Kitap incelemesi: Stefan Zweig/Amok Koşucusu

A+ A-

 ‘’İnsan her şeyi kaybettiğinde, son şey için ümitsizce savaşır. ‘’

İçimizden geldiği için mi iyilik yaparız yoksa karşımızdaki insanın bize boyun eğip bizden yardım dilenmesi bizi daha kudretli kıldığı için mi iyilik yaparız? İşte Amok Koşucusunu okuduktan sonra aklımda dönüp dolaşan tek soru buydu. Aslında Zweig bu sorunun cevabını, ‘’Yardım etmek için de bu duyguya ihtiyacınız vardı, karşınızdakinin size ihtiyacı olduğu duygusuna’’ diyerek çok güzel bir şekilde vermişti eserinde.

Peki, nedir bu kitaba da ismini veren Amok Koşucusu? Amok Malezya ve Afrika’da görülen bir çeşit cinnet ve saplantı halidir. Psikolojide ağır depresyonla başlayan cinnet hali olarak da adlandırılan bu hastalık kişinin içindeki öldürme dürtüsünü harekete geçirir. Kişi kendini bilmez bir sarhoşluk halinde, içinde sadece öldürme dürtüsüyle önüne çıkan herkesi ve her şeyi öldürmek ister. Amok aslında Malezya’ya özgü kültürel bir durumdur. Malay dilinde(Malezya’da kullanılan bir dil) gözü kararmış, öfkeden deliye dönmüş ve öldüren anlamına gelir. Depresif bir durum haliyle başlayan amok, düşünme evresini tamamladıktan sonra içten gelen vahşi bir dürtüyle önüne çıkan her varlığı öldürme ile sonuçlanır. Amok koşusu genelde kişi durdurulana kadar veya öldürülünceye kadar durmaz. Malezya’dan ortaya çıkmış gibi görünen bu durum aslında Dünya’nın pek çok yerinde de görülmektedir. Stefan Zweig’in da özellikle üzerinde durduğu Amok Koşusu kavramı bu şekilde edebiyat dünyasına girmiştir. Stefan Zweig, intihar eylemine yatkın ruh hali olan ve hatta bunun sonucunda ikinci eşiyle birlikte zehir içerek bu dünyaya veda eden bir yazardır. Bu sebeple, Amok koşucusu öyküsünde otobiyografik örneklere rastlamak mümkündür.

Amok koşucusu kendisinden yardım isteyen bir kadının yardım isteğini geri çeviren bir doktorun daha sonra bu karardan pişman olup saplantılı bir şekilde amok koşusuna yakalanmasını anlatır. Öykümüzün başkahramanı, daha önce kadınlarla kurduğu saplantılı bağlanma şekli yüzünden başı belaya girip Avrupa’dan kaçmak zorunda kalan bir doktordur. Kendisinden daha baskın karakterli küstah kadınlar doktorun her zaman ilgisini çekmiştir. Başkahramanımız, bir süre olaysız bir şekilde sürgüne gittiği tropik ülkede huzurlu bir şekilde hayatını sürdürür. Ta ki gizemli bir kadın gecenin bir vaktinde, ilginç bir istekle evine gelene kadar… Hollandalı zengin ve asil bir koloniden olan bu kadın doktorumuzdan, kimseye duyurmadan, evlilik dışı olan bebeğini almasını ister. Doktor bu istek karşısında neye uğradığını şaşırır. Kadının kibirli ve kendinden ödün vermez hali doktoru bir hayli sinirlendirir. Ve sonunda kadını küçük düşürmek ve egosunu tatmin etmek için kibar bir dille, kendisine yalvarmasını ister. Son derece gururlu ve kibirli olan kadın bu durumu kabullenmez ve doktorun evini terk eder. Bunun üzerine, sonu gelmeyen amok koşusu başlar. Kadın, evinden çıkar çıkmaz kadına gösterdiği tavırdan pişman olan doktor kadının arkasından koşup dil döker ama işe yaramaz. Kadının doktoru sert bir dille reddedişi zaten saplantılı ilişki kuran doktorda bir saplantı haline dönüşür. Ve mütemadiyen kadına mektuplar yollayarak yalvarır. Aslında egosunu göstermek için kadını küçük düşürmeye çalışan doktor, kadını o kadar saplantı haline getirmiştir ki sonunda düştüğü durumu gözü görmez hale gelir. Gururuna hayatından daha fazla önem veren kadın, sağlığa uygun olmayan bir yerde bebeğini aldırır. Bu sebeple enfeksiyon kapar ve çok fazla kan kaybeder. Kadını kurtarmak için son anda yetişen doktor, ne yaparsa yapsın kadını kurtaramaz. Ölmeden önce kadın doktordan son bir ricada bulunur. Bu sırrı kimse bilmeyecektir.  Hayran olduğu ve saplantılı bir tutkuyla bağlı olduğu kadının, kollarında ölmesi doktoru derinden etkiler. Kadının son arzusunu yerine getirmek için elinden gelen her şeyi yapmaya söz verir. Bu ölümden şüphelenen kocası, otopsi için kadını Avrupa’ya götürmek ister. Bu sırrın açığa çıkmasından korkan doktor bu sırrı bir daha hiç çözülmemek üzere okyanusun derin sularına gömer. Ertesi gün gazeteler bir kaza haberiyle çalkanır. Geminin güvertesinden düşen bir cisim Hollandalı zengin ve asil bir adamı ve onun ölmüş eşini taşıyan tabutu, okyanusun gizemli sularına göndermiştir. Amok koşusu görevini tamamlamıştır.

