Bir Oyun Başladığında: Tiyatro ve Hakikat Bölünmesi

A+ A-

    Nerede duracağını arayan kalabalığın ayak sesiyle, yerini çoktan bulanların tatlı fısıltısını böler bir anons sesi. Perde, ağır ağır böler seyirciyle sahnenin arasını. Işık ise aniden böler karanlığı. Seyirci, dün başına gelenlerin, bugün olmuş olanların, yarın olabileceklerin içine düşürdüğü düşünce yığını ile bir çizgi örer arasına o an. Oyuncu ise, perdenin arkasında bekleyen “kendini” orada bırakıp bölünmüş bir “kendi” ile atar adımını sahneye. Ve oyun başlar. Bu oyunlar üç bin yıldır başlıyorlar. Üç bin yıldır, birileri yerini alıyor onları izleyenler arasında. Tam üç bin yıldır ışık, görünür kılıyor sahnede dans eden düşünceyi. Bu oyunlar hep aynı başlıyor başlamasına da, aynı mı bitiyorlar? Her oyun, herkes için aynı anda mı bitiyor? Bir perdenin açıldığından da yavaş kapanması oyun bitti demek mi oluyor yani? Oyuncu, perdenin arkasında bıraktığı kendine, bir kostümü çıkarır çıkarmaz kavuşuyor, seyirci alkışını unutup yeniden karışıyor mu kafasında taşıdığı zamanın içine? Oyunlar, üç bin yıldır aynı başlıyor da, üç bin yıldır neden bitmiyorlar?

       Tiyatro…  Eski Yunanca ’da théatron θέατρον, Latince ’de ise theatrum sözcüklerinden evrilip gelen bu kelime. Özünde “seyir yeri, seyretmek” anlamlarını taşıyor. Bugün kullanmaya devam ettiğimiz “teori” kelimesiyle aynı kökü paylaşıyor olması da kendiliğinden bir anlam koyuyor kucağımıza. Yunanca theoria kelimesi, “gözlem, bakış” anlamlarına geliyor ve tiyatro da aynı kelimenin kökü thea’dan doğuyor. Thea, “görüntü ve manzara” anlamlarına gelirken, kelimenin diğer yarısı “horan” ise “görmek” demek. Keza, teori kelimesinin “kavrayış ve zihinsel şema” anlamları ile de bir düşününce, tiyatronun yalnızca insanı, insana, insanla, insanca anlatmaktan ibaret olmadığı bir tablo çiziyor bize kelimeler ve anlamları. Öyleyse, üç bin yıldır insanlık, insana insanla anlatılan bir manzarayı seyretmekten ve insanca eylemlerine bakmaktan neden vazgeçemiyor? Tiyatro, yalnızca hayata tutulmuş bir ayna değildir, hayır. Tiyatro, asıl aynada görmekten korktuğunu sahnenin ortasında, en parlak ışığın altında seyretmektir. Nasıl Sophokles’in Antigonesi, tanrılar ile insanların yasaları arasında adaleti aradıysa, nasıl asıl tragedya Elektra’nın ruhunda cereyan ediyorsa; Nasıl Euripides’in Bakkhalar korosu, insan bahtında kendisini türlü türlü gösteren kudretin bizi hiç ummadık hallere sokacağını söyleyerek bitirdiyse dramını, bugün de aynı kudret açtırıyor bize perdeleri. Nietzsche, tragedyayı doğuran şeyin bir korodan ibaret olduğunu; bu koronun yükselen sesinin de Yunanlının acısı olduğunu söyleyerek, muhtaç olduğumuzu hatırlatıyordu insanı, insanla, insanca anlatmaya. Öyleyse, “…ne kadar çok acı çekmesi gerekmişti bu halkın, bu kadar güzel olabilmek için!” Fakat burada konuşacağımız mesele, ne tiyatronun tarihi, ne de üzerine öne sürülen yaklaşımlar olacak. Felsefe konuları içerisinde kendine bir hayli yer bulmuş sanat yaklaşımlarından da bir müsaade isteyip gözlerimizi şu üç bin yıldır bitmeyen oyunlara dikelim. Sahneye adımını atmak üzere olan bir oyuncunun kalp atışlarının sesiyle, sahnedeki oyunu izlemek için keyifle koltuğuna kurulan seyircinin iç sesi arasında bir yürüyüşe çıkalım. Nedir bu tiyatronun sahneye koyduğu oyun? Nedir bu oyunları oynamak? Ben bir oyun oynadığımda bana ve beni izleyene ne olur? Oyun bize ne yapar?

