İçimizdeki Çocuk

Merhaba sevgili fotoğraf severler,

Günlük hayatımızda zaman içerisinde farklı tornalardan geçiyoruz, değişmiyoruz belki, ama bazı özelliklerimiz ön plana çıkarken, diğerleri arka plana itiliyor. Bu şekillenme tercihini, çok şükür tek başına yaşamadığımızdan, grup içerisinde ortak kararlarla belirliyoruz.  Ve galiba, en yetenekli olduğumuz konularda değil, en çok ihtiyaç olan pozisyonlara kök salmak zorunda kalıyoruz genelde.  Sonra, giyinip kuşanarak övgü, mal ve karizmatik pozisyonlar edinerek itibar, gönüllere girerek sevgi biriktiriyoruz, tek motivasyon değil tabii ama biraz da -içimizdeki çocuğu - avutmak için. Ve gün geliyor fark ediyoruz ki, hayatımızda ahengi yakalamak, sadece ve sadece içimizde, bir köşeye büzülmüş, kırgın, tedirgin, sus-pus içine kapanmış çocuğun güvenini kazanıp, onun ihtiyaçlarına da zaman ayırmakla mümkün. Bu nedenle, içimdeki çocukla el ele, özgürce seyahat etmek, farklı kültürlerle buluşmak, beni hep çok mutlu etti. Çocuk deyip geçmeyin, erişkinler gibi durgun suyu ön yargı, şüphe ve tedbir üçgeniyle bulandırmadıklarından, anı keyifle yaşayabilme kabiliyetine sahip yegane sevgi çiçekleri... Ve en az bizim kadar zeki, duygusal ve hevesli...

Hazırlık safhasında, seyahat rotamı belirlemek için ilgili kitapları çalışır, ülkenin belli başlı yazarlarından birinin kitabını da yol arkadaşım olarak yanıma alırım. Bavulumdaki diğer önemli ekipman da, tabii ki lensler. Gün içinde, tak-gez-lens 24-70 mm hep yanımda, sokak fotoğrafçılığının ayrılmaz parçası, stress yapmadan fotoğrafa zaman ayırabileceğim bir günde, tüm ortam –insanlar ve bulundukları çevresel şartlar- fotoğrafa leke olarak eşit ağırlığını koysun, ama ben kendi yaratıcılığımla ilgi odağını belirleyeyim dersem, geniş açı 16-35 mm. Portre için, 85 mm lensi tercih ediyorum, karaktere çok ta yaklaşıp rahatsız etmeden mimikler, eller ve duruş hepsi net, arka plan bokeh etkisiyle bir renk cümbüşü... Yanımda çok objektif taşımayı sevmiyorum, hem ağrılık oluyor, hem de hangisini kullansam sorusunu tartmaktan sıkılıyorum. Biraz ava çıkmak gibi - ve şans faktörünü değiştiremeyeceğimi bildiğimden- doğal kompasıma göre ilerleyip, güzel bir sahne yakalarsam sevinmek, bana daha çekici geliyor.  Hiç 70-200 mm’lik lens kullanmadım. Aslında çok uzaklarda süregelen bir sohbete dahil olmak, daldaki kuşları fotoğraflamak için  güzel de olabilir, ama öyle cüsseli ki, sanki o var, ben yokum... Herkesin hoşnut olacağı bir pozisyona yerleşmek lazım, deklanşöre basmadan önce, usta fotoğrafçılar kısa sürede güven vermeyi, pozitif enerji yaymayı çok iyi bilir, zaten asıl maarifet te bence tam burada... Bir yere ilk kez geldiysem, acele etmeden gözlemci rolünde kalırım önce.  Burası nasıl bir yer, çevremdeki insanlar ne yapıyorlar, selam verecekler, ama bana ulaşamıyorlar mı, tek gözüm kapalı kameranın arkasına saklandığımdan? Ya da, benim burada olmamdan rahatsızlar mı yoksa?

Bazen en kıymetli fotoğraflar gözümüzle çektiklerimiz. Hindistan’da bir ayinin ortasına düşmüştüm yanlışlıkla bir kere... Sadece yaşlıca erkeklerden oluşan büyük bir grup, beyaz şallara sarılmış, başlarında eflatun rengi büyük çiçeklerin süslediği taçlar, önlerinde tepelemesine pirinç dolu bakır tepsiler, daha uçaktan yeni inmişim, inanılmaz bir sahne bana göre, ama onlar pür dikkat bir guruyu dinliyorlar. Guru bizim ‘ye kürküm ye’ uygulamasının tersine, çırılçıplak- türbanı da yok- ve usulca konuşuyor. Işık hızında, orada olmamam gerektiğini hissediyorum ve tam da aynı nedenle bulunduğum yerde çakılı, nasıl çok dikkat çekmeden geri dönebilirim acaba derken, kapı kendiliğinden aralanıyor ve rehberimle gözlerimin buluşmasından  hoşnut,  usulca ilerlerken soruyorum ‘Nasıl emin oluyorsunuz guru olduğuna?’  ‘Öyle olmasa, gün be gün, bu kadar insan biraraya gelip, onu dinler mi?’ Bayılıyorum Hintli’lerin kısa ve net cevaplarına...

