Kibele’nin Ters Düzeni 4: Kadın Nedir?
—Doğduğumuzda cinsiyetlerimiz bellidir yalnızca kadın yahut erkek oluşumuz değil! Kadınlık ve erkeklik denen, bizi törelerin zorunluluklar kıskacında sıkıştıran tüm yasalar… Onlar bizi türlü türlü işlere; bazen gücümüzü, sabrımızı aşan durumlara sokmuyor mu? Sabahın ayazında tarlada ağır işlerde çalışmak, öğlen yemek yapmak için eve koşmak, sonra tekrar tarlada ömür tükettikten sonra akşam yemeğini hazırlamak, akşam kocayı hoş tutup yatağına girmek, çocuk bakmak… Bunların hepsi bizim ödevimiz ama erkeklerin tek görevi, kahvede vakit tüketmek ve tabii geceleri bizlerle ilişkiye girmek ve canı istediğinde dövmek mi? Bu mudur, dünyada yaratılan koca mahlukatın en şereflisi olan insan soyuna reva görülen muamele? Eşitsizlik… Kadına yaşam hakkı tanımayan eşitsiz düzen. Erkekleri ise gücünün çok çok altında hayvansı bir sığlığın içine mahkûm eden korkunç düzen! Değişmezse eğer bu yasalar, kadınlara yeryüzünde rahat olmazsa artık, yapılacak tek bir şey kalmıştır: Devrim, devrim, devrim!
Kibele şimdiye dek kadın yazını hakkında okuduğu eserlerden aklında kalan bilgi kırıntılarını kendisini dinlemeye gelen birkaç kadına var gücüyle anlatıyordu. Onlara kadının, ötekileştirilmiş ikinci cinsin yaşadığı zorlukları, ikilemleri yaşadığı coğrafyanın dokusuna uygun bir şekilde adapte ediyordu. Birçok kadın yazarda okuduğu kadının iş hayatına girmesi meselesi, yaşadığı coğrafyada kadının gereğinden fazla çalışması olarak karşılığını buluyordu. Bu coğrafyada kadın dışarıda çalışamamaktan değil, çok çalışmaktan yakınıyordu. Erkekler eril düzenin kendinden beklenen gereklerini yerine getirerek dışarıda çalışmıyor, kadını eve hapsetmiyordu; zira kadın evde de dışarıda da çalışıyordu. Erkekler ise sadece oturuyor ve hizmet bekliyordu. Böylelikle eril düzenin beklediği erkeklik kalıbına da uymayan köy erkekleri kadını eril düzenden de daha kötü bir şekilde köle gibi kullanıyordu.
—Biz devrimimiz için gerekli ilk adımı, bugün köy meydanında Muhtar’a ve köy erkeklerine karşı yaptığımız eylemle atmış olduk. Bundan sonrası daha da önemli, daha da çetin. Önce biz kendi haklarımızı, doğuştan bize verilen hakları bileceğiz ki erkeklere karşı dirayetli olalım. Evvelce de söylediğim gibi kadın doğmadık biz, kadın olduk. Anamızın elimize tutuşturduğu oyuncak bebekle, elimize verdiği süpürgeyle, anlattığı masallarla biz aheste aheste efendilerimize hizmet etmek için yetiştirilmiş köleler olduk. Dayak yedik, sustuk. Zorla evlendirildik, sustuk. Zorla gebe kaldık, sustuk. Hasılı, biz susmayı, içimizden konuşmayı, sürekli düşünmeyi, içimize atmayı, pişman olmayı, acaba’yı öğrendik; lakin konuşmayı, karşı çıkmayı, direnmeyi, hayır demeyi bilemedik. Cesur olamadık, korktuk. Hâlbuki olmasından korktuğumuz şeyleri zaten hâlihazırda yaşıyorduk. Ezilmeyi, hor görülmeyi, zulmü, şiddeti… O hâlde kimden ve neyden korkacağız? Koca köyün işleyişini sağlayan tüm yapıyı kendi emeğimizle var ettiğimize göre tek bir hareketimizle de bunu yok edebiliriz. Biz olmasak tarla sürülmez, soy sop yürümez, hayat devam etmez! Hayatı devam ettiren güç olduğumuzu köy erkeklerine hatırlatmalı ve hakkımızı almalıyız!
