BARINAKTAN TAPINAĞA – MİMARLIĞIN ÖYKÜSÜ

BARINAKTAN TAPINAĞA – MİMARLIĞIN ÖYKÜSÜ

A+ A-

İlk çağlardan günümüze kadar mimarlık sanatının ve yapıların geçirdiği evrimi bir yazı dizisiyle sizlere aktarmak istiyorum.

Bu ilk bölümde, mağaradan yapı eylemine dönüşen mimari evrimin antik dönemine kısaca değinmek istiyorum.

İnsan yapı yapan birkaç hayvandan biridir. Yapı yapan diğer varlıkların aksine insanlar, yapı yaparken düşünürler. Bu, insan yapılarını kuşların yuvalarından ve arıların peteklerinden ayıran önemli bir özelliktir.

İnsanların yapay çevreler oluşturmaktaki ilk iki amacı barınak ve mezarlardır. İlk insanların ölülere saygısı, kendi gereksinimlerinden bile daha öndeydi. Bir mağara, taşlarla işlenmiş bir tepecik, toplu bir tümülüs gibi sürekli konuta sahip olanlar ölülerdi.  Sanatın diğer bütün formlarının tersine mimarlığın birincil hedefi, insanlığın temel gereksinimi olan güvenliği karşılamaktı. Yapılar hava koşullarından ve vahşi hayvanlardan korunmayı sağlıyordu.

İlk evler, ağaç dalları ve kamış gibi malzemelerden yapıldı. Dış etkenlerden korunmak için ağaç dalı ve kamışların üzerine çamur (kil) kaplanırdı. Kil, insanlığın gelişmesinde payı olan inşaat malzemelerinin başında gelir. Ağaç dalı, kamış ve çamurdan yapılan ilk evler dairesel tabanlı konik veya silindir şeklinde dayanıksız yapılardı. Çamur ve samandan üretilen kerpiçlerle kare veya dikdörtgen şeklinde inşa edilen evler ise daha sağlamdı.

Ağaç Dalları ve Kamış gibi Malzemelerden Yapılan İlk Evler

Dinsel yapıların mimarlık tarihinde önemli bir rol oynamaları tesadüf değildir. Antik çağlardan beri yapılar insanların sığınması için olduğu kadar tanrılar için de yapılmıştır. Bu yapılar tanrıların yüksek konumlarına uygun olarak ölümlüler için yapılanlardan daha dayanıklı ve görkemli olarak inşa edilmiştir.

Anadolu’da 1995’de kazı çalışmalarına başlanan Göbeklitepe 12 bin yıllık geçmişiyle insanlığın en eski tapınaklarından biridir. Göbeklitepe, yerleşik hayattan ve tarımsal üretimden yoksun olan avcı-toplayıcı toplulukların dinsel inanışları hakkında çok önemli bilgiler sunar. Göbeklitepe, insanların yerleşik hayata geçip kendisi için konut yapmadan, hayvanları evcilleştirmeden ve tarımsal üretime başlamadan önce dini ihtiyaçlarını karşılamak için tapınak yaptığının bir göstergesidir.

Göbeklitepe M.Ö 9500

Göbeklitepe'de yapılan kazılarda konut olabilecek herhangi bir mimari kalıntıya ulaşılamamıştır. 20 tapınak tespit edilen bölgede, şimdiye kadar 6 tapınak açığa çıkarılmıştır.  Bu yapıların ortak özelliği, T biçimindeki 10-12 dikilitaşın yuvarlak planda dizilmiş, aralarının ise taş duvarla örülmüş olmasıdır. Bu yapının merkezinde daha yüksek boyda iki dikilitaş karşılıklı olarak yerleştirilmiştir. Bu dikilitaşların çoğu üzerine insan, el ve kol, çeşitli hayvan figürleri ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiştir. Dikilitaşların bazılarının boyu 7 metreyi bulmaktadır. Jeofizik araştırmaları, bugüne kadar gün yüzüne çıkarılanlar da dahil olmak üzere Göbeklitepe'deki yapılarda toplam 300'e yakın dikilitaş kullanılmış olduğunu göstermektedir.

Göbeklitepe bilinen en eski yapıt ve tapınaklar olan İngiltere'deki Stonehenge'den 7000, Mısır Piramitleri’nden ise 7500 yıl daha eskidir.

