parodi, taklit, alıntı, kendini referanslama gibi unsurları barındırarak ironileştirebilmektedir. Gerçekliğe dair hükümlerin geçersiz olması ve bu anlatıların anlamını kaybetmesi söz konusudur. Çoğulculuğu ve farklılıklara açıklığıyla bu dönemde her gruptan insana tolerans gösterilmekte ve çeşitlilik zenginlik olarak görülmektedir. Tüketim sürecinde tüketiciler, ürünlerin gerektirdiği davranış kalıpları çerçevesinde davranarak yeniden üretilmiş nesneler haline gelmektedirler (Kayaman ve Armutlu,2003,3-9).

 

Postmodern dönemde tüketiciler heyecan ve haz duyacakları tüketimlere yönelmekte, tüketimleri ekseninde tanımlanan nesne konumuna gelmektedirler. Kendilerini farklı ve çeşitli nesneleri tüketerek gerçekleştiren nesnelleşen insanlar oluşmaktadır.

Baudrillard gerçek ve görünüm arasındaki ayrımın ayırt edilememesine neden olan simülasyonların üretildiğine ve taklitlerin toplumu hipergerçeklik olarak yaratmasına neden olduğuna değinmektedir. Gerçek yaşam ile sanal yaşamın ayırt edilemediği göstergeler dünyasında üretilen nesneler yeni birer gerçeklik alanı yaratmaktadır (Karadoğan,2005: 137). Filmde Truman’ın yaşantısı başlı başına bir kurgudur, fakat günümüzdeki birçok gerçekliğin yansımalarını örneklemektedir. Lyotard ise bu postmodern durumu toplumun bilgisayarlaşması olarak tanımlamaktadır. Filmde Truman’ın yaşadığı gerçeklik sanal bir dünya iken izleyici için gerçek dünyayı yansıtmaktadır. İzleyicinin bütün kusurlarıyla gördüğü Truman’ın yaşantısı başka birinin oluşturduğu-bir senaristin- sanal ve kurgulanmış bir gerçekliktir.

Truman yaşadığı hayatın monotonluğundan, ezbere tekdüzeliğinden şüphelenmesiyle ve bir gün yolda öldü bildiği babasını görmesiyle yaşamını sorgulamaya ve yaşadığı yerden bir çıkış yolu aramaya başlar. Fakat anne karnından beri izlenmeye başlanan bebeğin bu yaşamdan çıkması oldukça zordur. Etrafındaki deniz, güneş, hava durumu yapaydır ve her şey senarist tarafından kontrol edilmektedir.

Truman kameralardan kaçmayı başararak denize açılır ve senarist onu korkutmak ve geri getirmek amacıyla fırtına çıkararak hayatını tehdit eder. Senarist Truman’ı televizyonun çocuğu olarak görerek dolayısıyla ticari kazancından olmamak adına hayatını hiçe sayarak onu vazgeçirmeye çalışmıştır. Fakat kaçmayı başaran Truman denizde ilerlerken karton bir duvara çarpar ve o anda her şeyin kurmaca olduğundan emin olur. Truman ise kalmaya ikna olmayarak kurgudan ayrılmıştır. Başından sonuna kadar Truman’ın hayatını heyecanla takip eden izleyicilerin Truman gittikten sonra başka bir kanala rahatça geçtikleri ve yıllarca heyecanla takip ettikleri diziyi an itibariyle unuttukları görülmektedir.

Truman’ın sevilmesinde yaratılan kurgudaki hayatının gerçekliği etken olmuştur. Fakat izleyiciler ve senarist için insani ve etik anlamda hiçbir değeri olmayan Truman’ın değeri sadece izleyici karşısında tüketildiğinde vardır. Dolayısıyla Truman bir insan olarak değil bir nesne olarak izleyiciye sunulmuştur. Etik kaygı taşımayan senarist için en önemli faktör ise ticari kar sağlamaktır. Truman’ın yaratıcı olan sanatçının Truman gittiğinde izleyici gözünde hiçbir değeri kalmamaktadır. Postmodern çağ sanatçının öldüğü ve temsilinin, gerçek olanın yeniden kurgulanarak inşa edildiği ve önem kazandığı bir çağdır. Dolayısıyla gerçeklik tartışması yeniden dönüştürülen ve kurgusallaştırılan bir gerçekliğe işaret etmektedir.

