Michael Haneke: Kurdun Günü

Michael Haneke: Kurdun Günü

A+ A-

 Kurdun Günü, Ölümcül Oyunlar, Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası, Aşk, Beyaz Bant filmlerin yönetmeni Michael Haneke, Avrupa Sineması’nın belki de en çarpıcı ve seyirciyi rahatsız eden filmler yapan yönetmenidir. 

   Haneke, 1942 yılında Münih’te sanatçı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Annesi oyuncu, babası tiyatro yönetmenidir. Viyana Üniversitesi’nde drama, psikoloji ve felsefe dersi almıştır. Varoluşçuluktan etkilenmiş ve bunu filmlerine yansıtmıştır. Yönetmenlik kariyerine ise Almanya’da tiyatro yönetmenliği ile başlamıştır. 

Yönetmen, ustalık eseri filmlerinden biri olan Kurdun Günü adlı filminin ismini İzlandaca yazılmış klasik Voluspa şiirinden ilham alarak filme vermiştir.  Bu şiir ise medeniyetlerin gelişimini, dünyanın savaşla bir olmasını anlatır. Ayrıca yönetmenin yarışma dışı gösterilen tek filmidir.


   Film ekrana yansıdığında burjuva bir aileyi görürüz. Aile kır evine gelmiştir. Mutlu ve gayet huzurlu gözükür; fakat bu huzurlu geçen zaman tam bir Haneke filmi olmasının hakkını vererek birden yok olur. Evlerine girdiklerinde tanımadıkları yabancı bir aileyle karşılaşırlar. Adamın elinde silah vardır ve burjuva aileye doğru silahı tutar. Evin sahipleri ne olup bittiğini anlamaya çalışırken kendi çocuklarını dışarı çıkartır. Georges(Daniel Duval) adamı elindeki silahı indirmesi için ikna etmeye çalışırken kendi çocuğunun yanında silahlı adam Georges’u çerçeve dışı bir planda vurur. Georges’un vurulduğunu görmeyiz. Seslerden ve Georges’un karısının yüzüne bulaşan kandan anlarız. Anne(Isabelle Huppert) olaya tepkisini kusarak verir. 

   Haneke filmlerinde ana akım sinemasında alışık olduğumuz bir şiddet göremeyiz. Şiddet çerçeve içerisinde pek gösterilmez. Seslerden ve duvara yansıyan kanlardan anlarız. Bu şiddet gösterisi, ana akım sinemasında gösterilen şiddete karşı bir eleştiridir. Bu yüzden Haneke’nin diğer filmlerinde olduğu gibi bu filminde de şiddeti güzelleştiren sahneler göremiyoruz. Bu da seyircileri anlam veremediği bir huzursuzlukla baş başa bırakıyor. 

   Çok geçmeden nedeni bilinmeyen bir afetin olduğunu anlıyoruz. Biz seyirciler olayın öncesine vakıf olmadığımız için sonrasını anlamaya çalışıyoruz. 

  Baba öldükten sonra Anne ve iki çocuğu ormanda kendi başlarının çaresine bakarlar. Yardım isterler fakat istekleri olumsuz sonuçlanır. Aile bir süre kendi başlarının çaresine bakabildikten sonra sığınabilecek bir yer bulur. Kendileri gibi birçok insanla aynı çatı altında yaşamaya başlarlar. Burada su ve yemek gibi sıkıntılarla karşılaşırlar. İnsanların birbirine menfaat karşılığında yardım ettiği hatta birbirlerine yardımlarını esirgedikleri, vahşi yaşamı andıran, çağdaşlıktan uzak bir Avrupa’da buluyoruz kendimizi. Geçen trene binip gitmeye çalışmaları, bir odada onlarca insanın kalması, açlık ve susuzluk mülteci kamplarını hatırlatıyor bize. Bununla birlikte Avrupa’ya karşı sert bir eleştiriyi görmek mümkündür.

