Nam’ı diğer...

Merhaba sevgili fotoğraf severler,

Şu sandala binip gitmek mi, yoksa karanlıkta durup beklemek mi? Fotoğrafta (İstanbul, 2018) pek bir ipucu yok... Karanlıkta gözümüze hitap eden bir ahenk var belki, derin bir mana olmasa da... Sandalın sağlam olduğu ise şüpheli... Ve hepimiz öğrendik ki, haklı nedenlere dayanarak yanlış bir karar vermek, riskli olabilir, çünkü üç yanlış bir doğruyu her zaman götürür...

Andree Friedmann, ülkesinde Yahudi karşıtı iç politikanın artmasıyla meydana gelen bir sokak protestosunda daha 17 yaşındayken tutuklanmış, ailesi ve sevdiği şehir Budapeşte’yi arkasında bırakarak, 24 saat içerisinde sınır dışına çıkarılmıştı (1930).  Ülkesini bir sis perdesi gibi saran faşizmle, bu defa sözleriyle savaşmak isteyen Friedman, Berlin’e yerleşerek gazetecilik okumayı aklına koyar. Berlin o dönemde dünyanın kültür başkenti sayılabilecek, dinamik bir şehir, yayıncılığın fotoğrafla desteklenmesi daha yeni uygulanmaya başlamış. Zaman içinde Almancasının yetersizliği, gazetecilik hayalinin pek te gerçekçi olmadığına işaret ettiğinden, sonunda evrensel olan ışığın diliyle derdini anlatmaya karar verir.

Arkadaşı, Eva Bösnye’nin tavsiyesiyle başarılı bir fotoğraf ajansı olan DEPOT (Deutsche Photodienst)’ta çalışmaya başlar. VU dergisi için hazırlanan bir fotoromanda suç aleti bumerang olan seri katil Johnny Flosch (bakınız 2. Fotoğraf) rolüyle fotoğraf dünyasına mütevazi bir giriş yapan Friedmann, çekim aralarında karanlık odada tab işlemleri yapmaktadır. Hayallerine kısa sürede erişemeyeceği aşikar olsa da, Friedmann’ın LEICA (Leica II MD Leitz Elmar 50 mm f/3.5) ile tanışması, sonradan fark edeceği gibi, hayatında gerçekleşen çok önemli bir adımdır.

Oskar Barnack, ağırlıklı olarak lens ve mikroskop üretimi yapan Leitz firmasında (Wetzlar-Almanya) AR-GE bölüm şefi olarak çalışırken ilk LEICA prototipini 1913’de hazırlamıştır. Bu makinanın kolonlu fotoğraf makinalarından farkı, aynı gözümüzün ışık ayarını yapan iris gibi,  yoğun ışıkta mekanik olarak daraltılıp, loş ışıkta genişleyebilen bir diyaframa sahip olmasıdır. Üretimi pahalı olan filmin, sert ışık altında yanarak boşa harcanmasının önlenmesi dışında, bu oyuncağın başka ne işe yarayacağı konusunda fikir üretmeye zaman kalmadan, 1. Dünya Savaşı patlamış ve firmanın ilgi odağı mecburen daha önemli olan, dürbün ve benzeri savaş optiği üzerine yoğunlaştığından, LEICA prototipi bir çekmecede beklemeye alınmıştır.

Savaş sonrası üretilen 31 adet LEICA örneği (yıl 1923), fotoğrafçılara test edilmek üzere dağıtılır ve bu arada 36 pozluk film sarmalı üretilerek, makineye adaptasyonu sağlanır. LEICA’ya özel yeni banyolama teknolojisi ile küçük bir negatiften 10 kat daha büyük – ve yüksek kontrastlı- fotoğraflar üretilebilmektedir artık. Daha da önemlisi, eski tip, 6-8 kg ağırlığında kolonlu makineler, ışık şartlarına göre modelin dakikalarca hareketsiz beklemesini gerektirdiğinden statif üzerinde taşınırken, LEICA’nın cebe sığan formatı ve mekanik olarak değiştirilen diyafram ayarı, fotoğrafı çok farklı boyutlara taşıyacak, haber ve belgesel fotoğrafçılıkta çığır açacaktır.

1928’de Braunschweig, Almanya’da ilk örneği oluşturulan ROLLEIFLEX ise iklim şartlarına daha dayanıklı yapısı ve çift lens konstrüksiyonu nedeniyle daha geniş bir diafram-enstantene aralığında net fotoğraf oluşturarak LEICA’yı takip eder. 1925’de seri üretimine geçilen LEICA (LEITZ CAMERA)  21,970 adet üretilir ve sonrasında Nazi rejiminin güçlenmesiyle, yeni bir savaşa hazırlanan Almanya’da oyuncak gene bir bir kenara bırakılarak savaş optiği konusuna geri dönülür.