Postmodern durumda pop-artın da etkisiyle etik değerler yadsınmakta ve beğenilerin belirlediği kurallar geçerlilik kazanmaktadır. Beğenilen Truman’ın televizyona ait olduğu düşüncesi gibi, insan öznel değerinden koparak ticari bir nesne konumuna gelmiştir.

Baudrillard’ın tanımladığı postmodern dünya Truman’ın dünyasına benzer şekilde “–mış gibi” yapılarak sembollerin ve imajların gerçeğin yerini aldığı ve sanal bir gerçekliğin oluşturulduğu ve satıldığı, arzu ve ihtiyaçların psikolojik doyumunun sağlandığı bir dünyadır. Truman Show bu dünyanın niteliğini yansıtan filmlerden bir tanesidir. Baudrillard’ın deyişiyle “biz hayatın televizyon içinde ve televizyonun hayat içinde kaybolduğu bir çağda yaşıyoruz” (Slattery,2011:471). Bu bağlamda reklamlar, programlar ve televizyon yaşamımızın her yerine nüfuz etmiş ve bizi edilgen konuma getirmiştir.

Postmodernite temsillerin gerçekliğini yitirdiği, müphemliğin hâkim olduğu bir çağdır. Çözümsüz bırakılan ve belirli bir sonu olmayan, bitiminde insanın zihninde soru işareti ve üç nokta bırakan filmler postmodern sinema örnekleri olarak gösterilebilir.  Gerçekliğin parçalandığı dünyada sinema izleyicisi “görsel flaneur”lara dönüşmüştür (Friedberg,1995:59’dan aktaran Karadoğan,2005:142).

“Bırakın binlerce anlatı çiçek açsın” sözü postmodernitenin üslubunu yansıtmaktadır ( Best ve Kellner,2011:212). Her türlü anlatı ve düşünceye açık olan bu söylem, her türlü hikaye ve kurguya da açık olacaktır. Örneğin “Lucy” filminde uyuşturucunun karnına karışmasıyla beyninin çok daha fazlasını kullanmaya başlayan bir kadının güçlerini, zamanı kontrol etmesini görüyoruz. Filmin sonunda beyninin yüzde yüzünü kullanan Lucy bir harici diske dönüşmektedir. Filmin sonunda kadının tam olarak neye dönüştüğü anlaşılmamakta ve tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Evrenin tüm kodlarının aktarıldığı da düşünülebilir kadının tanrıya dönüştüğü de vs. Dolayısıyla filmde felsefi bir boyutta belirsizlik ve tartışma alanı yaratılmıştır.

Başka bir örnek ise “Predestination” filmidir. Film sadece tek bir karakterin zaman makinası yardımıyla kendisi ile geçmişte ve gelecekte buluşması kendi hayatını etkilemesi ve değiştirmesi söz konusudur. Filmde kendinden çocuğu vardır ve ilerde bu çocuğu kendisi bir yetimhaneye bırakacak ve kendi kaderini etkileyecek olaylar yaşayacaktır. Bırakılan çocuk ise yine kendisidir. Bu film hem bir anlamsızlık veya anlaşılmazlık içermekte hem de insanların zihninde soru işareti bırakarak düşündürmektedir. Sonucunun net anlaşılamaması filmden doyum almayı engellememektedir. Dolayısıyla film sorgulanmaya ve yoruma açık bırakılmıştır.

Modernizmin akılcı ve işlevsel yapısından kurtulmak amacıyla farklılaşma arayışları ve akıldan uzaklaşma talepleri işlevsizleşme yönelimini doğmuştur (Bayram,2007:1). Bu durumun sinemaya yansıması ise bu tarz müphem filmlerin yapılmasını sağlamıştır.