Milattan önceki yüzyıllarda, ünleri tüm diğer eserleri aşan ve herkesin görmek istediği yedi harika vardı. Tamamı insanoğlu tarafından inşa edilmiş bu olağanüstü yapı ve yapıtlar Antik Dönemin Yedi Harikası adıyla bilinir. Bunlardan altısı, yani Babil’in Asma Bahçeleri, Olimpiya’daki Zeus Heykeli, Efes’teki Artemis Tapınağı, Halikarnas Mozelesi, Rodos Heykeli ve İskenderiye Feneri bugün ortadan kalkmış durumdadır. Günümüzde, Dünyanın Yedi Harikası'ndan sadece Keops Piramidi ayaktadır. Diğerleri yangın ya da deprem gibi nedenlerle yok olmuşlardır.

Antik Dönemin 7 Harikası

Mimari evrimin ilk sürecini konu alan bu yazımda; geometrilerindeki kusursuzluk ve nasıl inşa edildiklerine dair sır, Mısır Piramitleri’ne de kısaca değinmem gerektiğini bana hatırlattı. Eski Mısırlılar içlerine kapanık insanlardı. Dinlerinin sırlarını çok az sayıda seçme kişi bilirdi; başka kimseye bu sır açıklanmazdı. Piramitlerin inşaasını da bu çok az sayıda insan yönetmiş olduğu için, esrarlarını bugün bile korumaktadırlar.

Kuşaklar boyunca insanların hayal gücünü zorlayan, ‘’piramit’’ sözünü duyar duymaz, pek çok kişinin aklına gelen, Gize’deki üç büyük piramittir. Bunlar Keops, Kefren ve Mikerinos’un piramitleridir.

Keops, Kefren ve Mikerinos Piramitleri

500 yıllık bir süre içerisinde, yani MÖ 2700’den MÖ 2200’e kadar olan dönemde, otuz milyon tondan fazla kaya, günümüz modern Kahire’sinin batısında kalan çöl üzerinde sağdan sola, soldan sağa taşınıp durmuştur. Piramitlerin bazıları, Gize’deki büyük piramit gibi, 140 metreyi aşkın boydadır.

Taş Blokların Çölde Islak Kum Üzerinde Kızaklarla Taşınması

Piramitlerin inşa teknikleri hakkında birbirleriyle çelişen birçok alternatif varsayım ortaya atılmıştır. Genelde kabul gören varsayım ise bu taş blokların taş ocaklarından elde edildiği, kızaklarla kumun ıslatılmasıyla taşındığı ve yapıda sarmal rampalardan yuvarlama yoluyla yukarıya çıkarılarak kullanıldığı şeklindedir.

Mısır Piramitleri, başlı başına ciltlerce kitabın konusu olacak kadar kapsamlı olduğu için, önemli gördüğüm bu kısa bilgilerle yetinip, bu yapıları yapan mimarlardan bahsederek yazımı sürdüreceğim.

Yapılarda söz sahibi kişiler mimarlar ve mühendislerdir. Ancak yapı işlerinde mühendislik kavramı yenidir, tarihler boyunca bugün olduğu gibi yapının sahibi mimarlardır. Şimdi başrahiplikten profesyonelliğe uzanan bu sürecin başlangıcına bir göz atalım.

Tarihin kaydettiği ilk mimar, MÖ 2635 ile 2595 yılları arasında Firavun Zoser’in yönetimindeki Mısır’da faaliyet göstermiş olan İmhotep’tir. Portre heykelinin kaidesinde ünvanları şu şekilde sıralanmıştır: ‘’Aşağı Mısır’ın mühür taşıyıcısı, mabeyinci, yüce konağın yöneticisi, kalıtsal prens, kahinlerin en büyüğü, marangoz, heykeltıraş, Imhotep’’. Yazıtın diğer kısımları onun aynı zamanda hekim olduğuna da işaret eder. Mısır’a taş inşaatı tanıtan, piramiti keşfeden ve birçok bakımdan batıdaki mimarlığın temelini atan odur. Yarıtanrı olarak, hatta Yirmialtıncı Hanedanlık tarafından tanrı olarak tanınacak kadar önemli biridir.

