Işıksız Teleskobun Gösterdikleri

Işıksız Teleskobun Gösterdikleri

A+ A-

Almanya’ ya ikinci gidişim çok sevimli olmamıştı. (28 Şubat mağdurlarındandım) Almanya’ ya ilk gittiğimde tıp fakültesi öğrencisiydim. Kaçak işçi olarak çalışıp para biriktirmiştim. İkinci gidişim sevimsizdi. Yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştım. Masumiyetimin kanıtlanacağı ortam oluşuncaya kadar ülkemde duramayacağımı anlamıştım. Almanya’ daki akrabalarım bir süre ağırladılar beni.

Kimseye yük olmak istemiyordum. Çalışmak, para kazanmak zorundaydım. Ülkemdeki haksız suçlamalar, Almanya’ da iş bulmamı kolaylaştıracaktı. Benim ülkemden işyeri hekimliği sertifikam vardı. Diplomamla birlikte o sertifikayı da onayladılar. Ben de işyeri hekimi arayan kurumların ilanlarını takip ettim. Çok tuhaf bir ilan vardı. Altı ay boyunca işyerinden ayrılmamak üzere sözleşme yapabilecek işyeri hekimi arıyorlardı. Sadece telefon numarası vardı. Adres ve firma ismi yoktu. Ücretin yüksekliğine vurgu vardı. Aklıma ilk gelen bir nakliye gemisinde çalıştırılmak üzere doktor arandığıydı. Eskiden beri hayalimdi uzun gemi yolculukları yapmak. Telefonu aradım. Bir gasthausa randevu verdiler. Gasthausun tam Türkçe anlamı yok. Buralarda kahve, bira, şarap gibi içecekler oluyordu. Eğlenceli oyalanmalara yönelik bilardo, müzik kutusu, atariler bulunuyordu gasthauslarda. Bizde tam karşılığı yok bu yerlerin.

Gasthausa gittiğimde kısa boylu pardösülü bir beyefendi beni bekliyordu. Çok kısa konuştuk. İşyerimden altı ay ayrılamayacaktım. Dışarıyla telefon konuşması yapamayacaktım. Resim çekmek, çektirmek yasaktı. ‘Bu bir gemi işi mi?’ diye sordum. Çok soru sormak da yasaktı. Ücret oldukça dolgundu. Elime geçecek para ülkemde bir doktorun yirmi yılda alabileceği maaşın toplamı kadardı. Üstelik bu sürede hiç para harcamayacaktım. Ne zaman başlayacaktım? ‘Hemen’ dedi kısa boylu adam. Ailemi arayıp bilgi verebilir miydim? Elbette. Birkaç eşyam, kitaplarım vardı. Onları da alabilir miydik? Alabilirdik. Ama iki yüz kilometre ötedeydi eşyam. Gülümsemişti adam. Almanya’ nın otobanlar ülkesi olduğunu söylemişti.

Meğer işyeri hekimliğini üstlendiğim işletme bir gözlemeviymiş. Oldukça yüksek bir tepenin üzerine ormanın içersine kurulmuştu gözlemevi. Şato gibi görkemli ve yüksek bir binaydı çalışacağım yer. Benimle görüşüp beni bu binaya getiren kişi yöneticimiz daha doğrusu patronumuzdu. Bana çevreyi göstermeden önce toplantı odasına gidip sözleşmeleri imzaladık. İmzadan sonra beni sağlık birimine götürdü. Bir hemşireyle çalışacaktım ama henüz binaya giriş yapmamıştı hemşire. Sağlık biriminde dev bir akvaryum vardı. Balık sayısı azdı ama akvaryumun içi oldukça zengin aksesuar barındırıyordu. Bu aksesuarın çoğunun kameraları, dinleme cihazlarını gizlediğini düşünecektim sonraları.

Bütün yaşam alanım sağlık birimindeydi. Yatağım, masam, koltuğum, kahve makinem, tuvaletim, banyom, lavabom. Hemşirenin yaşam alanı da sağlık birimindeydi. İlk gece hemşirenin çıkardığı ses nedeniyle uyandım. Sarhoştu hemşire. Üç bavulla gelmişti gözlemevine. Bir şeylere çarpmış mıydı tekmelemiş miydi, bilmiyorum ama onun çıkardığı ses nedeniyle uyanmıştım, bundan eminim. Benim uyandığımı görünce parmağını dudaklarına götürüp ‘sus’ işareti yaptı. Sus işareti yapan hemşire soğuk ve mesafelidir daima ama benim çalışacağım hemşire çok sevimliydi. Yattığım yerden kalktım ve ona yardımcı oldum.