   Haneke, Kurdun Günü adlı filminde gösterilmeyen tarihsel gerçekliği gün yüzüne çıkartıp bizleri yaşananlarla yüzleştiriyor. Bunu yaparken ahlakçılık algısıyla yaptığını söyleyenlere ise bu konuyla ilgili yapılan bir röportajında şöyle der:  “Bana ahlakçı yakıştırması yapanların bu kavramın tanımını açması gerekiyor. Umarım kastedilen vaiz olduğum değildir. Fakat estetik açıdan ahlakçı bir yaklaşıma sahip olduğumu söyleyebilirim. Seyircilerin her birinin birer yetişkin olduğu unutulmamalı. Onlara benden daha aptal olduklarını düşündürtmeyi asla istemem. Bununsa ahlaki bir tutum olduğu söylenebilir.”  (Brady ile söyleşi, 2012, Haneke Huzursuz Seyirler Diler, Vehbi Görgülü, s. 217, Aralık 2014, Ekslibris Yayıncılık)


   Haneke, Kurdun Günü ile ahlaki olarak birçok soru bırakıyor. Örneğin, sonradan Anne’nın ailesine katılan yabancı çocuk, ölmüş bir insanın üzerinden montunu çıkartıp Anne’nın kızı Eva’ya verir ve yine aynı çocuk ateş yakabilmek için bir gözlük ve birisinin keçisini çalar. İnsanlar hırsızlık yaptıkları için birbirlerine ahlak dersi vermeye başlar. Ama felaketin içinde yaşadıklarını unutmuş gibi birbirlerine yardımları yoktur. Dolayısıyla burada ahlak nedir sorusu akıllarımıza geliyor.                

   Yönetmenin bu filminde çocukların dünyasındaki masumiyet ve umut da göze çarpıyor. Örnek vermek gerekirse, ailenin ergen kızı tarafından kimsenin okumayacağını bilmesine rağmen ölen babasına yazdığı mektubu, yabancı çocuğa karşı ilgisi ve iyimserliği, ailenin küçük çocuğu Ben’in tüm bu olaylar yaşanırken sessizce ortadan ara sıra kaybolması, yağan yağmurda trenin altına saklanması, kimseye zarar vermeyip kendisine zarar vermesi. Burada kendisine zarar vermesiyle Freud'un psikanalize girişiyle bir bağlantı bulabilir miyim diye düşünüyorum. Haneke'nin bu sahneyi Freud'u düşünerek çektiğini sanmıyorum. Demek istediğim Freud’a göre şiddet insanın doğasında bulunur tıpkı cinsellik gibi. Ben ise bu şiddet gösterme belki de rahatlama isteğini kendisine zarar vererek gerçekleştiriyor. Filmin sonunda (bazılarına göre sonu olmayabilir) Ben’in burnu kanar. Kalkar ve ateşin başına geçerek soyunup kıyafetlerini ateşe atar. Çıplak bir şekilde Ben’i görürüz. Seyirci, Ben kendisini ateşe mi atacak diye düşünmeye başlarken Haneke sinemasında pek alışık olmadığımız bir durumla karşılaşırız. Bir adam Ben’in arkasında belirir ve “Atlar ne güzel bak,” diye dikkatini dağıtıp kendine doğru çeker. Ben ağlamaya başlar ve adam daha çok ağlamasını, bunun onu rahatlatacağını söyler. Ben ağlar ve adam onun çok güçlü olduğunu ve bunu başardığını söyler. “Bunu yapmayı denedin ve başardın sen. Bunu yapmaya hazırdın.”


                       

   Haneke filmlerinde eğer bir intihar sahnesi var ise kişi orada intihar eylemini gerçekleştirir. Bu eylem yarıda bırakılmaz ya da karakter yeniden hayata döndürülmez. Ben’in intihar sahnesini incelediğimizde ise bu sahnenin diğer filmlerinden farklı olarak tamamlanmış olduğunu -Ben kendisini ateşe atmasa bile- filmdeki adamın Ben’in bunu başardığına dair sözleri ispatlar nitelikte. Haneke’nin filmlerindeki intihar sahneleri bana  Rus yazar Anton Çehov’un silahını hatırlatıyor: “Eğer sahnede bir silah gözüküyorsa o silah kesin patlamalıdır.”

22-06-2021
Ömer Faruk Kahraman

Ömer Faruk Kahraman

Sinema ve Televizyon

Lisans eğitimini Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon üzerine tamamlamıştır. Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Yazarlık, video ve fotoğraf sanatıyla ilgilenmektedir. Kendisini hikaye anlatıcısı olarak tanımlar.

omerfkahraman95@gmail.com

omerfaa_