Konu cephe olduğunda, hangisi daha uygundur dersiniz? Vurulan bir askeri LEICA ile iki adım ötesinden fotoğraflamak mı yoksa ROLLIFLEX’le kadrajı belirlemek için başını öne eğip, üç adım öteden mi? O zamanın şartları bizim hiç alışık olduğumuz gibi değil, gerçekleri de öyle…

Ernst Leitz Junior, Weimar Cumhuriyeti taraftarı bir sosyalist olduğundan, firması Nazi otoritelerinin gri listesindedir, ama aralarında koparılması imkansız bir teknolojik göbek bağı da mevcuttur. 1933’de Hitler başa geçtiğinde, ülkede çığ gibi büyüyen tehlikenin farkında olan Leitz, Musevi asıllı 87 elemanının aileleriyle beraber Fransa, İngiltere, HongKong ve Amerika’da iş bulmasına destek olur (bakınız 2. Fotoğraf). Gestapo’nun gözünden kaçmayan bu durum, Leitz’ın kızı  Elsie Kuehn-Leitz’ın olayı üstlenmesiyle yumuşatılır, ‘aşırı insalcıllık’ nedeniyle üç ay hapis ve yüklü bir para cezası ile kapatılan bu dava, olası diğer girişimleri frenler. Diktatör rejimin dikte ettiği bu tarih sayfalarında, Leitz’da insanlık dışı şartlar altında çalışan madur Museviler de bulunur ‘Leica Özgürlük Treni’ ile yeni ufuklara yelken açabilmiş şanslılarda...  

DEPOT’un Naziler tarafından kapatıldığı akşam, LEICA’sını cebine atarak, Paris’e giden ilk trene binen Friedmann tarihinin en ünlü savaş fotoğrafçısı olacağını bilmiyordur henüz. 23 yaşında annesine Paris’te ‘Robert Capa’ ismiyle yeniden doğduğunu müjdeleyen bir mektup yazar. Ekmek kavgası veren mülteci kimliğini sıyırıp, başarılı ve karizmatik Amerikan fotoğrafçı olan Capa’yı yaratan elbette bir kadındır,  Gerta Pohorylle. Capa’nın ‘Aşkı ilan ettiği ve bir daha Gerda’dan beni ancak kazma kürek ayırabilir’ dediği güzellikte, Gerda Taro ismiyle fotoğraf tarihinde hüzünlü yerini alacaktır. Hikayemize geri dönersek, yöntem işe yaramıştır, Capa’nın ilk fotoğrafları Friedmann fotoğraflarından üç kat daha pahalıya alıcı bulur. Ancak bazı fotoğraflarda adı geçerken, bazılarında isimsiz olarak yayınlanır. Emeğe saygı yoktur, fotoğrafın bir gerçeği yansıtmasına da öyle…  Örnek vermek gerekirse, REGARDs dergisi, 15 Ekim 1936 sayısının arka kapağında, yoldan çıkmış kızların trajik kaderleri yazısını resimlemek için Capa'nın çektiği Gerda’ya ait bir fotoğraf kullanır (bakınız 2. Fotoğraf). 

Fotoğrafçı kendi fotoğrafı ve negatifi üzerinde özerklik sağlayamadığı için, gülüp geçmekten başka bir şey gelmez ellerinden…Robert Capa’nın fikir babası ve kurucu ortağı olduğu efsanevi ‘Magnum Fotoğraf Ajansı’nın ilk tohumları Paris’te bu tecrübeler ile atılmıştır şüphesiz...

Enerjiniz yüksek, ışığınız bol olsun,

Selamlarımla,

Elif Ülkü Arıcı

İlgilisinin dikkatine: İkinci dünya savaşı öncesinden günümüze dünyada yaşanan önemli olayların görsel arşivine sahip olan MAGNUM, bünyesinde, biz amatörlerin aklına gelebilecek tüm ünlü fotoğrafçılar (Henry Cartier-Bresson, Georg Rodger, David Seymour, Sebastio Salgado, Werner Bischof, Steve McCurry) ile çalışmış ve bu listeye 2017 yılında ilk defa bir Türk fotoğrafçı Emin Özmen ‘aday üye’ olarak dahil olmuştur.

 

19-04-2019