Uzun boyluydu hemşire ve çok ama çok şişmandı. Yüz otuz kilonun üzerinde olmalıydı. Ama bir balerin zarafetiyle hareket edebiliyordu. Ona kahve yapmamı istemedi. Zaten zor sarhoş olmuştu. Ayılmak aptallık olurdu. Gözlerimin içine bakarak doktorlarla ve Türklerle asla yatmayacağını, prensip sahibi bir kadın olduğunu, rahibe okulunu bıraktığı için ne kadar pişman olduğunu, söyleyip ağlamaya başladı. Bir meleği kıskandıracak kadar namuslu olduğunu söyledi. Elini sırayla alnına omuzlarına ve karnına götürdü. ‘Yüce Meryem’ dedi. Ben kendi odama gittim.

Sabah gözlemevi çalışanları sırayla muayeneye geldiler. Toplam çalışan sayısı yetmiş kişi kadardı. Astrofizikçiler vardı çalışanlar arasında, aşçılar, biyologlar vardı. Çalışanların otuz kadarı yazılımcıydı. On kadar da elektronikçi vardı. Şoförlerle, güvenlikçilerin doktoru ben değildim. Onlar bina içerisine girmiyorlardı. Çalışanların sağlık kartlarını doldurmamız gerekiyordu. Hemşire öğlen saatlerinde uyandı. Hızla hazırlanıp bana yardıma geldi.

Alman hükümetinin çalışan haklarına gösterdiği özen muntazamdı. Çalışanlara uygulamamız gereken testler vardı. Doldurmamız gereken formlar vardı ve çalışanların doldurması gereken formlar vardı. Hemşire biliyordu bu işleyişi. Beni yönlendirdi. Ufacık bir arada da dün gece için özür diledi.

Aslında teleskoplar uzaya taşınalı çok olmuştu. Atmosfer etkisinden kurtulunca teleskopların görüş mesafeleri artmıştı. Çok güzel fotoğraflar çekebiliyorlardı. Almanya’ daki bu gözlemevinin bu kadar gizli ve gizemli çalışması bana tuhaf gelmişti. Çok soru sormamam gerektiğini biliyordum. İş görüşmemizde uyarılmıştım. Ama merak da ediyordum bu gözlemevinin neyi gözlemlediğini.

Hemşireme açmıştım bu konuyu da gülmüştü. ‘Niçin yasak olsun soru sormak?’ demişti ‘Sen doktorsun. İstediğin her şeyi sorabilirsin’. Sonra da kendinden söz etmişti. Alkol sorunu vardı. Şöyleydi sorunu; istese hiç içmeden durabiliyordu. Gerçekten mi? Elbette, bak kaç gün olmuştu hiç aramıyordu alkolü. Gözlemevinde içmek yasaktı zaten. Sorun şuradaydı ki içtiği zaman hemen sarhoş olamıyordu. Bu haksızlıktı. Bazıları iki birayla sarhoş olabiliyordu oysa hemşiremin sarhoş olması için otuz bira içmesi gerekiyordu. Kilolu olmasının nedenini anlıyor muydum şimdi? Evet. Kilolu olduğunu mu düşünüyordum? Öyle demeyelim de… Ama topluca denebilirdi biraz. Bir ağlama nöbetine daha girmişti hemşire.

Ben sormasam da anlatıyorlardı çalışanlar neyle uğraştıklarını. Meğer kısa boylu Alman (Patron)bir uydu kiralamıştı. Uydu uzakların frekanslarını tarıyordu. Sıvı su bulunan bir gezegen tespit edilmişti bu uydu sayesinde. Uzaydaki her maddenin frekansı vardı ve bu frekansları tarayarak uzayın neresinde hangi madde vardır bu tespit edilebiliyordu. Bu yeni bir şey değildi. İçinde bulunduğumuz gözlemevi tarihi bir görev gerçekleştirecekti. Sıvı su bulunan gezeğen altı ay tarandıktan sonra tespit edilen frekanslar özel geliştirilecek yazılımla birleştirilecek ve iki dakikalık görüntü elde edilecekti. İki dakikalık görüntü için altı ay çalışacaktı yazılımcılar ve fizikçiler.