Kibele’nin ağzından çıkan her sözü beynine kazımak için büyük bir çaba sarf eden Yazgül, mahzun mahzun düşünüyordu. Yazgül anasını, babasını hiç görmemiş; ağanın karısı Melahat Hanım’ın hizmetine küçük yaşta verilmiş bir beslemeydi. Küçüklüğünde hanımın baş yardımcısı Nazike’den mutfağa su taşırken suyu döktü, diye kaç kere dayak yemiş, kaç kere gururu kırılmıştı. Evde kendi yaşındaki ağa kızlarının aşağılamaları ve dayakları da onun ruhunu yavaş yavaş söndürmüştü. Ama en beteri Ağa’nın kendisini odalık yapmasına ses çıkaramayan Melahat Hanım’ın hırsını Yazgül’den çıkarışıydı. Yaşadığı hiçbir azar, dayak, hor görülüş canını bu kadar yakmamıştı. Üstelik köydeki diğer erkekler de Yazgül’ün peşini bırakmıyor; onu çeşme başında, ıssızda sıkıştırıp kendisini taciz ve hakaret ediyordu. Yazgül’ün asıl anlayamadığı şey, “Hadi erkekler onlar kadını sahipsiz gördüler mi, pekmeze dadanan sinek gibi insanı yiyip bitirirlerdi. Peki ya kadınlar, onlara ne oluyordu?” Kaç kere Ağa’nın, karısı Melahat Hanım’ı kınalı saçından tutarak dövdüğünü, kızları Hayat ve Çiçek’i gizli gizli sevdikleriyle görüştüler, diye ayak tabanlarını şişirene kadar falakaya yatırdığını, yardımcı Nazike’yi yemeyi beğenmediği için yemek kaşığıyla kafasına vurduğunu görmüştü. Onlar kendi gibi besleme olmasalar da kadın oldukları için eziyete ve dayağa maruz kalmıyorlar mıydı? O hâlde ne diye kader arkadaşları Yazgül’e hınçla erkek gibi eziyet ediyorlardı.
“Sadece köy erkeklerine değil, kadın olduğunu unutan kadınlara da gücümüzü ve birlikten kuvvet doğacağını anlatmayız.” diye birden lafa Yazgül girdi. Kendi de söylediklerine şaşırarak, beyninde şu ana dek tuttuğu, çeşitli muhakemelerden geçirdiği düşüncelerini bir çırpıda söyleyiverdi:
—Ben hem Ağa’nın karısı Melahat Hanım’ın beslemesi hem de Ağa’nın odalığıyım. İndirmeyin yüzünüzü yere! Odalığım ben. Her gece kendinden yaşça büyük koca, heybetli İlyas Ağa’nın altında ezilen küçük Yazgül’üm. Yaşım 17. Daha adet görmeden genç kızlık, kadınlık nedir bilmeden, hanımın işlerine koşan zayıf bedenimi dinlendiremeden Ağa’nın dayaklarıyla iğfaliyle kadın oldum ben. Sahi nasıl kadın olunurdu Kibele abla? Dediydin sen. Kadınlık sadece bir erkekle birleşmeyle olunmaz, kadınları kadın ve kız diye ayırmamak lazımdır, diye. Doğru ama eksik, dedin. Sadece kadın ve kız diye değil; kapatma, fahişe olarak da ayırmamak lazım!
Yazgül’ün söyledikleri odada bulunanların kafasına sert bir balyoz gibi indi. Yazgül kimsenin söylemeye cesaret edemediği, aklının ucuna bile getirmekten korktuğu ama herkesin bildiği bir şeyi söylüyordu: Kadınlar arası eşitsizlik… Kadınlar arasında da tıpkı kadın ve erkeğin arasında olduğu gibi bir ayrım vardı. Genç kızlar, kadınlar, odalıklar…
—Doğru dedin Yazgül kızım, burada ne kimse seni küçük görebilir ne de tek söz söyleyebilir. Yerden göğe kadar haklısın! diye lafa girdi Hikmet teyze. Bilir misin bana ne diye Hikmet adını taktılar? Tabii ya, benim adım eskiden beri Hikmet değildi. Adım Zarife’ydi. Endamım ince, saçlarım sırma, gözlerim mahmur mahmur insanı kendinden geçirirdi. Anam ben küçükken öldüğünden beni babam büyütmüştü. O yüzden ata biner, avlanır, erkek gibi dövüşürdüm. O zamanlar ……… köyünde