Yankı

Ziya Gökalp Caddesi’nde durmaksızın akan trafiğin ofisin içine hücumla dolan o gürültülü sesi duyuluyor. Sıkıntıdan pencerenin önünde durmuş, öylece caddeden gelip geçenleri izliyorum. Gözüme birkaç tanıdık ilişse de Ankara’da, hele ki Kızılay’da bu rastlantıların hayret verici, şaşırtıcı bir yönünün bulunmadığını bilmenin duygusuyla oralı değilmiş gibi davranıyorum. Şaşırmanın küçümsendiği bazı zamanlar vardır, o anlardan birindeyim. Sadece bir ara, Kars’ta, Sarıkamış’ta yaşayan bir arkadaşımın caddenin öte tarafından bizim binaya doğru elleri cebinde, salınarak aylak aylak yürüdüğünü görüyorum. “ Aa” diyorum seslice, şaşırmama şaşarak... Telefon çalıyor.

Pencere kenarından ayrılıp masama dönüyorum. Yayınevinin müdürü açıyor telefonu. Cevaplarından anladığım kadarıyla telefonun diğer ucundaki ses bir dosya göndermek istediğini söylüyor. Erketeye yatmış dinliyorum; arayan henüz 12 yaşında bir çocuk, yanında da arkadaşı. İki kafadar yayınevini işletiyor diye geçiriyorum aklımdan. Müdür kaçamak bakışlarla bize bakıp güldükten sonra,

- Pekâlâ… Ne yazdınız? Öykü mü, roman mı, şiir mi?

O sırada telefonu hoparlöre veriyor, kendimize çeki düzen verip adeta saygı duruşuna geçiyor, ciddiyetle dinliyoruz çocukları:

-Yayınlarsanız yazacağız. Henüz bir şey yazmadık, boşa gider diye.

Bir süre hepimiz ne cevap vereceğimizi bilememenin tedirginliğiyle kalakalıyoruz. Müdür çocukları incitmeyecek bir cevap arıyor belli ki, buluyor da nitekim.  Yazmayı öğütlüyor yumuşak bir sesle, yazdıktan sonra ne zaman isterlerse arayabileceklerini söylüyor. Telefonu kapıyor, ofisin içi bir anda caddedeki gürültüden arınıyor, birbirimize bakıp gülümsüyoruz.

 

***

Yankı; “ses dalgalarının sert bir yüzeye çarptıktan sonra kaynağına dönmesi” diye geçiyor fizikte.  “Bir mağarada, düz bir ovada ya da boş bir odada, sesin, mağaranın karanlık boşluklarını, ovanın sonsuzluğunu, odanın duvarlarını geçemeyip olduğu yerde dönenmesi” diyorum ben de...  Hapsolması ya da.  Öylece durabilmesi çoğalarak… Zavallı ses, milyon yıl önce yankıyla ilk defa karşılaştığında kim bilir ne büyük hayal kırıklığı yaşamıştır; ışıkla yarıştığı o hızlı çağlarında. Mahcup da olmuştur belki. İlk kez “sert bir yüzeye çarptıktan sonra” neler hissetmiştir acaba? Kendisine dalgalar halinde yeniden rastlayınca şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş mudur?  Eminim, hala alışamamıştır bu korkunç şeye.  Ses yitip gitmeye, kaybolmaya meyillidir çünkü. 

Ses korkuyor, milyon yıl da geçse kendi yankısından korkuyor.  Sert yüzeylerle karşılaşmaktan, alıp başını gidememekten, dalgalar halinde dönüp durmaktan korkuyor.  “Sesim ben, ben bir görünür bir kaybolurum, tıpkı yıldızlar gibi” diyor sert yüzeylere.  “Bırakın beni gideyim, bitti işte, bir kez duyuldum ve bitti. Artık gitmeliyim, durdukça kendimi duyuyorum. Bu dayanılmaz.” 

Yankı, belki bugüne dek hep iyi bir anlama sahip oldu insan belleğinde. Nihayetinde, hep bir muhatap bulma hâli, verilen sese (ya da her neyse) karşılık bulabilme gibi olumlu birtakım şeylerin çağrışımı oldu.

