''Bunu yazarım ben''

A+ A-

İnsan hayalini kurduğu mesleği yapamayabiliyormuş bu ülkede. Gazi Gazetecilik 2019 mezunuyum. Belki de mezunlar arasında kendi işini yapabilen sayılı insanlardanım. Çoğu kişi kendi işimi yaptığım için şanslı olduğumu söylerken içeride neler yaşadığımı bilmiyorlardı.

Elbette her işte ezilir, her işte zorlanır insan. Bu yazımı okurken sanmayın ki ilk çalışma hayatım. Üniversiteye gittiğimden beri fabrikada, markette, tezgahta, sokakta pek çok işe girdim, gelir sağlamak için. Alanda da tecrübem olsun diye 2-3 staj yaptım. Bu çalıştığım yerde son dönem staj yaptığım yerdi. Ama hani derler ya stajda ezilir insan diye. Stajda ezmedikleri gibi hiçbir şey öğrenememişim ben o dönemde.

Staj dönemim bitiğinde de gelecek için bir konuşma yapmam gerekiyordu. ‘Öğreneceğin çok şey var, burada çalışırsan büyük bir şans olacak senin için’’ deyince ‘burası benim ilk staj yaptığım yer değil biliyorum sahada çalışmayı’’ dedim diye ukalalık yaptığımı söyledi patron, karşısında ezilip büzülmediğim için sanırım. Haliyle gelecekten emin olma isteğiyle ‘‘ne düşünüyorsunuz peki, ben burada iş bulamazsam memleketime döneceğim’’ dedim tabi.  ‘‘Ben önümüzdeki ayı göremiyorum ama sen burada olduğun sürece git gel gözümüz alışsın sana iyice belki zamanla kal burada deriz’’ dedi 4 aylık stajıma rağmen hala gözü alışmamış patronum.  Bana yol gözükmüştü ve benim hemen memleketime dönme gibi bir düşüncem yoktu çünkü burada kalmayı planladığım için eve çıkmıştım artık. Eee para lazım haliyle bir markete girdim yine çalışmak için ve 3 hafta sonra patroncuğum haber yollamış bu şartları kabul ederse gelsin başlasın diye. Bu şartlar da sabah 9 akşam 7, 1800 maaş, işine ek olarak ofiste ayakçılık.

Tabi ben de markette kendimi ne kadar geliştirebilirim ki diyerek asgari ücret bile alamamamı sorun etmeyip mesleği öğrenme aşkı ile koştum özel sektörün koynuna. Başladım işe, 1 günde siteye haber girmeyi öğretti orada haberden anlayan tek hoca. Hangi haberi, nasıl gireceğimi bilmiyordum çünkü teknoloji ve enerji alanında çalışan bir kuruluştu ve hiçbir ilgim alakam olmayan tek alandı. Reklam aldıkları firmaların haberlerine öncelik verip diğer sektördeki firmaları bilmem gerekiyordu. Siyasetten uzak taraflı tarafsız karmaşası yaşamadan iş yapacağımı düşünürken bu alanda da haber seçilmesi şaşırtmıştı beni. İşi öğrenmeye, insanları tanımaya çabalarken sorunsuz ilerliyordu işleyiş. Ama kişisel ilişkilerde ters gelen şeyler vardı. Akşam çıkış saatleri 15-20 dakika gecikiyordu bazı günler. Bazen saçıma laf eden patronum bazen özel hayatımı sorguluyordu. Her akşam çıkarken çıkabilir miyiz diye sormadan çıkılmıyor, sorguya çekiliyorduk. Eve değil de arkadaşlarımızın yanına gidiyorsak o gün, kim olduklarını söylüyorduk birbir. Bir de bunun üstüne arkadaşlarımızla buluşuyoruz diye inadına geç çıkarılıyorduk işten. Zaten 5’ten sonra yapılan bir iş olmamasına rağmen ofis büyüklerimizin keyfini bekleyip çay kahve hizmeti yaptığımız yetmiyormuş gibi bir de geç çıkarılıyorduk.

Yaptığım iş de; gelen bültenlerden, haber sitelerinden haber düzenleyip web sitesine girmek. Evet, kırklı yaşlarımda yapmayı hayal ettiğim editörlüğü yapıyordum bir yandan ama ben daha 22 yaşındaydım ve bu mesleği masa başında oturmamak için seçmemiştim. Ofiste bir kurgucu bir de mutfaktaki abla dışında kadın yoktu. Patron dahil 4 sabit çalışan erkek vardı. Erkekler yemeklerini toplantı salonunda yerken biz kadınlar mutfakta yiyorduk. İlk zamanlar bunun statü ile ilgili olduğunu düşünürken kurgucu arkadaşın yerine denemek için erkek birini aldılar -aynı yaştayız da-. Baktım beyefendi de içeride yiyor yemeğini. Bu statü falan değil bildiğin kadın-erkek ayrımıydı. Bu erkek arkadaş kısa sürede kendini gösterdi iyi de iş yapıyordu ama 1 ay içinde fazla pohpohlanır oldu.