yaşardım. Babamın bir demirci dükkânı vardı, bir de orada çalışan Ali. Ali çok mert, çok dürüst, çok iyi yürekli bir adamdı. Uzun boyuna, geniş omuzlarına, gözlerime çekinmeden bakan yeşil gözlerine vurulmuştum. Evlenecektik, hatta kasabadan o zamanın modası olan tüllü çiçekli gelinlikten bile almıştık, hükümet nikâhı kıyacaktık. Amma nikâhın kıyılmasına bir hafta kala babam öldü, kalp krizi dediler. Artık Ali’den başka kimsem yoktu, ona tutunacak, onunla acılara göğüs gerecektim. Birkaç hafta sonra evlendik, yuvamızda mutlulukla yaşayıp gideceğimizi düşünüyorduk; lakin hesaba katmadığımız bir deyyus vardı. Köyün zengin Ağa’sı Halil. Bana öteden beri göz koymuş, babamın ölümünü fırsat bilmişti. Bir gece iş için Ali’yi kasabaya gönderdi. Ben hiç gitsin istemedim, ama el mahkûm gitti. Sonra da o deyyusun planı başladı. Beni üç adamıyla derdest edip samanlığa götürdü. Orada ne kadar çırpındığımı, ağladığımı, feryat ettiğimi bilmiyorum. Sabah beni baygın, tarumar bir hâlde gören Ağa’nın karısı, beni Ağa’nın odasına yatırmış. Gözümü köy kadınlarının tükürükleri ve tokatlarıyla açtım. Bana “kahpe, yosma” diye hakaretlerde bulunarak köy meydanına sürüklediler. Artık kendimi tokatlardan, yüzüme atılan taşlardan koruyamayacak hâlde yere bırakmıştım. O sırada Ali kasabadan gelip de beni o hâlde görünce deliye döndü. Ve çevresinde bana iftira atanları dinlemeyerek Ağa’nın boğazına yapıştı, Ağa’nın adamları da Ali’yi dövmeye başladılar. Ne kadar süre geçti bilmiyorum, ama sonra bir silah sesi geldi, Ali ölmüştü. Ali’yi yerde görünce kendimde güç bulup doğruldum. Onu son kez öpüp koklamak istedim. Ona bunu yapanlardan intikamımı alacaktım. Bir süre Ağa’nın emriyle kimse ilişmedi bana. Sonra yanıma biriyle haber gönderdi. Geceleri bana gelmezse beni bu köyde barındırmayacağını söylüyordu. Kabul ettim, en güzel entarimi giydim, saçlarımı taradım ve Ağa’yı beklemeye başladım. Kapıdan içeri girer girmez gözlerini benden alamadı. Ona önce içki ikram ettim, sonra beni öpmeye başladı, ses etmedim. Sonra içkinin içine koyduğum anason etkisini gösterdi. Ağa uykuyla uyanıklık arasında mahmur hâle geldi, Ali’min bıçağını aldım, o deyyusun kalbine sapladım, yetmedi, bir daha, bir daha… Sonra da kendimi jandarmaya ihbar ettim. Tam 20 yıl kaldım mahpusta, 20 koca yıl. Sonra devlet o köye tekrar dönerim de bana rahat vermezler, diye beni korumaya aldı. Başka bir isimle bu köye geldim. Geldiğimde 40 yaşında ya var ya yoktum. Köyün delisi dedikleri, hiçbir kadının beğenmediği Salih’le evlendim, onun öksüzlerine baktım. Yetmedi, onun zoruyla gebe kaldım, düşükler yaptım. Sonra bu zamana geldim işte. Demem o ki yalnız değilsin Yazgül, seni benden iyi kimse anlayamaz!
Hikmet teyzenin hikâyesi herkesin gözünde yaş, kalbinde ince bir sızı bıraktı. Kadınlar bunca yılın sessizliğini, suskunluğunu şimdi bir çırpıda bozmanın kalbe ferahlık veren hissini iliklerine kadar hissettiler. Kibele, kadınlar arasında bu derece duygusal bir dalgalanmayı, etkileşimi, birleşmeyi yakalamış olduğundan dolayı çok mutluydu. Özellikle kadınlar arasında hasıl olan eşitsizlikten bahsederek önce kadınların birbirlerine destek olmalarını ve kardeşçe duygular içinde olmalarını sağlamak istiyordu.