Dolayısıyla avangardın ortaya çıkması, kültürün metalaşması, canlı yeni politik güçlerin ortaya çıkması, toplum ve özne konusundaki belli klasik ideolojilerin çökmesi bu dönemin anlatılarıdır (Eagleton,2011:35).

 

Sonuç

Postmodernite kavramsal olarak bulanıktır. Moderniteyi eleştirirken besin kaynağı yine modernitedir ve bu açıdan ondan kopmuş sayılamaz ve kimi zaman modernitenin üzerindeki asalak olarak nitelendirilmektedir. Yapıçözümcü bir anlayışla kuralları yıkan yorumlayıcı bir retoriğe sahiptir. Postmodernite nesnelliğe karşı olsa da bu çağda öznelerin kültür endüstrisinin bir parçası olarak tüketici nesne konumuna geldikleri görülmektedir. Şeyler dünyasının değeri artarken insanlar dünyası değersizleşmekte, psikoz durumlar oluşmakta bireylerin yaşamı simülasyonlarla kuşatılmaktadır. Dolayısıyla postmodernlik iç çelişkileri oldukça fazla, akışkan ve esnek bir düşünümdür.

 

Yüzergezer bir terim olarak postmodernite belirsizliği, kırılganlığı ve esnekliği, yapıbozumu, çeşitliliği, çoğulluğu bünyesinde taşımaktadır. Sinema alanına da yansıyan bu tavırla kuralsızlık ve bulanıklık hâkim olmuş, “her şey gider” anlayışıyla kurgulanmış bir avangart sinema yaratılmıştır. Sonu veya başı belirsiz olan zaman ve mekan kırılması yaşayan ve karakterlerin iyi-kötü denemeyecek kadar karmaşık ve çok yönlü olduğu, farklılıkların ve çoğulluğun daha fazla ilgi gördüğü ve ileri teknoloji öğelerinin insan yaşamını kuşattığı bir sinema kurgusu vardır. Postmodern durumda “saçma” denilenin de bir değeri bulunmaktadır. Dolayısıyla her şey gider anlayışıyla kuralların bozumu ve karnavallaşmayı gerçekleştirerek statükoyu yadsımış, yüksek alçak kültür gibi kavramları yıkıma uğratmıştır. Yüksek kültür ve popüler kültür arasındaki hiyerarşik ayrım kırılmaya uğramış, harmanlanmış bir üslup merkeze alınmış, melezleşmiş, derinliksiz sanat üslubu ortaya çıkmıştır.

Popüler kültür ile postmodernite arasındaki benzerlik insanların beğenilerinin putlaştırılarak öznelerin nesnel konuma getirilmesi yüksek ve alt kültürleri bütünleştirmesidir. Tüketim ürünleri ekseninde insanların zevkleri, beğenileri belirlenmekte ve fertler kitleleştirilmektedir. Dolayısıyla insan edilgen konuma gelerek kendi yaşamı üzerindeki belirleyiciliğini kaybetmektedir.

Postmodern dönemde insanların sosyal medyada yarattıkları “ben” karakterinin de bu kaygıyla oluşturulduğu, beğeni ile değerin bir tutularak değerin değersizleştirildiği bir hal yaşanmaktadır. Dolayısıyla bu çağda insanın belirleyici olması değil, dışarıdan belirlenmesi ihtiyacından bahsedilebilir. İnsan kendi tanımlamasını nesneler üzerinden gerçekleştirmektedir. Bu dönemde psikoz durumlar, narsisizm, yabancılaşma, güven kaybı ve risk gibi kavramlar ön plandadır ve postmodern insan şeyleşmeye başlamaktadır.