Aylar geçtikçe sandığımın aksine hiç canımın sıkılmadığını hatta Alman kültürünü tanımanın heyecanını yaşadığımı söyleyebilirim. Aslında çalışanlar yalnızca Alman değildi. Hintliler, Ruslar, İsrailliler de vardı ekipte. Birkaç kronik hastalık takibi ve ufak birkaç yaralanmadan başka beni ilgilendiren bir sağlık sorunuyla karşılaşmayacaktım zaten. Yanımda getirdiğim kitapları okuyup bitirmiştim. Hemşireyle sohbet ediyordum artık ya da rutin kontrole gelen personelle.

Niçin televizyonumuz olmadığını öğrenmiştim. Uydudan gelen verilerin televizyon yayınlarıyla kirlenmesini istemiyorlardı. Öyle mi oluyordu? Teknik bir konuydu. Anlıyor muydum? Anlıyordum.

Aylar geçtikçe dikkatimi çeken bir gelişme daha oluyordu. Hemşire her geçen gün güzelleşiyordu. Alkole gerçekten ihtiyaç duymuyordu ve alkol almadığı için zayıflıyor, yüzünün ve bedeninin hatları oryaya çıkıyordu. Kilolarından kurtuldukça çok güzel bir kadına dönüşüyordu.

Patron altı ay boyunca sadece bir kez gelmişti sağlık birimine; kahveden yanan eline yanık kremi almak için uğramış ve çalışmalarımızdan memnuniyetini dile getirmişti. Akvaryumdaki kameralardan izlediği için biliyor olmalıydı nasıl çalıştığımızı.

Beklenen gün geldiğinde ben sakal bırakmıştım. Akvaryum balıkla dolmuştu. Hemşirem yetmiş kiloya inmişti. Gözlemevine neden üç bavulla geldiği de o zaman anlaşılmıştı. Dört farklı bedende kıyafetleri vardı hemşirenin. Daha önce de alkolü bırakıp zayıflamıştı. Bu yüzden farklı bedenlerdeki kıyafetlerini muhafaza ediyor yanında taşıyordu.

Beklenen gün, altı aylık emeğin iki dakikalık filmini izleyeceğimiz gündü. Toplantı odasına sinema perdesi gerilmişti. Bütün ekip toplanmıştık. Yetmiş kişi kadardık. Sinema gibi perdeye yansıtılacaktı görüntü. Herkes heyecanlıydı. İzleyeceğimiz görüntüleri sadece üç kişi izlemişti daha önce.

Tarkovsky’ nin filmlerine benziyordu izlediğimiz kareler. Ağır ama etkileyici bir havası vardı izlediğimiz görüntülerin. Mühendislerden biri teknik detayları anlatıyordu. Beyaz renkli yerler frekansını bilmediğimiz maddelerden oluşmuş demekti. Bizim gezegenimizde mevcut olmayan maddeler olabilirdi. İki dakikalık görüntü bir tepe gibi, kule gibi yapıyla bulutlardan oluşuyordu. Bulutlar ilgisini çekmişti bir araştırmacının ‘Bu bulutlar ancak Dünya’ da bulunur’ diyordu. Bir başkası da dedi ki: ‘Eğer sonsuzu gören bir teleskop yapılsa kişi sonsuza bakınca kendi ensesini görürmüş. Uzayda, Dünya’ nın geçmişini yakalamış olabiliriz’.

Bize görüntüleri oynatan mühendis rahatsız olmuştu. İzlediğimiz görüntü iki dakikalıktı ve doğrusu pek şaşırtıcı gelmemişti bize. Şimdi görüntüleri seksen defa büyülterek izletecekti bizlere. Filmi çıkardı ve yeni filmi cihaza yerleştirirken dedi ki: ‘Ancak bir salak teleskopa kakıp ensesini görebileceğini düşünür. Ayrıca biz teleskopla çalışmadık. Görüntüler frekanslarını bildiğimiz maddelerin takibiyle elektronik ortamda oluşturuldu. Sizleri uyarmak istiyorum bu seferki görüntüler sarsıcı olabilir’.