Chicago doğumlu, Elias Burton Holmes (1870–1958) ise evinde Kimono ile dolaşırmış. ‘Neden Kimono’ sorusuna ise ‘Reinkarnasyona inandığım için’ diye cevap verirmiş. Belki uzun bir hikayenin en kısa cevabı olduğundan, belki de kaderin cilvesinin kendisine Japonya’da göz kırpmasındandır, kim bilir...

19.yy.’ın en ünlü gezgini John L. Stoddart ile yolları, ilk Japonya’da kesişir, yaş 22. 1893 Paniği olarak adlandırılan finans krizinde, bankacı olan babası iflası eder hemen ardından ve Holmes, z fotoğraf makinesi ticaretini bir kenara bırakıp, ulvi görevi olduğu zaman içerisinde kanıtlanan, seyahat fotoğrafçılığına yönelir.  Japonya fotoğraflarından oluşan ilk gösteresini,  John L. Stoddart’tan el alarak sunar ve bu işten para da kazanabileceğinin farkına varır. Dört sene sonra, Stoddard emekliliğe ayrılmaya karar verdiğinde, kendisine, 1897-8 döneminin sunum görevlerini devreder.  Ve bir kaç yıl içerisinde, Holmes’un ‘Travelogues’ adını verdiği gösterileri Amerika genel kültürünün ayrılmaz bir parçası olur, Carnegie Hall, New York, Symphony Hall, Boston, Orchestra Hall, Chicago, Holmes’un performanslarıyla şenlenir.  



Ama bununla da kalmaz...
1890’ların ortasında Edison ve Lumiere kardeşler ilk sinema kaydını Avrupa’da halka sunarlar, tabii seri üretim yok o zamanlar, Holmes, benzer bir makina geliştirip, Amerika’da ilk film gösterisini gerçekleştirir (1897). Travelogues gösterisinin ardından, çarpıcı bir yenilik olarak halkla tanıştırılan, bu 25 saniyelik kısa filmde, Neopolitianların spagetti yeme usulü konu edilir... İlerleyen zamanla, filmlerde süre uzar ve 1899-1900 sezonunda, ‘Hawai Adaları’,  Arizona’daki yerel halkı konu eden ilk belgesel ‘Moki Land’ ve ‘Yılan Dansı, Walpi- Arizona’ izleyicinin beğenisine sunulur.

Sinema sahnelerinden, And dağlarının zirvesini çerçeveleyen yıldızlardan oluşan logoyu anımsadınız değil mi?  Sinema tarihinin en eskilerinden Hollywood dinazoru  ‘Paramount Pictures Corporation’ daha o zamanlar yok, 12 sene sonra kurulur ve  Holmes’un seyahatlerini içeren filmleri haftada bir programına gösterime alır (1915).

Holmes, uçağın henüz keşfedilmediği yıllarda, dünyayı altı kez dolaşır, Afganistan hariç her ülkede bulunur ve 81 yaşına kadar 8000 gösteri sunar. Bu yüksek performansa rağmen, ilerleyen yaşlarında (1953) Benim olan ve ödediğim bedelin değerini korumuş olan tek şey, yarım asırdır, keyfi yerinde ellerini ovuşturan bir cimri gibi,  kendime sakladığım, seyahat anılarım ve o gezilerden arda kalan ruhani fotoğraflardır demiştir... Mütevazilikten mi yoksa bizi  içimizdeki çocukla buluşturup, bireysel keşiflere motive etmek için mi, siz ne dersiniz?

 

Işığınız bol, enerjiniz yüksek olsun....

 

Elif Ülkü Arıcı

 

İlgilisine not: Mirick-Holmes ortak çalışması olan ‘Dünyada Evcil Yaşam (1918)’ isimli kitap, 8-12 yaş çocuklarına hitap eden, farklı doğa şartları altında insanların yaşamlarının nasıl şekillendiğini anlatan bir klasik eser olup, 2017 yılında yeniden basılmış.

Home Life Around the World’  Eylül, 2017, Trieste Publishing, ISBN-10: 0649489616.

30-11-2018
Elif Ülkü Arıcı

Kadrajdan Yansımalar

Elif Ülkü Arıcı

İstanbul Teknik Üniversitesi, öğretim üyesi

Işığımız bol, enerjimiz yüksek olsun...

Selamlarımla Doç. Dr. Elif Ülkü Arıcı

elifarici@medyacuvali.com