Filmde büyülü dünyanın tutuklusu olan Truman’ın özgürlük talebine karşı bir direnç söz konusu olmuştur. Truman izleyicilerin gündelik zevkini tatmin edecek bir metaya dönüşmüştür. Hisleri ve istekleri önemsiz görülen Truman, hayatı boyunca edilgen yaşamış kendi dışındaki unsurlar hayatında belirleyici rol oynamıştır. Truman’ın yaşamı, edilgen konumu postmodern çağda insanın nesnelleşmesi ve sanal-gerçeklikte yaşadığı sanal-gerçek mutluluğa çağrı yapmaktadır.

Bu dönemde popüler kültürün yaygınlaşması ve serbestisite anlayışıyla seçkinci sanatın yıkılmasıyla her ürün sanat olarak görülebilmektedir. Aynı zamanda ürünlerin değeri izlenme ve beğenilmeye göre belirlenmektedir. Dolayısıyla seçkin burjuvanın altkültür olarak dışlayacağı yahut yüksek kültürü putlaştıracağı anlayış yıkılarak dümdüz edilmiştir. Hiyerarşik yapılanmaya ve mutlak doğruluğa başkaldırı vardır. Böylece her bir sanat eseri biricik görülmüştür.

 Kaynakça

Adorno T. W.(2003), Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken, Cogito Dergisi, Yapı Kredi Yayınları, sayı:36, 76-84

Bauman Z.,(2011) Postmodern Etik (çeviren Alev Türker)(2. Baskı), İstanbul:Ayrıntı Yayınları

Bayram Y.,(2007)Postmodernizm(Modernizm Ötesi),Baykara Dergisi,sayı:5, 37-39

Best S., Kellner D., (2011) Postmodern Teori, (2.basım)(çeviren M. Küçük) İstanbul:Ayrıntı Yayınları

Bu Otobüs Neden Dik Duruyor? (2017) http://www.hurriyet.com.tr/bu-otobusler-neden-dik-duruyor-40641356 adresinden 17.12.2017 tarihinde erişildi.

Eagleton T., (2011), Postmodernizmin Yanılsamaları, (2.basım)(çeviren M. Küçük) İstanbul:Ayrıntı Yayınları

Jameson F., Lyotard J. F., Habermas J.,Postmodernizm, (2.baskı)(çeviri G. Naliş, D. Sabuncuoğlu, D. Erksan) Kıyı Yayınları

Karadoğan A., (2005), Postmodern Sinemamı Film mi?, İletişim Araştırmaları, 3(1-2):133-160

Kayaman R. Ve Erkin Armutlu C.,(2003) Postmodern Tüketici Davranışının Pazar Bölümleme Kavramına Etkileri: Postmodern Klanlar, Gazi Üniversitesi, Ticaret ve Turizm Eğitim Fakültesi Dergisi

Lyotard J. F.(1994) Postmodern Durum, Vadi Yay.,Çeviren Ahmet Çiğdem,2. basım

Mutlu E.(2001),Popüler Kültürü Eleştirmek, Doğu Batı Dergisi, Ankara: Doğu Batı Yayınları

Slattery M.,(2011) Sosyolojide Temel Fikirler, İstanbul:Sentez Yay., Çev. ÜmitTatlıcan,Gülhan Demiriz,4. Baskı,

Şaylan G.(2009) Postmodernizm, Ankara:İmge kitabevi Yay.,4.baskı

Görseller

https://oggito.com/icerikler/postmodern-edebiyattan-10-ornek/34774 (3)

https://www.arthipo.com/artblog/wp-content/uploads/2016/10/modernlik-belirsizlik.jpg  (8)

https://www.dezeen.com/2018/05/15/17-postmodern-buildings-uk-listed-building-register-heritage/  (4)

http://www.dieucafe.org/2016/06/24/quest-ce-que-la-postmodernite/ (9)

http://www.ha-ber.com/berlin/bu-otobusler-neden-dik-duruyor-h40560.html  (6)

http://www.mehmetsacitguran.com/index.php/2018/03/19/postmodernizm-ve-bilgi/ (5)

https://www.serazat.com/tr/postmodernizm/  (1)

https://www.zerodeux.fr/essais/lart-face-a-lappropriation-culturelle/  (2)

27-12-2018