—Kadınlar arasındaki eşitsizlik, esasen toplumsal törelerin kadınlar arasında çatışmaya mahal verilecek şekilde düzenlenmiş olmasından kaynaklanıyor. Kadınlar bir diğerinin rakibi olarak yetiştirilmekte, birinin gücü elinde bulundurması diğerinin yaşam alanını kısıtlamakta…
Kibele tam sözünü bitirmemişti ki Ahsen birden söze girişti:
—Ben yoksul da olsa bana kol kanat geren, saçımı okşayan, sevgi gösteren bir ailede büyüdüm. Babam köyün en lezzetli ve en iyi patateslerini özenle yetiştirir, onu kasabada satardı. Sabah ezanından sonra yatmaz, annemin yaptığı sac ekmeği ve çökeleği yolluk yapar, öğlene kadar aralıksız tarlada çalışırdı. Öğlen ona annemin yaptığı göce köftesi ve tarhana çorbasını götürmek benim görevimdi. Babam öyle severdi ki göce köftesini bazen “Beni mi seviyorsun yoksa onu mu?” tarzında şaka yollu bir atışma içine girerdim. Akşam olunca da sıcacık yuvamızda anamla babamın şefkatli kollarında tasasız, rahat bir mayışma hâli beni alır, bu an hiç bitmesin isterdim. Ben sevmeyi, değer vermeyi anamdan, babamdan, onların birbirlerine bakarken içleri titreyen gözlerinden, sıcak gülüşlerinden öğrendim. İstedim ki vakti geldiğinde ben de kapı çalınınca yüzüm gülerek, kalbim çarparak kapıyı açayım, sevdiğim adamla hayatı birlikte omuzlayayım. Bu arzum beni belki acele ettirdi, belki de yazgım buydu bilmiyorum. Bildiğim tek şey, tarlaya babama yemek götürdüğüm vakit, sürekli karşıma çıkan Cevdet’e sevdalanmam ya da öyle olduğunu sanmam. Onunla sürekli karşılaşmamızı, bakışmamızı, yolumu kesmesini aşk sandım, aldandım. Babam “İşsiz, hayta, başıboş adama ben kız falan vermem.” dese de gençlik hatası babama karşı durup Cevdet’e kaçtım. Daha kaçtığımın birinci günü gelin geldiğim evde kayınvalidem ve görümcem bana kaçarak evlenmemin, babamı çiğnememin ve başıboş bir adamla evlenmenin ne demek olduğunu gösterdiler, gösterdiler de ben sonra anladım. Kocası yeni ölmüş olan kayınvalidem Cevdet’i her gün kapalı kapılar ardında bana karşı dolduruyor, türlü işler buyurarak benim pes edip evi terk etmemi sağlamaya çalışıyordu. Yaptığım yemekten, temizlikten, işten tutun da gözümün ferine kadar “Neden senin gözünün feri kaçmış yoksa oğlumu istemiyor musun?” yollu ithamlara maruz kalıyordum. Tabii sonrası Cevdet’in anasına ve kardeşine uyup beni dövmesi ve sövmesine kadar geldi. İlk zamanlar kendime yakıştıramadım bu durumu. Anamdan babamdan bir fiske bile yememişken koca elinde dayak yemek çok ağrıma gitti. Gitti, gitti ya gururumdan babamın evine dönemedim. Ona nasıl derdim, “Evet sen haklı çıktın, beni tekrar eve kabul et.” diye. Bilirim, bana kıyamaz, hemen eve alırdı; lakin konu komşunun dili durur muydu hiç? “Yaşlılıklarında el âlemin diline düşmesinler, yazgım bu!” diye kabul ettiğim cezamı, o gün bugündür çekiyorum. Demem o ki Kibele, gelin gittiğim evde beni kendine rakip gören kayınvalidem ve görümcem yüzünden her gün eziyet çekiyorum.
—Ahsen’in de dediği gibi kayınvalideler ve görümceler ve daha nice kadınlar diğer kadınları kendilerine rakip gördüklerinden onlara türlü eziyetleri reva görüyorlar. Hâlbuki oğlunun evlendiği kadını kendine düşman olarak belleyeceğine kayınvalideler, onları bir insan, bir hemcinsi olarak görse, kadın olmanın zorluğunu ve aynı gemide olduklarını düşünse bu yolda çirkinliklere başvurmayacaklardır. İşte bu yüzden onların Kibele anıtına gelip bizlere katılmalarını ve birlikte yol almamızın hepimizin hesabına uygun olduğunu göstermemiz gerekiyor. Muhtar daha bugünden adamlarını toplayıp bize karşı taarruza geçecektir. Muhtemelen dayak, yıpratma, sövme gibi çoktandır başvurdukları yollara başvuracaklardır. Biz bu yoldan dönmeyeceğimizi, tüm gün tarlada çalışan, çapa sallayan, yemek yapan, çocuk bakan ellerin hiç de sanıldığı gibi nahif ve cılız olmadığını istesek bir kayayı bile deleceğimizi onlara göstereceğiz.
Devamı gelecek ay…
Kaynakça
Kaynak: Beauvoir, Simone De. (1993). Kadın “ikinci cins” genç kızlık çağı, (Çev., B. Onaran), Payel Yayınları Görsel: Görsel, Google Gemini yapay zekâ aracı kullanılarak oluşturulmuştur.