Çocukluk İşte

Çocukluk İşte

A+ A-

                “Diğerleriyle örülü hikayelerimiz, kim olduğumuzu bulmak içindir.”

    Doksanlarda çocuktum ama şimdilerde sosyal medyada ha bire önümüze sürdükleri gibi bir doksanlar tablosu pek yaşamadım. Yıllarca bir arada otura otura akrabadan yakın sayacağımız komşularımız olmadı. Bir yerde uzun vadeli kalmak kısmet olmuyordu ki olsun! Şehrin muhtelif yerlerinde kendi kültürünü inşa etmiş, artık yaprak kımıldasa neden kımıldadığı şıp diye bilinen bir mahallede de yaşamadık. Biz hep şehrin meydanına yakın, ana cadde üzerinde, giriş katı dükkân olan apartmanlarda otururduk. Bizim oturacağımız ev, her türlü ihtiyacımızı karşılamaya bir, bilemedin iki adım olmalıydı. Okul, iş yeri, hastane, postane, fırın, bakkal, pazar… Her şeye kolaylıkla ulaşılabilmemiz şarttı.  Bir de kalabalığı ve gürültüsü hiç eksik olmamalıydı. Evin önünden vızır vızır geçen arabalar; işlerine yetişmek ve günlük ihtiyaçlarını gidermek üzere yollara dökülen insanlar, pazar kurulduğu günlerde satıcıların mal övme yarışı ile ortaya çıkardıkları o çığırtkan ses olmazsa olmazdı. Milli bayramlarda meydandaki resmî törenlerde oluşan kalabalık ve belediyenin günlük yaptığı rutin anonslar da sevilen faaliyetler arasındaydı. Yeter ki tenha ve sessiz olmasındı.

    Genç yaşta gurbete çıkan, biz daha doğmadan tayin tayin gezmeye başlayan ve yıllarca göçebe yaşayan annemle babamın öncelikli ihtiyaçları; huyunu suyunu bilmedikleri bir memlekette el gibi durmamak, kentin doğal akışına dahil olarak hayatta kalmak, kendilerini her daim güvende hissetmek ve memleketlerinde alıştıkları her şeyden kopmanın acısı ile yüreklerinden yükselen yalnızlık çığlığını olabildiğince bastırmaktı. Bir de her şeyin merkezinde yer almalılardı ki kontrolü elde tutabilsinlerdi. Şehir onları yutmaya kudret getiremesindi. Ev, ev değil; düşman istilasından korunan Bizans kalesiydi mübarek! Bir Çin Seddi vari uzun duvarlar eksikti bizi çevreleyecek. Tüm bu ihtiyaçlara binaen evin konforunun tabii ki önemi yoktu. Diğerlerine nazaran biraz daha eski yahut bakımsız olabilirdi. Velhasıl, şu olsun, bu olmasın yahut olsa da olur olmasa da olur diye belirlenenlerin içinde kalabalık ve gürültü, çiftin ruh sağlığı için elzem bir ikiliydi ve taşındığımız hiçbir şehirde kriterler değişmedi. İlkokul dönemimde yaşadığımız küçük ve şirin sahil kentindeki evimiz de aynen anlattığım gibiydi.

    Doksanlar deyince önümüze sürülen bir başka şey, kuşkusuz ayrıcalıklı bir çocukluk çağı geçirmiş olmaktı. Çünkü doksanlarda çocuk olmak; mahalledeki boş arsada top koşturmayı, bisikletin koltuğuna yapışık gezmeyi, kızlarla kapı önünde ip atlamayı ve acıktığında eline tutuşturulan bir parça ekmekle sabahtan akşama kadar bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle oyundan oyuna atlamayı gerektirirdi.  Çocuklar, babaları eve gelmeden az önce anneleri tarafından içeri alınır, el yüz yıkatılarak sakinleştirilir ve koltuğa oturtulurdu.  Babalar, eve geldiklerinde içtimaya hazır asker gibi bulurdu çocuklarını. Zaten onca yorgunluğun ardından yaramazlık yapacak hal mi kalırdı ki? Kalmazdı. Yaşamış gibi anlattığıma bakmayın, duyulan geçmiş zamanın ürünüdür anlatılarım zira ben ve kardeşim renkli sokak anılarından mahrumduk. Her şeyin sorumlusu ise ana cadde üzerinde konumlanan evimizdi ama kimsenin telafisi mümkün olmayan bu kusuru görmeye niyeti yoktu.