Ben 3 aylık eleman olmama rağmen hala bir masam yoktu mesela, beyefendiye bilgisayar tapulanmıştı bile. Yok efendim bu kıskançlık falan değil bu haksızlığa ses çıkarmak artık. Uzun bir yazı olacak sanırım bu sefer ama affediniz içimdekileri bir dökeyim.

Burada kendimi geliştiremediğim gibi o başta söylenen büyük bir şans olacağı düşüncesi de gün geçtikçe körelmişti zaten. Sürekli benden bir şeyler bekliyorlar ama ne istediklerini bile doğru düzgün söylemiyorlardı. Öğretmeyi, öğrenmeyi vurgulayan insanlar öğretmeyi bilmiyordu. Sürekli azarlanıyordum ve ben gerizekalı biri olmadığımı biliyordum. Bir şey söylenirse ikiletmem görev edinirim hemen. Ama burada her şey çok karışık, herkes birilerine iş yüklüyordu. Bir iş soru sorularak öğrenilirdi, ilk üstadım bu şekilde öğretmişti. Ben burada soru sorduğumda bunu nasıl bilmezsin pis cahil dercesine bakıyorlar, cevap verme gereği bile duymuyorlardı. Ve buradaki insanlar ‘okumuş’ insanlardı. Artık biri çağırdığında ‘acaba neyi yanlış yaptım’ diyerek gider olmuştum. Beni dibe çekiyordu her geçen gün burası.

Çevremde çok girişken biri olarak tanınırken burada iyice çekimser kalmıştım. Yeni gelen eleman bile –eleman diyorum çünkü tam bir elemandı, anlatacağım-  2. Günden bunlar senden nefret ediyor demişti. Nasıl yerin dibine girdiğimi siz düşünün. Elemanımız, feministti dediğine göre ama her erkek erkektir özünde. Yanında ezilen bir kadın varsa sesi çıkmaz ve ezmeye kendisi de devam eder. Bir gün habere gideceğim tek başıma kararlıyım göstereceğim kendimi artık. Yanıma taktılar yine elemanı. Ben bir şey bilmiyormuşum gibi. Etkinliğin düzenlendiği yere gittik bizi içeri almadılar bir yanlış anlaşılmadan dolayı ama yalnız olsam gireceğimden eminim. Erkekler biraz daha fevridir ve bu meslekte kadın olmanın yararlarını erkek üstadım öğretmişti bana. Biz elemanımızın hadi gidelim ya demesiyle ayrılırken ‘ben bunu yazarım’ diye tehditvari konuşmasını şaşkınlıkla izliyorum. Çünkü kendisinin kurguladığı videolarına bile başlık ve içerik yazılarını ben hazırlıyorum. Ama beyefendi kendini herkese muhabir olarak tanıtıyor. Başlık yazmayı bilmeyen muhabir (!) Hayatımda hiç kimseyi bulunduğu konumdan, yaptığı işten, kıyafetinden, sözlerinden dolayı ezmedim, ezemem de. Ama her şeyi biliyormuş gibi konuşup birilerine yaranmak için öyle davrananlara karşı sessiz kalamıyorum sanırım. Neyse, biz ofise gittik bizi aramışlar, pardon muhabiri –beni-. Sekreter –uluslararası ilişkiler mezunu donanımlı bir kız, mecburiyetten orada- ısrarla ismimi vererek beni aradıklarını söylemesine rağmen yazı işleri müdürü –patronun kardeşi- elemanın telefon etmesini söylüyor. Ben konuşma özürlü biriyim çünkü. Tabi ben çıldırıyorum elemanımız da gelip gidip arayan kişilerin rütbelerinin söylüyor benim yanımda. İyi niyetimi kaybettim iyice kendisine karşı, özür dilerim. Ertesi gün de patronla kahvaltı yaparken demez mi çok hazırdık etkinlik için tripodları falan alıp gitmiştik çekim yapacaktık diye. Oysa sadece fotoğraf makinesiyle gitmiştik ve sadece haber fotoğrafı çekecekti.

İnsanlar bu şekilde değer kazanıyor sanırım dedim defalarca. 1 ay içinde çokça pohpohlandığını söylemiştim. Uluslararası ilişkiler mezunu 26 yaşındaki kadını, sigarasını almaya yollatacak kadar pohpohlamışlardı.

Diyeceksiniz ki bu kadar şeyi neden anlattın bize diye. Başlık atamayan birinin ‘bunu yazarım ben’ dediği gün ‘bunu yazarım ben’ dediğim için yazdım. Ben gazeteciyim. Türkiye’de bir gazeteciyim. 21 Ekim Dünya Gazeteciler Gününde ezilen bir gazeteciyim. Küçücük bir dergide ezilen ama 50 gazetecinin işten atıldığını mail adresinin kapatılmasıyla öğrendiği bir ülkede işini yapamadığı için istifa eden bir kadın gazeteciyim ben!

31-10-2019