Eksik Çizgide Eşli Dans

A+ A-

  Soğuk bir esinti ve yüzüne çarpan yağmur damlaları Ayvaz’ın düşünceler dünyasından çıkıp kendine gelmesini sağladı. Bir an etrafına şaşkınlıkla baktı ve tam olarak nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Uzun süredir yürüyordu ve evden bir hayli uzaklaşmış, otogara kadar gelmişti. Saatine baktı saat dört buçuktu. Evden ne zaman çıktığını bilmiyordu ama saat üçte bardan çıktığını biliyordu ve bir buçuk saattir yürüyordu. Yorgun değildi ama üşüyordu. O saatte etrafında açık olan tek yer otogardı. Isınmak ve belki sıcak bir şeyler içmek için otogara girdi.

  Neredeyse sabah olacak olmasına rağmen otogarda hafif bir kalabalık vardı. Gelen veya gitmeyi bekleyen insanlar, saatten dolayı bağırmak yerine insanlara yaklaşarak konuşan çığırtkanlar, seferden dönmüş şoförler ve muavinler, mallarını düzenleyen büfeciler, temizlik görevlileri, güvenlik görevleri… Her şeyiyle dışarının ıssızlığından, soğuğundan farklı olarak burası sıcaktı ve yaşam vardı. Etrafındaki herkes bir amaç için buradaydı. Kimisi işinden dolayı, kimisi yolculuk için... O neden buradaydı? Çalıştığı yerden daha iyi bir tekliften dolayı istifa etmiş, iki gün sonra yeni işine başlayacaktı. Buraya kadar neden gelmişti? Ya da neden evde eşinin yanında değildi?

  Ayla ve Ayvaz üniversitenin sonlarına doğru tanışmış, yedi yıllık bir birlikteliğin son üç yılını da evli geçirmişlerdi. Sıradan bir akşam geçiriyorlardı. Ayvaz’ın eşiyle konuşmak istediği bir konu vardı. Cesaretini toplamış, nasıl açıklayacağını düşünmüş hatta çalışmıştı. Konuya giriş yapmak için koltukta, bilgisayarın karşısında izleyecek bir film arayan Ayla’ya uzun uzun baktı. Sonunda Ayla ona döndü ama yüzünde garip bir ifade vardı. Bu ifade ilişkilerinin ilk yıllarında aldatıldığını düşünerek, sokak ortasında kuzenini saçından tutup sürükledikten sonra veya Ayvaz yanlış bir laf ettiği, yanlış bir hareket yaptığı, onu beklettiği, onu ihmal ettiği, ona kaba konuştuğu, arkadaşlarının yanında küfürlü konuştuğu, geç geldiği, çok içtiği, kılının döndüğü, tüyünün bittiği kısacası daha önce gördüğü hiçbir bakışına benzemiyordu. Bu öfke veya kıskançlık krizi değildi. Ayla bir bilinmezlik ile suçluluk psikolojisi arasındaydı. Ayvaz bunu anlamadı. Anladığı tek şey bir şey söylemek üzere olduğuydu ve söylemesini bekledi. Yaklaşık 2 dakika sonra Ayla hamile olduğunu söyledi. Ayvaz için zaman ve mekanın önemsizliği o an başladı. Sorabildiği tek şey doğurup doğurmayacağıydı ve aldığı cevap “bilmiyorum” oldu. Bir süre olduğu yerde donuk, hareketsiz oturduktan sonra hava almak için dışarı çıktı.

  Hava almak için çıkmış olan Ayvaz uzun süre bir barda oturmuş, saatlerce yağmurda yürümüş sonucunda da otogara gelmiş ve neredeyse sabahı etmişti. Kafasını dağıtmak için insanların arasına karıştı ve onları gözlemledi. Bir grupla birlikte asansöre bindi. Önündeki iki kadının kim olduklarını anlamaya çalıştı. İki arkadaş mıydı? Ama aralarındaki yaş farkı bunun için fazla gözüküyordu. Anne – kız mıydı? Bunun içinde bu yaş farkı azdı. Belki de genç bir annedir. Abla-kardeş? Ya da teyze – yeğen? Olabilir ama acaba hangisi derken asansörden bir ses geldi “Kat 2” Koridordaki bir adam Ayvaz’ın dikkatini çekti ve kapı kapanmadan hemen indi. İki kadının sırrını çözemeyecekti ama bu adama karşı daha ilgiliydi çünkü onunla bu gece defalarca karşılaştı. Eskimiş, aşınmış, postallar, bir zamanlar füme olan ama solmaktan renk skalasının dışına çıkmış bir pantolon, sarkmış, solmuş boğazlı siyah bir kazak, sırt kısmı deforme olmuş ve pul pul dökülmüş kahverengi suni deri bir ceket, dağınık saçlar, tıraşsız bir yüz, yorgun, baygın bakışlar ve yaklaştıkça artan o koku. Ayvaz bu adamı biraz izledi. Banklara oturduğunda yatacağı belliydi ve oturur oturmaz sanki yatağından su içmeye kalmış gibi hemen yattı. Ayvaz adamın karşısına oturdu ve onu inceledi. Saçları yağlanmış, kepeklenmiş, tırnaklarının arası simsiyah gözlerinin altıysa mosmordu. Adamın boynundaki ve kolundaki son derece amatör dövmeler dikkatini çekti. Boynunda, sağ kulağının hemen altında, pusulaya benzer bir dövme vardı ama bu daha çok bir oyun konsolunun ok tuşlarına benziyordu. Sağ elinde, başparmağının hemen bittiği yerde ufak bir akrep dövmesi vardı ki bu da daha çok bir kılçığa benziyordu. Adam uyandı ve Ayvaz’ın bakışlarını fark etti. Ondan rahatsız olduğunu düşünerek tam kalkacakken Ayvaz ona seslendi ve merhabalaştıktan sonra adını sordu.