    Benim gibi enerji patlaması yaşayan bir çocuğun evde kendi kendine deşarj olması çok zordu. Günün sonunda ya kendime ya da etrafa zarar vermem işten bile değildi. Evin içinde top oynasam ya avizeyi ya da vitrinin camını indirirdim. Annem bir yerimde kesik olmadığını anlayana kadar ses etmez, anladığı anda bir yandan söylenir diğer yandan cam kırıklarını temizlerdi. Ardından sıkı sıkı tembihlenirdim. Bana bir zarar gelse ne yaparlardı? Zararsız oyunlar bulmalıydım kendime. Düşündüm ve bisiklete binmeye karar verdim. Ne kadar binecek yer yok deseler de daha iki teker üstünde nasıl durulacağını bilmeden zorla bisiklet aldırdım babama. Koltuğun yanına sabitlediğim bisikletin üzerinde bir ayağım pedalda diğer ayağım koltuğun üstünde, iki metre ileri iki metre geri gidip gidip geldim. Bir süre böyle oyalandım fakat sonra o da zevk vermez oldu. Durmadım. Yeni oyunlar üretme girişimlerim boyunca babamın çatılan kaşları ile annemin göz ucuyla işaret ettiği terlik arasında tehdidin anlamını öğrendim. “Aradığını bulamasan da arama sürecinin bile öğretici bir tarafı varmış.” dedirten tecrübem, arayışıma anlam kattı. Tam yeni bir vukuat işlemek üzereyken babamın gazeteden kuponla aldığı org yetişti imdadıma.

    Babam, gazetenin dağıtım merkezinden elinde kocaman bir paketle geldiğinde hepimiz merak içindeydik ama sabır abidesi babamın yavaşlığını bildiğimizden acelesiz izledik her hareketini. Babam kutunun üzerindeki yazıları okudu da okudu. Ne yapacağından emin olunca paketi açtı ve org, itinayla çıkarıldı kutusundan. Bir de sehpa çıktı kutudan. Babam önce parça parça gelen sehpayı bir yap boz gibi birleştirip salonun en güzel köşesine yerleştirdi. Orgu hemen poşetinden sıyırıp tahtına oturttu. Uzatma kablosunun yardımı ile elektriğe de kavuşturunca açılışı bizzat kendisi yaptı. Vakit kaybetmeden yılların müzisyeni gibi tuşlara basıp sevdiği şarkılardan birini söylemeye başladı. Çaldığıyla söylediği arasında zerre kadar bir uyum, bir benzerlik olmadığından olsa gerek annem de kardeşim de ben de sadece şarkı söylemesi gerektiğinde hemfikirdik. Çalmak babama göre değildi. Ama o hevesini alana, merakını giderene kadar devam etti. Bıraktığında artık eski babam değildi o, bir müzik otoritesiydi. Odadan çıkarken “Öğrenin, çalın işte. Yarın toplum önüne çıkacaksınız. Bir meziyetiniz olsun.” diye öğüt vermeyi ihmal etmedi.