Görüntüler gerçekten de sarsıcıydı. Film hala Tarkovsky’ nin dehasından çıkmışa benziyordu. Tepe sandığımız görüntü kesinlikle kuleydi. Kuleden uçan cisimler çıkıyor, bu cisimler boşlukta düşüyor gibi oluyor, şöyle bir yaylandıktan sonra dikey ya da yatay hedefine doğru kavis çizerek uzaklaşıyordu kuleden. ‘Arıkovanı gibi’ dedi biri. Albay olduğunu sonradan öğrendiğimiz biri de dedi ki: ‘Bu uçan cisimler insansız… Yani insan olmayan varlıkları varsaymak da mümkün tabii. Pilotsuz diyelim en iyisi. Çünkü bakın kuleden çıkınca bir kontrolsüz dönemleri oluyor sonra hedeflerine yöneliyorlar. Uzaktan kumandayla çalışıyor olabilirler’

‘Bu görüntü tam olarak bize neyi söylüyor?’ dedi mühendislerden biri ‘Birincisi dünya dışı yaşam var ve ikincisi bunların medeniyeti var. Üçüncüsü de dünya dışı yaşamını keşfettiklerimiz, işgalciler’ . Bu tespitlere çok ciddi itirazlar geldi. Dünya dışı yaşam vardır demek için henüz erkendi çünkü karbon temelli yaşamı tespit için yeterli frekans yakalanmamıştı. Kule sandığımız şey yanardağ olabilirdi. Yanardağın birden çok krateri varsa uçan cisim zannettiklerimiz püsküren volkanik sıvı olabilirdi. Belki de uçan cisim zannettiklerimizde ilk anda gördüğümüz kararsız eylem fışkıran lavın ilk karşılaştığı engelden kaynaklanıyordu.

Her tezi kabul edebilirlerdi ama bir işgali asla. Olsa olsa çatışma denebilirdi bu filmde yaşananlara çünkü kulenin etrafında kalkanlar vardı. Demek ki birbirine yakın iki gücün çatışması söz konusuydu burada. Peki, bu kuleden uçarak çıkan cisimler bu gezegende yaşamı başlatmak için görevlendirilmiş robotlar olabilir miydi? Ama zaten çok karışıktı her şey… Bu kadar çok tez ileri sürerek gerçeklerden uzaklaşıldığı kesindi.

Ben görüntülerin daha çok büyültülüp büyültülemeyeceğini sordum.  Denemişlerdi ama işe yaramamıştı. Büyütme oranı arttıkça görüntü kalitesi düşüyordu.

O gün görüntülerin anlamını yedi saat kadar tartıştık. Aslında eğlenceliydi bu tartışma. O kadar çok zeki insan vardı ki toplantı salonunda herkes yeni olasılıklar ileri sürüyor her yeni ileri sürülen olasılık yeni tartışmaya götürüyordu bizleri.

Bir gün sonra ayrılıyorduk gözlemevinden. Hemşire hanımın arabası vardı. Beni tren durağına bırakacaktı. Bavullarımızı yerleştirip yola koyulduk. Vaktiyle Türk sevgilisi de olmuştu, doktor sevgilisi de ama Türk doktor sevgilisi olmamıştı hiç.

‘Öyle mi?’ dedim.

‘Öyle... Merak ettiğim bir şey var. Altı ay boyunca aynı salonda çalıştık ve bana hiç asılmadın. Kadınlarla bir sorunun mu var?’ dedi.

Ona baktım. Güzeldi. Çok güzeldi ve gülümsüyordu.

 

 

 

 


Kaynakça

Görsel: Kutlu Akalın

28-07-2022
Osman Akalın

Osman Akalın

Öykü Yazarı

Bünyan doğumlu yazar Ankara'da yaşamaktadır. Turuncu ve yeşile gönül bağı vardır. Yıkanmış beton kokusunu ve leylak kokusunu önemser. Bu kokularda çocukluğunu ilk gençliğini muhafaza eder. Öfke, intikam duygusu yoktur. 'Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına' şarkısına müpteladır. Kızarmış patatesi ve beyaz peyniri çok sever. Hayal gücünün, sabrının ve hoşgörüsünün sınırları henüz kendisi için de muammadır. Asla pes etmez. Mucizelere inanır. Profil resmi Uğur Akalın' a aittir

osmanakalin38@gmail.com