'Doğru Zaman' Yalanı
Bir projeye, yeni bir alışkanlığa ya da sadece temizliğe başlarken bile hep o görünmez ‘ideal an’ı bekliyoruz. Zihnimizde her şeyin tıkır tıkır işlediği, enerjimizin tavan yaptığı ve dış etkenlerin bizi rahatsız etmediği bir senaryo vardır. Ancak bu senaryo gerçekleşmediği için o ilk adımı sürekli ileri bir tarihe itiyoruz. Bu durumun adı tembellik değil, standartlarımızı o kadar yükseğe çekiyoruz ki o yüksekliğe tek hamlede ulaşamayacağımızı bildiğimiz için yerimizden kıpırdayamıyoruz.
Gerçek şu ki; profesyonel hayatta ya da kişisel işlerimizde bizi durduran şey yeteneksizlik değil, ‘en iyisi olsun’ takıntısı. Bu takıntı, bir nevi savunma mekanizmasına dönüşüyor. Eğer başlamazsam, başarısız da olmam mantığı gizliden gizliye işlemeye başlıyor. Oysa yarım yamalak yapılmış bir iş, sadece zihinde yaşayan ve kağıda dökülmüş muazzam bir projeden her zaman daha üstündür. Çünkü gerçek olanın üzerinde düzeltme yapabilir; onu geliştirebilirsiniz. Ama hayali olan sadece bir yük olarak kalır.
Beklentiyi düşürmek, kaliteden ödün vermek anlamına gelmez. Sadece süreci başlatmak için kendinize verdiğiniz bir izin belgesidir. İlk taslağın kötü olması, ilk denemenin amatörce görünmesi ya da ilk günün aksiliklerle geçmesi işin doğasında var. Mükemmeliyetçilik burada devreye girip sizi utandırmaya çalışsa da aslında asıl başarı o dağınıklığı göze alıp yola çıkmaktır.
Sonuç olarak şartların tamamen olgunlaşmasını beklemek aslında hiç başlamamayı seçmektir. Hayat, planladığımız o steril laboratuvar ortamında akmıyor. Aksine; gürültünün, yorgunluğun ve eksiklerin arasında bir şeyler inşa etmeye çalışıyoruz. Bir işi bitirmenin tek yolu; o işe hazır hissetmiyorken başlamayı öğrenmektir.
Kaynakça
Görsel: pexels.com