    Sıra anneme gelmişti. Annem orga şöyle bir baktı. Tuşlarına basma gereği bile duymadı. Anneme göre gereksizdi bazı şeyler. Zaten bir şeyin gerekli mi gereksiz mi olduğunu biz hep annemden öğrenirdik. Örneğin, müzik …  Çocuklar için gereksizdi lakin ben ve kardeşim okuldayken yapılan kadın toplantılarında teybe kaseti takıp şakır şakır göbek atmak gerekliydi. Hatta olmasa, ev sahipliği tam yapılmamış sayılırdı. Kaç kez eve geldiğimizde bize kapıyı ekibin en az göbek atanı açmıştı da salona girdiğimizde başındaki yazmayı kalçasına bağlayıp oryantalliğe soyunmuş bir alay teyzeye nasıl “Hoş geldiniz.” diyeceğimizi ve nasıl el öpeceğimizi bilememiştik. Teyzeler evlerine dönmeye az kala durulmuş, kalçalarındaki yazmalar yeniden başa alınmıştı. Hoş geldiniz ve güle güle sözcüklerini alakasız biçimde birbirine bağlayarak zikretmiştik uğurlarken. Bize de sorsalar böyle bir kaosa hiç gerek yoktu ama otorite annemdi sonuçta. Ayrıca gurbette çeşitli elemelerden geçtikten sonra ancak güvenilen ve hayatımıza alınan bu teyzeler saygıyı hak ediyorlardı. Kalemizin duvarlarını aşıp içeri girmek herkesin harcı değildi sonuçta. Annem odadan çıkarken alıştığımız otoritesini ortaya koyarak “Bununla fazla oyalanmayın, karıştırmayın kafanızı, dersinize bakın.” dedi.

    Annem de gidince orgun başında kardeşimle ben kaldık. Kardeşim oldum olası sakin bir çocuktu. Evciliği çok severdi. Çok istese de ben onunla oynayamazdım. Ne bileyim, saçma gelirdi bana evcilik. Ne kadar okursak okuyalım bizim için son durak biriyle evlenmek ve çoluk çocuğa karışmaktı. Bir gün mutlaka yönlendirileceğim mecburi istikamet için hazırlık yapmaya gerek yoktu. Ama kardeşim Allah’tan evcilikle ilgili derin fikirlere sahip değildi. O sadece eğlenirdi oynarken. Ben oyuna dahil olmasam da başarırdı keyif almayı. Canı yeter ki oynamak istesin. Bebeklerini ve diğer oyuncakları kaptığı gibi küçük odaya çekilir, kendi dünyasını yaratırdı. Ben odaya pat diye dalıp her birine birer rol verdiği bebeklerle özellikle kocası yaptığı kırmızı bebekle dalga geçmesem sonsuza kadar devam edebilirdi oynamaya. Yapacak bir şey bulamazsam zaten son planım bu olurdu. Oyunu bozmak, kardeşimi kızdırmak, ağlatmak ve nihayetinde o gül gibi çocuğu canavara çevirip kendimi şikâyet ettirmek, hesap soranlara “Ben ne yaptım ki!” pozu takınmak… Kardeşim her şeyin farkındaymışçasına ilgilenmedi orgla. Odadan çıkarken onu rahat bırakmama dair beklentisini inceden dile getirdi: “Bununla sen oyna abla, ben bebeklerimle evcilik oynamaya gidiyorum.”

    Orgla baş başa kalınca rahatladım. Başladım hemen düğmelerini kurcalamaya. Her değişik düğmede tuşların sesi değişiyordu. Hoşuma gitti. Karıştırdıkça birbirinden değişik ritimlerin varlığını keşfettim. Kimi sakinleş kimi alabildiğine coş diyordu sanki. Çok eğlenceli bir enstrümandı ve ben uzun zamandır böyle eğlenmemiştim.

    Üç dört hafta boyunca derslerimden arta kalan tüm zamanımı 64 tuşlu yeni arkadaşımla geçirdim. Hatta günün popüler şarkılarını duyduğum şekliyle tek elle çalmaya bile başlamıştım.

                “İki gözüm iki çeşme

                Yanaklarım ıslanır.

                Bu gidişle deli deli gönlüm

                Dert çektikçe uslanır.”