       Herakleitos’un tanrısı oyun oynayan bir çocuktu ve krallık çocuğundu. Schiller için, insan nerede insansa orada oynardı ve oynadığı yerde tam insandı. Shakespeare içinse, bütün dünya bir sahne, kadın/erkek ise ancak birer oyuncuydu. Çünkü biz kabul etsek de, etmesek de hepimizin bir rolü vardı daima. Daha kundakta iken biz tarafından seçilmeyen bir rol yükleniyordu bize. Adımızla, nerede doğduğumuzla, kimin çocuğu olduğumuzla bir karakter yaratılıyor ve oyun başlıyordu. Sonra, kimi zaman toplum bir rol veriyordu bize, kimi zaman rolü biz kapıyorduk. Oyun devam ediyordu. Bu büyük oyun içinden kaçmak istediğimiz her anda küçük oyunlar yaratıyorduk kendimize. Kimimiz bir bilgisayar oyununda arıyordu bu kaçışı, kimimiz sahnede.  Büyük oyunun gerçeğinden kaçış. Nasıl bir çocuk için oyuncaklarını saklı tuttuğu sepetten çıkarıp, masanın üzerine dizmek, oyun başlıyor demekse; seyircinin yerlerine dizilip perdenin açılışını beklemesi de bu demekti. Sokakta rastladığımız bir deli, belki bize tedirginlik hissettirse de, sahnede izlediğimiz delinin haz veriyor olması da öyle. Bir tiyatroda olduğumuzu, izlediklerimizin birer rol olduğunu bile bile, o an orada tüm varlığımızla yaşamak hikâyeyi, bu demekti. Daha evvel hiç görmediğimiz perde boyu bir aynada, içinde zamanı akıttığımız büyük oyunun parçalarını gözlemek. Bakmak bir kez kendimize. Biz yaşarken görmediğimiz bir manzarayı, başkası yaşarken kavramak. Ve seyretmek kendi gerçeğimizi. Belki de tiyatro, tam da bu yüzden bir maske takmak değil de; aksine, maskelerimizi birer birer çıkarmaktır. Belki de bundandır, bu oyunların bitmeyişi, bundandır, insanın ancak oyun oynayarak yaşayabilişi. Salona girerken ki senle, çıkarken ki sen bambaşka olduğunda oynanmış oluyordu bir oyun.

     Bu bölünmüştük, yapay, sahte, yalan ve taklit üzerine dayalı bir bölünme değil. Bu bölünme, seyircinin gerçekliğinin yansıdığı; oyuncunun, gerçeğe yaklaşmaya çalıştığı bir ikilik olmalı. Gerçeğe öykünmek üzerine kurulu, uzun, dev, kırmızı bir perdeden ziyade; asıl hayatın içinde oynarken gizli tutmaya gayret ettiğimiz hakikatin, yırtması üzerindeki örtüyü ve çıkması meydana. Oyuncu adını unutur, kendini böler; seyirci, kendini izler ama bölünür kendiyle. Nerede duracağını arayan kalabalığın ayak sesiyle, yerini çoktan bulanların tatlı fısıltısını böler bir anons sesi. Perde, ağır ağır böler seyirciyle sahnenin arasını. Işık ise, aniden böler karanlığı. Ve oyun başlar.

      Bu oyunlar bir üç bin daha başlayacaklar. Sesi takılacak birilerinin spot ışıklarının arasına. Kokuları sinecek perdeye. Birileri bir oyunu alkışlarken yutkunacak. Birileri Godot’yu beklemeye devam edecek hep. İnsan, insan oldukça anlatmaya, paylaşmaya ve oynamaya muhtaç kalacak: İnsanı, insana, insanla anlatmaya… Biz türlü türlü oynarken oyunlarımızı, sahne, bakmaya, görmeye ve göstermeye devam edecek. Büyük oyun içinde üzerine çarşaflar serdiğimiz anların arasındaki sökükten belirerek yürüyecekler sahneye. Her şey geçecek, bir oyun kalacak geriye.


Kaynakça

Sophokles-Elektra

Sophokles- Antigone

Nietzsche- Tragedyanın Doğuşu

Yücel Dursun-Oyunun Ontolojisi

Euridipes-Bakkhalar

Shakespeare-Soneler

Samuel Beckett- Godot'yu Beklerken

Kullanılan Görsel: pexels.com

02-04-2021
Eylem Karakoç

Eylem Karakoç

Felsefe

Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünden mezun oldu. İkinci Üniversite Programı ile de yine Anadolu Üniversitesi’nde Radyo ve Televizyon Programcılığı okumaya devam etmekte. 2009 yılında Ankara Başkent Tiyatroları bünyesinde almaya başladığı Yaratıcı Drama ve Tiyatro eğitimlerine Eskişehir KİM Tiyatro ekibiyle devam etti. Hala aynı tutku ile okuyor, yazıyor ve oynuyor.

eylemmkarakoc@gmail.com