O gün yayınevini arayan çocukların da istediği bir yankıydı. Yankı yoksa sesin de bir hükmü kalmıyor çünkü onlara göre. Oysa ben yankıdan korkuyordum. Yine de sesim, pencerenin ardında hoyratça esen rüzgârın odaya ince ıslıklar hâlinde korkakça süzülmesine benzese de, vardı işte, susmuyordu. Çünkü sesimin kendini ses olarak tanıtmaktan başka bir amacı yoktu. Sesim sesti; duyuluyor ve yitiyordu sadece. Beni yazmaya iten en önemli cesaret de buydu, elbette duyuluyor ve yitiyordu. Ne güzel.

 O çocuklara, yazdıkları şeyin “boşa” gitmeyeceğini anlatmanın bir yolu da vardı mutlaka. Bilmiyorum, olmalıydı. Korktuklarını biliyorum, çünkü ben de çok korkuyorum. Onlar karşılık bulamamaktan korkuyor ben ise es kaza karşılık bulmaktan, boşluğa söylediğim onca sözün kulaklarımda çınlamasından, hapsolmasından ve dalga dalga çoğalmasından. Birilerinin mağara mağara, ova ova, oda oda üstüme gelerek sesimi kırmasından çok korkuyorum. Ancak elimde değil, ses veriyor ve böylece yazıyorum işte. Yazmaktan korkmuyorum.

 

Yazma eylemi, okuryazar pek çok insanın sıkça üzerine düşündüğü bir meseledir.  Dünyada gelmiş geçmiş pek çok yazarın ya kendiliğinden cevapladığı ya da cevaplamak zorunda bırakıldığı yazmanın amacına ilişkin sorular vardır; “Ne için yazarız? Birilerinin yazdıklarımızı hiçbir zaman okumayacağını bilsek yine de yazmaya devam eder miyiz? Beğenilmek, onaylanmak gibi tatmin edici hazların uzağında tek başımıza ve kimse için de olsa, yazar mıyız? Kimse okumayacaksa, her şey, ‘boşuna’ bir gayretten mi ibaret? “gibi farklı biçimlerle ve farklı zamanlarda denk gelinen sorular silsilesi, yazmanın insan zihnindeki hacmini, kuvvetini bir şekilde tartmaya, onu anlamaya yönelir ve onu irdeler.

Bu sorulara onlarca, yüzlerce cevap vardır elbette. Benim söylediklerim de yeni olmayacaktır. Olsa olsa kendime cevap, sesime biraz cesaret olacaktır. Sesin amacı yoktur, ses sadece sestir. Duyulur ve yiter. Yitmelidir. Karşılık mı? Elbette istenir, istenmelidir. Ama herhangi bir ses kendi yankısını değil, bir diğer sesin kendisini bekler.  Çocuklar bunu bilmez, yetişkinler de bilmez bazen.

 

Yazmanın bana iyi geldiğini biliyorum, sadece bana iyi geldiği için yazdığımı ve bunun ötesinde kalan her şeyden sesimi sakındığımı biliyorum. Sesim yankı bulmasa ne çıkar? Hem tir tir titriyorken öylece, salınıp gitse evrende, kaybolsa, hiç duyulmamış gibi kaybolsa ne çıkar? İncecik bir sızlanmaya benzese de ne çıkar?

  Hem boşuna değildir bir bülbülün şakıması. Bir karganın "gak" demesi boşuna değildir. Bir ağacın uzaktan görenin lâl sandığı devinimi yakına gelince uğul uğuldur. Kara kara bir karga uğultuda gak der, bülbül susar. Gül devinir, bülbül öter...Ses, elbette boşuna değildir.

 

 

 

“Siz her şeye rağmen yazın çocuklar, boşa gitmeyecektir.”

 

 

22-10-2018
Dicle Korkmaz

İç İçe

Dicle Korkmaz

Gazeteci

Denemeler/ Yaşam Kesitleri / Gazetecilik / Edebiyat / Edebi Gazetecilik

Yazmaya yeltenir.

 

diclekorkmaz@medyacuvali.com