    Çalmakla kalmadım, dinleyici de buldum kendime. Bayramda ziyarete gelenlere ikramlık niyetine çaldım, söyledim.  Salon artık sahnem olmuştu. Bayram ertesinde çalışmalarıma devam ettim. Yavaş yavaş repertuvara yeni şarkılar ekledim. Her yeni şarkıda bayramdaki gibi bol dinleyici bulurum sanmıştım ama yanılmışım. Annem pek hoşlanmıyordu bu aktiviteden, babam yoğun çalışıyor ve genelde gece geç saatte geliyordu eve. Kardeşimse kendi krallığının prensesiydi. Çıkmıyordu küçük odadan. Eve her gün misafir de gelmediğine göre geriye kimse kalmamıştı. Yalnız başıma çalmaktan sıkılınca arkadaşımı salondaki tahtında kendi haline bıraktım.

    O evde kendi haline bırakılan yalnızca org değildi. Kendi haline bırakılan bir annem, kendi haline bırakılan bir babam, kendi haline bırakılan bir kardeşim ve kendi haline bırakılan bir ben vardık. Yemek saatinde bile bir araya gelemeyen bir aileydik. Bir araya geldiğimizde de sürekli sorumlulukların vurgulandığı konuşmalar yapılırdı ve arada sırada düzenleyebildiğimiz toplantılarımız tek kelimeyle iticiydi. Çok sorguladım neden böyle olduğunu. Yaşadıkça anlıyor insan. Sarılıp öpülerek, bağra basılarak sevilmeden büyümüş bir anne babanın en gösterişli sevgi gösterisiymiş meğer koydukları sınırlar, göğüs kafeslerine sığmayan endişeler, telaşlar; sakın ha, aman, kesinlikle, asla replikleriyle dolaşmalar… İkisi de “Şu çocuklara temiz bir otorite kuralım da görsünler kimmiş patron!” düşüncesiyle girişmemişler anne babalığa. Ama nerden bileceksin işte, çocuk aklı… Sanıyorsun ki yasaklar, engeller hep çocuksun diye var. Çocukluk bir kabahat, olmamış insan gibi kalmış hatırımda. Çocukluk, bir hastalıktı sanki ve büyüyünce geçecekti.

    Can sıkıntıma merhem sürmek için çıktığım yolun sonunda en başa dönmüştüm. Derslerimi bitirdikten sonra sıkıntıdan patlayacağıma kanaat getirdiğim anlarım çoğalmıştı. Avare saatlerime eşlik edecek bir yol arkadaşı bulamamaktan evin dışarıya hâkim pencere kenarına tünemeye, kalemizin gözetleme bölümünden etrafı seyre dalmaya başladım. Ne çok insan vardı. Her biri yorucu bir koşuşturma içindeydi ve hepsinin nasıl geçirdiklerini bilmediğim bir hayatı vardı. Merak ediyordum, birini tutup sorsam, konuşsak da şu kasvet dağılsaydı içimde. Ama kim muhatap alırdı ki beni o çocuk halimle! Kimse! Nasipsiz seyrimden vazgeçmek üzereyken penceremin tam karşısına kurulan kuruyemiş tezgâhı fikrimi değiştirdi.

    Hayatıma yeni bir soluk getiren bu küçük işletmenin sahibi Yakup adında bir adamdı, babam söylemişti. Ne genç ne de orta yaşlıydı. Daha çok gençlikten orta yaşlılığa geçiş evresini andırıyordu görüntüsü. Gözleri zayıf gören bu adam, kısa zamanda işi tutturdu. Eee, şehrin en işlek yerinde iş yapamazsa nerde yapacaktı?

    Her sabah biz okula giderken tezgahını açıyordu. Verdiği hizmet sadece leblebi çekirdekten ibaret değildi. Oturduğu minik taburesinin önünde bir de baskülü vardı. Tartılmak isteyen bir çırpıda basküle çıkıp iniyordu. İnsan neden kilosunu merak eder, anlamıyordum. Ben acıkınca yemek yiyordum, doyunca aklıma yemek memek gelmiyordu bir daha. Yalnızca annemin kaşlarının fazlasıyla çatık olduğu günlerde bir suç işlediğimi ve bu kez işiteceğim azardan nasıl sıyıracağımı düşünürken yemek yeme ihtiyacı duyuyordum. Biraz ekmeğin arasına tepilen peynirin rahatlatma vazifesi gördüğü kesindi ama kilomdan haberim yoktu ve tartılmak benim için bir ihtiyaç değildi.