  Ferdi yirmi üç yaşında, işsiz ve evsiz bir gençti. Dar gelirli bir ailenin üç çocuğundan en küçük ve tek erkek çocuğuydu. On altı yaşında annesini kaybetti. Bekar olan ablası ve babasıyla yaşadı. On dokuz yaşında annesine ağır küfürler ettiği için bir akranıyla kavga etmiş ve sonuçta aslında karşı tarafın çıkardığı bıçakla akranının ölümüne sebep oldu. Bolca sıkıcı hukuki madde, şartlar ve en bilineni olan iyi hal dolayısıyla dört yıl ceza yatıp çıkmış, tabi bu süre içerisinde babası ölmüş ve diğer ablası da evlenmişti. Akrabalarıyla hiçbir zaman anlaşamadığı gibi eniştelerinden dolayı ablalarıyla da kalamadı. Sabıkası iş bulmasına engel oldu. Yazı inşaatlarda hamallık yaparak geçirip, kışın iş bulamayınca otogarda yatmaya başladı.

  Ayvaz, Ferdi’nin hikayesinden aslında pek etkilenmedi. Klişe bir hikaye, zaten burada bu halde olan birinin ne hikayesi olabilirdi ki, bu olabilecek en basit hikayeydi. Ferdi ise bu adamı ilginç bulmuştu. Kimse ona yaklaşmaz aksine uzaklaşırdı. Bu adam neden gelip onunla sohbet etti. Ferdi, Ayvaz’ a nereye gittiğini sordu. Ayvaz anlamadı. Ferdi, neden buradasın diye sorunca Ayvaz insanları anlamaya çalışarak dağıttığı kafasını topladı. Ayla kesinlikle merak etmişti. Elini cebine attı ama telefonu yoktu. Panikle ayağa fırladı, telefonu şarjdaydı ve onu unutup çıkmıştı. Peki bunca saat nasıl fark etmedi? Bunları düşünürken oradan uzaklaşıyordu ama bir anda Ferdi aklına geldi. Geri döndü ve kabul ederse ona biraz yemek parası vermek istediğini söyledi. Ayvaz kendini büyük bir adam gibi hissetti. Ferdi’ nin derdi neydi ki? Onun gibi çok insan vardı. Böyle basit bir yardımla çözülebilirdi ve birkaç günlük yemek derdini sadece elini cebine sokup-çıkararak çözmüştü. Oysa onun derdi çok daha karmaşıktı, kimse yardım edemezdi, çözülemezdi. Bütün gece orada hiçbir işi yoktu ve ilk defa orada o koşturmacanın dışında bulundu. Bütün gece sadece insanları gözlemledi.

  Sabah oluyordu. Ayvaz avare adımlarla metroya doğru yürüdü. İnsanlar Ayvaz’ın yanından hızla geçiyor, bazen de çarpıyorlardı. Metro gelmişti ama Ayvaz’ın acelesi yoktu. Her zaman içinde olduğu bu koşturmanın dışında kalıp nasıl göründüğünü görebilecekti. Merdivenlerin başında durdu ve insanların metroya binişini izledi. Bir buçuk metrelik kapıdan girmeye çalışırken birbirlerine direnen, birbirleriyle itişen inşaları gördü. Ters bir relüktans diye düşündü. Alanın büyük olduğu yerde daha az temas daha az direnç, küçük olduğu yerde daha fazla temas daha fazla direnç. Bu kelimeyi hayatında bir kere duymuştu. Yıllar önce üniversitede, mühendislik fakültesindeki arkadaşı böyle bir konuyu işlediklerini söylemiş hocasına uzun uzun küfürler etmişti. Kelimeyi daha önce duymamış olması ilgisini çekmiş ve ne olduğunu sormuştu. Bu kelimeyi yıllar sonra böyle bir sabah, böyle saçma bir örnekte kullanacağını tahmin bile edemezdi. Bu saçmalık ona gece boyu yaptıklarını düşündürdü. Çözümsüz olduğunu düşündüğü sorunun içinde bir umut doğdu. Bunun için hastaneye gitmesi gerekiyordu.

  Ayvaz’ın bu duruma bu kadar tepki göstermesi ve evden çıkmasının sebebi yeni işi için girdiği sağlık kontrolüydü. Testlerin sonucunda, çocuk sahibi olamayacağı öğrenmişti. Bunu Ayla’ya açıklamaya çalışırken, onun hamile olduğunu öğrenmesi Ayvaz’ı önce sinirlendirdi sonra bu sinir yerini hüzne bıraktı. Ayvaz böyle bir ihtimaldense, hastanenin yanıldığına inanmayı seçerek hastaneye gitti.

 

Fotoğraf: Efe Tuzlacıoğlu

 

21-02-2019