Hippocrate (2014): Sistemin Gri Alanlarında Hekimlik ve Hiyerarşi
Thomas Lilti’nin 2014 yapımı Hippocrate filmi, tıp pratiğinin romantize edilmiş "hayat kurtarma" anlatısındansa, sistemin yapısal defektlerini ve bu defektlerin hiyerarşik dağılımını odağına alıyor. Filmde tıbbi bir hatadan ziyade, bu hatanın veya inisiyatifin kim tarafından alındığına göre esneyen bir "sistem toleransı" tartışılıyor. Sistem, hatanın etik ağırlığına değil, hatayı yapanın kendi içindeki koordinatlarına bakıyor.
Medya ve iletişim bölümünden tıp fakültesine geçiş yapmış bir öğrenci olarak, Hacettepe’deki "Sinemada Hekim Temsilleri" dersinde bu filmi tartışmamız, bu iki disiplinin kesişimini en net tecrübe ettiğim anlardan biriydi. Fransız bir doktorun günlüğü olarak da bilinen ve Cannes’da dikkat çeken bu yapıtın tartışılası pek çok katmanı varken, bunlardan ilki günümüzde Claeys-Leonetti olarak güncellenmiş olan Leonetti Yasası etrafında şekillenir.
Fransız hukukundaki Leonetti Yasası, terminal dönemdeki hastalar için “terapötik ısrarın reddi” ilkesini yasal bir zemine oturtur ancak yasa, klinik uygulama noktasında ciddi verimlilik sorunları barındırır. Öncelikle, burada boğucu bir karar mekanizması karışıklığı mevcuttur. Yasa, palyatif süreci bir kolektif karar protokolüne bağlar; oysa hastaneler yirmi dört saat yaşayan, dinamik organizmalardır. Gece vardiyasında bir hasta acı içinde kıvranırken, yapının bürokratik hantallığı hekimi yasaya uymak ile hastanın ızdırabını dindirmek arasında fonksiyonel bir felce uğratır. Pratikte karşılığı olmayan her yasa sadece potansiyel bir suç dosyasıdır.
Bu noktada ötanazi ve sedasyon ayrımı can alıcı bir meseleye dönüşür. Leonetti aktif ötanaziyi yasaklar, sadece derin ve sürekli sedasyona izin verir. Bu durum Abdel gibi hekimler için tehlikeli bir gri alan yaratır. Abdel, morfin pompası üzerinden inisiyatif alırken aslında yasanın ruhuna hizmet eder fakat yasanın formuna takılır. Tıbbın bu gri alanlarında kurallar, genellikle hastanın konforundan çok bürokrasinin güvenliğini sağlar. Üstelik Abdel’in disipline sevk edilmesi aslında tıbbi bir hatadan değil, sistemin kendi otoritesini hastanın biyolojik huzurunun önüne koymasındandır. Hukuk, acı çeken bir bedenin gerçekliğini dosya üzerindeki bir imza eksikliğine feda edebilir.
Benjamin’in konumu ise adaletsizliğin rengini belirler. Benjamin yerli ve "korunan" bir figür olduğu için sistem onu bir öğrenme süreci zırhına alır. Öte yandan Abdel, Cezayir kökenli ve yabancı statüsündedir; yani sistem için kolayca harcanabilir bir unsurdur. Aynı yasal boşluğu kullanan Abdel, sistemin dış halkasında kaldığı için bürokrasinin gazabına uğrar. Bu durum, tıp camiasındaki steril maskeler altına gizlenmiş kast sisteminin bir projeksiyonudur. Hiyerarşide en üsttekiler için hatalar birer tecrübe sayılırken, en alttakiler için kovulma gerekçesi olabilir.
Benjamin’in finaldeki öfke patlaması aslında bir erdemlilik gösterisinden ziyade, kendi imtiyazının yarattığı adaletsizliğe karşı duyduğu mantıksal bir huzursuzluktur. Adaletin işlemediği bir sistemde imtiyazlı olmak, aklı başında her insan için bir utanç kaynağına dönüşür. Sonuçta sistem Abdel üzerindeki yaptırımı ancak toplu bir direnişle kaldırır; yani adalet rasyonel bir işleyişle değil, sistemin tamamen durma korkusuyla sağlanır. Film, tıbbi, hukuki ve sosyolojik gri alanları anlamak isteyenler için bir vaka analizinden çok daha fazlasını vaat eder.