    Gel zaman git zaman Yakup Ağabey’in tezgahının önü bir açık hava kafeteryası haline geldi. Camekanın bir bölümünde tuttuğu gazete kağıdından yapılan külahlara arzu edene çekirdek, arzu edene fındık, fıstık ve benzeri çerezlerden doldurup uzatıyordu naifçe. Nevalesini alan hemen parayı uzatmıyor ve ayrılmıyordu oradan. Yakup Ağabey ile sohbet ediyordu.  Bazen birkaç genç, bazen birkaç çocuk geliyordu. Bazen de koca koca adamlar yanında birikiyor, bir yandan ellerindeki külahlardan seçtikleri çerezi atıştırıp bir yandan kahkahası bol bir muhabbete dalıyorlardı. Ayrılma zamanı geldiğinde parayı uzatıyor, birbirlerinin sırtına vurarak vedalaşıyorlardı. Ben de bunları pencereden seyrederken ne konuştuklarını merakla tahmin etmeye çalışıyor ama hiçbir şey bulamıyordum. Kafamdan masallar uydurabilirdim ki öğretmenim bunun bir yetenek olduğunu iddia ediyor, ben kompozisyonlarımı okurken gözlerini kocaman açarak dinliyordu. Ama uydurmak istemedim bu kez zira masallar sadece gerçekte olmayacak işlerin hayal edilerek yazıldığı bir türdü ve merak ettiklerim masal olamayacak kadar gerçekti.

    Bir akşamüstü yine seyrimdeyken ihtimalini hesap edemediğim bir şey oldu. Babam ve arkadaşları işten çıkmış, Yakup Ağabey’in orada daha önce gözlemlediklerim gibi ayaküstü takılıyorlardı. Düşündüm. Her gün izlediğim ortamın havasını koklamak benim de hakkımdı. Üzerime bir pantolon geçirip anneme seslenerek kapıda aldım soluğu: “Anneee, ben aşağı iniyorum, babamın yanına…” Annemin cevabını beklemeden kapıyı çektim, çıktım.

    Hızlı adımlarla ilerlerken babam geldiğimi fark etti. Neyse ki yüzünde memnun bir ifade vardı. Yanına vardığımda “Ooooo benim güzel kızım, hoş geldin.” dedi. Aile gezmelerinden tanıştığımız amcalar da yönünü bana çevirip bir hoş geldin ediverdiler. Babam beni Yakup Ağabey’e de tanıttı. “Bu da benim bir numara. Çok akıllıdır. Yalnız kabına hiç sığamaz.” Yakup Ağabey kibarca “Çocuk işte ağabey, olacak o kadar.” dedi. Sonra bana dönüp öğretmenim gibi gözlerini kocaman açarak baktı. “Ne istersiniz küçük hanım, ne seversiniz?” diye sordu. Gözlerinin zayıfça seçtiğini biliyordum ve buna rağmen boyu posu yetişkinler kadar olmayan beni görebilmesine sevindim. “Leblebi.” dedim ağzımın içinde. Bana da naifçe uzatılan külahı, uslu bir kız çocuğu gibi aldım. Ben atıştırmaya başlarken muhabbet de başladı. Hangi okula gittiğimi, kaçıncı sınıfta okuduğumu, öğretmenimi, derslerimdeki başarımı anlattım ona. Gülümseyerek dinledi. Arada kalan boşluklarda bir kulağım da babamdaydı. O da arkadaşlarına beni övmekle meşguldü: “Hayırdır inşallah, ne olmuş bu kıza bugün?” Nesi var ki, dedi biri. Babam sazı eline alıp devam etti: “Nesi yok ki üstadım? Yaramazlık bunda, damda duvarda gezme bunda, pabuç kadar dil bunda. Bildiğinden bir parmak eksik kalmaz. Bir hafta sonu bile rahat vermez. Sıkıldım diye başladı mı bütün evi birbirine katar. Erkek çocuk olsa anlarım. Kız olacak bir de. Babam rahmetli sağ olsa bozguncu derdi böylesine.” Bozguncu kelimesi dışında söylediği her şeyi anlamıştım. Büyüyünce bir şey daha anladım ki ben, aynı babam gibi bozguncuydum.