Kitabı okuduktan sonra, bir insanın hayatta bir şeyi bu kadar saplantılı bir şekilde istemesinin nasıl bir şey olduğunu düşünmeye çalıştım. Bir varlığa karşı o kadar büyük bir istek duyuyorsun ki kendi hayatın, kendi isteklerin, önemsiz birer detay oluveriyor. Uğrunda her şeyinizi, kimliğinizi, kişiliğinizi, gururunuzu kaybedeceğinizi bile bile yine de sahip olmak ister miydiniz ona? Bizi hayvanlardan ve diğer varlıklardan ayıran en önemli şey düşünebilmemiz ve içimizdeki dürtüleri kontrol edebilmemizdir aslında. Peki, bu dürtü kontrolünü ve düşünme yetisini kaybederek o zaman ne olur? Neye dönüşür insan? Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde örneği görülen bu cinnet vakalarının asıl sebebi nedir sizce? İnsan neden öldürmek ister? Kendini daha güçlü hissetmek için mi? O kadar cinayetin ve ölümün asıl sebebi bir ego savaşı mı yani? Bu insanı diğer varlıklardan daha aşağılık hale getirmez mi peki? Tanrı’nın bir lütfudur yaşam ve yaşayan her şey. Neden bir yaşamı ellerimizle söndürürüz ki? Tanrı gibi güçlü hissetmek için mi? Oysa kimse kimseden üstün değildir. Ve Tanrı tarafından sana bahşedilen bu yaşam senin hediyendir. Ve o hediyeye sahip çıkmak, o hediyeyi korumak ve kollamak senin en birinci görevindir. Bunu bile bile neden öldürür insan?

Stefan Zweig beni her zaman yazdıklarıyla ve hayatıyla çok etkileyen bir yazardır. Onun yazdıklarında hayattan bir parça bulurum hep. Zweig, kişinin bilinçaltına ustalıkla girmeyi başaran yazarlardandır. Bu kitabını da seve seve okudum, yazarın diğer kitapları gibi. Umarım sizde de bir parça merak uyanmış ve okuma isteği doğmuştur.

Şimdilik görüşmek üzere,

Sevgiyle kalın…

‘’ Er ya da geç herkes deliriyor, herkes deliliğin bir türünden nasibini alıyor.’’

 


Kaynakça

Stefan Zweig – Amok Koşucusu

Görseller:  unsplash.com/photos

10-02-2020
Şeyma Bacın

Şeyma Bacın

Psikolog

‘’İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun, ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de bir sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı.’’

                                                                                                                               Virginia Woolf

seymabacin@gmail.com