Doğamız

A+ A-
Doğa her ne kadar Herakleitos ‘un dediği gibi saklanmayı sevse de insan saklananları deşifre etmek üzere bir sisteme sahip olagelmiştir.Bunu yaparken en az doğa kadar doğa da gizlenmeyi sevmesinin ortaya çıkardığı benzerlik tabi ki sadece bununla da sınırlı değildir. Birçok açıdan kesişen yollar zıtlıkların içinde bile kendini gösterebilir. Tüm bu inşa ettiğimiz modern ya da kendi deyişimle ‘mekanik ‘ yaşamın konforunda,rahatlığında ya da alışkanlıklarında bile doğadan ilham alma, doğayı  tasvir edebilme arayışımız devam eder. Bu kadar merkezinde olduğumuz bir dünyanın içinde her tür ihtiyaç ve isteklerimize karşılık bulmaya çalışırken bugün  bu serüven belki de hiç olmadığı kadar karmaşık bir hale gelmekte.Bağımsızlaştırmaya,yok saymaya  hatta ve hatta kendimizden bile koruyamadığımız  bir doğa anlayışında kendimizi yeniden bulabilmenin,inşa edebilmenin ,onarabilmenin yollarını arıyoruz çoğu zaman.Bunu biraz yaptığı yaramazlıkların akabinde korktuğu ve üzdüğüğü annesinin kucağında teselli bulmaya çalışan bir çocuk-anne ilişkisine benzetiyorum.Merhametin galip gelebildiği böyle anlar bizim için hala umut verici olsa da öte yandan marazı da doğurabilecek bir tarafının olduğunu da hatırlamak gerekiyor sanırım. Doğa ile insan arasındaki benzerlikleri bundan yıllar önce ortaya koymuş olan kıymetli insanlardan biri olan  Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. leri Marifetnağme kitabında bu paydaları şöyle  izah etmektedir: “ . . . Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeninin göklere bir benzerliği budur ki, burçlar sahibi göğün oniki burcu olduğu gibi, bedenin de dışından içene oniki yolu vardır: İki kulak, iki göz, iki burun deliği, ağız, iki meme, göbek ve iki abdest yolları. Bir benzerliği dahi budur ki, feleklerde(evren,alem) yedi gezegen olduğu gibi bedenin içinde de yedi aslî uzuv vardır: Akciğer aya, mide utarite, böbrek zühreye, yürek güneşe, safra merihe, karaciğer müşterie, dalak zühale benzer bulunmuştur. Gökte bir çok sabit yıldız olduğu gibi, bedende de çok sinir vardır. Felekte(alem,evren) yirmsekiz meşhur menzil olduğu gibi, bedende de yirmisekiz his ve sayılan güçler vardır. Felekte üçyüzaltmış derece olduğu gibi, bedende de açıklanan üçyüzaltmış kan damarı vardır. Küllî ve cüzî feleklerin, sabit ve gezegen yıldızların türlü tabii hareketleri olduğu gibi, bedenin de bu tavır üzere türlü zorunlu ve ihtiyarî hareketleri vardır. Felek dört unsuru kuşattığı gibi, beden dahi dört karışımı kuşatmıştır ki: Safra, ateş gibi kuru ve sıcaktır. Kan, hava gibi sıcak ve rutubetlidir. Balgam, su gibi rutubetli ve soğuktur. Siyah köpük, toprak gibi soğuk ve kurudur. Dört unsurdan üç ana bileşim doğduğu gibi, bedende de dört karışımdan uzuvlar doğmuştur. Gündüze misal, insanın sürurudur. Geceye misal, onun hüznüdür. açık havaya misal, yayılmasıdır. Buluta misal, sıkılmasıdır. Gök gürültüsüne misal, sesidir. Şimşeğe misal, onun gülmesidir. Yağmura misal, onun ağlamasıdır. Rüzgâra misal, onun nefesleridir. Oluşum ve bozuşuma misal, kelamının lafızlarıdır. Gökkuşağına misal, yay kaşıdır. Hilale misal, kulağıdır. Dolunaya misal, yuvarlak yüzüdür. Gece karanlığına misal, onun saçıdır. Sabaha misal onun alnıdır. Dış âlemin, bu insan âleminin açıklanan benzerliklerinden gayri, benzerliği çoktur. Lakin ârife işaret yetmekle, uzatmaya hacet yoktur . . . “ Bugün hala bu benzerlikleri farklı yetenek ve ifadelerler ortaya çıkarmaya çalışan insanlar var. Birkaç gün önce araştırma yaparken nette fotoğrafçı Alicja Brodowicz ‘in “Visual Exercise “adlı çalışmasında fotoğrafladığı albüme denk geldim.