    Sohbeti bitirip evlere dağıldığımızda çok mutluydum. Nihayet ben de açık hava kafeteryasının müşterisi olmayı başarmış, orda kendime bir yer edinmiştim. Ertesi gün okuldan dönünce Yakup Ağabey’in yanına gitmek istedim ama annem beni bu konuda keskin bir dille uyardı. Tek başıma gitmeme asla müsaadesi yoktu. Dün başkaydı çünkü babam yanımdaydı. Yoksa bir kız çocuğunun ne işi vardı el alemin adamının yanında?

    Annemin kalıplarını kırmak zordu. Yer yer imkansızdı. Çaresiz eğdim boynumu. Arkadaşım Yakup Ağabey ile tekrar sohbet edebilmem için babamı bir iş çıkışı orda yakalamaktan başka yol yoktu. Kabullendim. Belki babam bugün de giderdi. Onun için derslerimi çabucak bitirip pencere önüne geçmeliydim. Fakat işler hiç umduğum gibi olmadı. Ödevler bitmek bilmedi. Türkçesi, matematiği, hayat bilgisi derken son anda bir de resim ödevi çıktı. Hepsini hallettiğimde saat gecenin onu olmuş, yatma vakti gelmişti. Babam da ay sonu mesaisi yüzünden az önce gelmişti ki büyük bir gümbürtü koptu. Koşarak pencereyi açtımsa ne göreyim? Yakup Ağabey’in kuruyemişlerinin bulunduğu camekan tuzla buz olmuş, tüm çerezler yokuş aşağı yuvarlanıyordu. Başımı sağa çevirdiğimde hızla uzaklaşan kamyoneti gördüm. Babam da gördü. Plakasını almaya çalıştı ama karanlıkta araç çabucak gözden kayboldu.

    Polisi aradık. Kırık camekanın önünde bir insan yığını oluştu. Babam da aşağı inmişti. Bense pencereden ağlayarak izledim olan biteni. Bir saat sonra ortada sadece kırık bir camekan, babam ve Yakup Ağabey kaldı. Babam ona sarıldı, o da babama. Yakup Ağabey yüz seksen derece dönüp yürümeye başladı. Babam eve yöneldiğinde bense hala ağlıyordum. Ne olacaktı şimdi? Yakup Ağabey ne iş yapacaktı? Zaten gözleri de az görüyordu, öyle her işi yapamazdı ki! Ya ben ne yapacaktım? Yarım kalan arkadaşlığımız, aşağı inemesem de tepeden katıldığım sessiz sohbetler, babamı iş çıkışı yine orda arkadaşlarıyla yakalama umudum… Hepsi bir bir geçti düşüncemden. Daha çok ağlamaya başladım. Babam içeri girdiğinde duydu sesimi. Yanıma yaklaşınca iyiden iyiye bastım yaygarayı! Yakup Ağabey ne yapacaktı, ne? Babam tebessümle cevap verdi: “Yarın etraf temizlenir. Kuruyemiş arabasına yeni bir cam takılır ve işi kaldığı yerden devam eder canım kızım.” Ya parası yoksa, dedim. Parası yoksa babam yaptıracaktı ve tezgâhı kuruyemişle dolduracaktı. Pek inandırıcı gelmemişti ama söz verince ağlamayı bırakıp uyudum. Sabah uyandığımda her şey söylediği gibi oldu. Artık kendisinin bu işte bir yardımı var mıydı yok muydu, sormak aklıma bile gelmedi.