İşte bu defa da bir fotoğrafçının elinden ,insan vücuduyla doğa arasındaki benzerlikleri vurgulayan karelerden birkaç kesit :         Bugün bu benzerlikleri hala taşıyor olmamıza rağmen aramıza giren modern hayat bariyerleri bu benzerlikleri görmemizi ne yazık ki engelliyor. Ayaklarımızın yerden kesildiği gök delici binalar,sınırsız gıda ve konfeksiyon zincirleri,hıza ve zamana adeta kafa attığımız vasıtalar,bilgi ve bilimi parmağımızın arasında oda sıcaklığında dize getirebildiğimiz fiber netler,sesten ışıktan izole olduğumuz duvarlar ve daha birçoklarının yaşamamıza sağladığı katma değerini yadsıyamayız elbette. Zaman ve koşullar değiştikçe eklenenler bir taraftan bize mutlak surette  refah ve kolaylık anlamında bir lüks sunacak fakat sürekli olarak bu değişim ve adaptasyon eğer bizim standartlarımızı yükseltirken kendi öz yuvamızdan uzaklaştıracak ise bu aynı zamanda  insanoğlunun da kendinden uzaklaşması ve eksilmesi anlamına gelebilir.Örneğin kullandığımız basit bir alarmın bile vücudun iç saati  dediğimiz biyolojik saatini bozduğu,sirkadyen ritimler dediğimiz uyanık ve uyku halinde olma zamanlarımızı belirleyen döngülerimize etki ettiği birçok çalışma literaturde mevcut.Elbette insanların alarm olmadan güne başlayamamalarının altındaki etkenler onları  bu alternatife yönlendiriyor.Geç uyku saatleri,ağır iş yükümlülükleri,yol/trafik sorunları,ailevi sorumlulukları gibi durumlarının ortaya çıkardığı sorunları tolere edebilmek için böyle bir yola başvurması mantıklı  fakat artık çoğu insanın dışsal bir uyarıcı olmadan güne başlayamaması, gün ışığını hissetmeden güne başlaması sadece kişinin  zaman algı ayarlarıyla oynamasına sebebiyet vermekle kalmıyor aynı zamanda uzun vadede beraberinde birçok sıkıntıyı da geleceğe kargoluyor. Hem zihinsel hem de biyolojik olarak daha hareketli olduğumuz bize enerji depolayan güneşli  yaz günlerinden kışa geçerken vücudun kendi enerjisini korumaya almasını,üşümenin,ıslanmanın ,bahar aylarında topraklanmanın vücudumuzdaki ısı ve elektriklenme dengesini ayarladığını ne kadar hatırlıyoruz ya da  deniz ve birçok deniz ürününde bulunan iyotun bugün zeka geriliğini önlemede oldukça önemli olduğunu ne kadar biliyoruz veya  bir akçaağacına sarılmanın zihindeki kötü düşünceleri arındırdığını ve bünyesinde topladığı birçok mineraller sebebiyle fiziksel ağrıları dindirdiğini ne derece duyduk?bugün bırakalım bu faydaları,hangi mevsimde hangi sebze yetiştiğine ya da hangi çiçeklerin ya da ağaçların dönemi olduğuna dair bilgimiz ne yazıkki mevcut değil. Evet yaşadığımız hayatın bir tık iyisini yaşamak ve gelecek nesillere de yaşatmak için bu döngüyü kullanarak çalışıyoruz.(Her devlet ve millet bu anlayışa sahip olmasa dahi)Evet bugün sağlanmış bu rahatlığın nimetlerinden son derece istifade ediyoruz.Evet belki bilme ve öğrenme kolaylığı birçok konudaki ya da başkalarıyla olan sınırlılıklarımızı ortadan kaldırıyor fakat bu çok sesli orkestra içinde her şeye dahil olma hali bizi kendi basit ama bir o kadar değerli fıtri ihitiyaçlarimizdan,esas ana yurdumuzdan ,doğaya nazar etmekten alı koyduğu müddetçe madden çoğalan benliklerimizin bir gün sadece fotoğraflarını izlemek zorunda kalacağız belki de. Ya da belki de  basit olmanın ,sadeleşmenin kulağa hoş gelmese de arada bir ilkel (kalmadan) olmanın lüks olduğu bir döneme doğru gidiyoruzdur. Kim bilir?

 


Kaynakça

31-10-2019
Merve Al

Merve Al

Psikolog

1990 yılında Yalova’da dünyaya merhaba dedi. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimlerini burada tamamlayıp, daha sonra Üsküdar Üniversitesi Psikoloji (ing) bölümünden mezun oldu. Üniversite öğrenimi sırasında İletişim bilimlerinde yandal yaptı. PAMER (Post-Colonial çalışmalar merkezinde) çeşitli araştırmalara ve makale çalışmalarına katıldı. Lisans öğrenimi sırasında biri Almanya biri İngiltere olmak üzere 2 Erasmus yaptı. Bu yüzden kültür şoklarına toleranslı:).Şuan da hali hazırda devam etmekte olan Klinik Psikoloji yüksek lisans öğrencisi, spor aşığı, bilime dair her şeye maydanoz olmayı seven, nitelikli hasbihallere müptela, değiştirebileceklerine değiştiremeyeceklerinden daha çok inanan, insana dair her şeye meraklı olmak gibi sıfatlarıyla hemhal olmakta.

 

mystonesoft@hotmail.com