    Birkaç aya kalmadı, başka bir şehre taşındık. Hiçbir yerde kalıcı olmadan yine tayinlerle şehir şehir gezdik. Bu arada büyüdüm.  Yıllar geçti ama canımın sıkıntısı hiç geçmedi. Hayatıma her gelenin giderken bıraktığı sıkıntılar arasında kendimi anımsamakta zorlandım çoğu zaman, kimdim ben?  Ayırt edebildiğim tek şey, çocukluğun bir hastalık olmadığıydı zira büyümüştüm ama geçmemişti. Böylelikle topladım bavulumu. Otuz beşinci yaşımın yaz tatilinde çocukken bıraktığım izleri bulmak, beni ben yapan her şeyin yeniden üstünden geçmek üzere geri döndüm o şirin ve küçük sahil kentine.

    Heyhat! Her şey çok değişmişti. Caddeler, sokaklar, evler… Umduğum huzuru vermedi. Ben de hayal kırıklığımı gidermek için değişen her yere, zihnimde çekip sakladığım eski fotoğrafları yapıştırarak bakmayı denedim. Oluyordu, gayet de güzel oluyordu. Bunu yaparken birlikte gezdiğim oğluma anılarımdan birer demet yapıp sunuyordum. Yüzünü buruşturarak dinlese de anlatmak ve içimi boşaltmak istiyordum. Ne garip, anlattıkça çıkarımlar yapıyor ve buluyordum sanki kendimi. Hiçbir yaşantı boşuna değildi. Diğerleriyle örülü hikayelerimiz aslında özümüze yapılan bir yolculuktu. Seyrimi netleştiren ışıkla devam etmeye karar verdim.

    Oğlumun ilgisiz tavrına rağmen zihnimde canlanan başka bir anıyı daha aktaracaktım ki onu gördüm. Yakup Ağabey’i. Geçen zamana inat bir o değişmemişti sanki. Sadece biraz yaşlanmış ve saçları tamamen dökülmüştü. Bir de kuruyemiş tezgâhı yoktu artık, yalnızca baskülü duruyordu önünde. Oğlumu geride bırakıp tabir-i caizse ona doğru atıldım. Emin olmak için sordum hemen: “Merhaba, sizin adınız Yakup mu?” Evet, dedi. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Babamı hatırlatarak tanıttım kendimi. Babam, çok sevdiği bir ağabeyiymiş. Uzun uzun anlattırdı; yaşıyor muydu, sağlığı iyi miydi, emekli olmuş muydu, şimdi neredeydi… Tek tek izah ettim. Ama esas konu bu değildi benim için. İvedilikle asıl meseleye geçtim. “Hani sizin bir kuruyemiş arabanız vardı camekanlı, bir gece ona bir kamyonet çarpmıştı.” diye başlayıp o gece yaşadığım hüznü, korkuyu, kaygıyı, telaşı ve tarif edemediğim bilumum duyguyu barındıran hikâyeyi anlattım. Çok şaşırdı. İki üç cümlede bir “Allah Allaaaah!” diyerek sonuna kadar dinledi. Dinlerken yüzü şekilden şekle girdi. Yalnız anlam veremediği bir şey vardı, dayanamayıp sordu:

“Dediklerinin hepsi doğru. İyi de sen bunlar olurken kaç yaşındaydın?”

“Sekiz veya dokuz.” dedim.

“Nasıl hatırlıyorsun peki bu kadar ayrıntıyı?”

 Senin haberin yok; sen benim doyamadan ayrıldığım arkadaşımdın, diyemedim.

“Çocukluk işte…” dedim.

Güldük.

 


Kaynakça

Kapak görseli yazara aittir.

04-01-2023
Sümeyra Öztimur

Sümeyra Öztimur

Türkçe Öğretmeni

Hayatı çokça deneyimleyip bolca yanılarak yaşayan, göz aydınlığını ve gönül ferahlığını küçücük ayrıntılarda bulan, kalıp karşıtı, tekdüzelik düşmanı, öğretmen, öğrenci, fotoğrafsever, müzikkolik, deniz aşığı, kitap delisi, öykü tutkunu bir garip fani...

oztimursumeyra@gmail.com

@oztimur.sumeyra

Diğer Yazıları

Bu yazılar da ilginizi çekebilir