Tarihdeki İlk Mimar, İMHOTEP MÖ 2635 – MÖ 2595 - Djoser (Zoser) Piramidi

Bilinen başka Mısırlı mimarlar da vardır, bunlardan biri de o çağın yazıtlarında, MÖ 1503-1482 tarihlerinde firavun olarak hüküm sürmüş Kraliçe Hatsepsut’un sırdaşı olarak bilinen Senmut’dur. Yazıtlar Senmut’u ‘’tüm yurdun yücelerinin en yücesi’’ olarak anlatır. Portre heykellerindeki yazıtlar bu mimarların aslında rahip olduklarını gösterir.

Hatsepsut’un Ölüm Tapınağı

Mimar Senmut tarafından planlanan Hatsepsut’un ölüm tapınağı mezar tapınaklarının en eskisidir ve Atatürk’ün Anıtkabri’ne de mimari yönden ilham kaynağı olduğu söylenir.

Mısır’da olduğu gibi Sümer kentlerinde ve daha sonra Babil İmparatorluğu’nda da yapılar yöneticiler ve rahipler tarafından tasarlanmış ve inşa edilmiştir.

Klasik Yunan ve Roma Mimarisine gelince;

Yunanca olan ‘’Architect’’ sözlüğü ise “archi” baş ve “tekton” yapıcı kelimelerinin bileşimidir. Yani Yunanlılarda mimarlar rahip değil zanaatkardı. Mimarın konumu, mimarlığın önemli bir simgesel ifade biçimine dönüştüğü Roma İmparatorluğu zamanında yükselmiştir.

Mimarlığın temel öğeleri, yaklaşık MÖ 25 yılında eski Roma mimarlarından Marcus Vitruvius tarafından ‘’firmitas, utilitas, venustas’’ yani, sağlamlık, kullanışlılık, güzellik olarak verilmiştir. Vitruvius’un kullanışlılıktan kastettiği şey, mekanların düzenlenmesi ve çevreyle kusursuz bir uyum içerisinde olmasıdır. Sağlamlık ise temellerin sağlam olması ve yapı malzemelerinin özenle seçilmesi anlamına gelir. Güzellik ise yapının görünüşünün hoş ve zarif olması ve öğelerin doğru simetri kurallarına göre düzenlenmiş olmasıdır.

MARCUS VITRUVIUS POLLIO MÖ 80-70 – MÖ 15

Yapı, temel bileşimlerinden biri olan yararlılığın yanı sıra, simgesel işlev de taşımalıdır. Bazı yapılarda yararlılık ön plana çıkarken, bazı yapılar ise simgesel olarak önem kazanır, mabet ve anıtlar gibi. Günümüz yapılarında simgesellik maalesef kaybolmakta, yararlılık ön plana çıkmaktadır.

Yapıyı ayakta tutan sistem ise strüktürüdür. Strüktürün başlangıcı ister taştan, tuğladan, kerpiç ya da balçık bloklardan ya da başka değişik malzemelerden yapılmış olsun, duvardır. Ama duvarlarla çevrili yapıda ışık ve görüş olmadığı için bu duvarların açılması gerekir. Mimar Louis Kahn’a göre “Duvarların bölünüp kolona dönüştürüldüğü an çok önemli bir andır”.

Duvardan Kolona Geçiş

Böylece Yunanlıların taş yapılarda geliştirdikleri değişik sütun tipleri veya diğer bir deyişle mimari düzenler uygulanmaya başlamıştır.

Değerli Okurlarım, bu bölümde ilk çağlardan başlayarak, Antik Dönem ve Erken Hristiyanlık Dönemi olarak adlandırılan sürece yer verdim. Daha sonraki yazılarımda ise Klasik Yunan ve Roma İmparatorluğu mimarilerinin yanı sıra 1400-1600 yılları arasındaki Muhtesem Osmanlı Dönemi olarak adlandırılan İslam Mimarisine ait önemli eserler ile Klasisizmden Sanayi Mimarlığına uzanan süreci ve 20. Yüzyıl Mimarisini kısa bölümler halinde sizlere sunacağım.

Munis Özer

 

 

27-09-2022
Munis Özer

Munis Özer

İnşaat Yüksek Mühendisi

1976 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünden mezun olan Munis Özer, 1980 yılında yine Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisansını tamamlamıştır. 1977-1987 yılları arasında, GEMAŞ A.Ş.’de, uluslararası önemli projelerde ve NATO’ya ait çeşitli projelerde proje müdürü olarak görev almıştır.

1987’de iki meslektaşı ile birlikte TMA Mühendislik Ltd. Şti’yi kurmuş ve sayısız projede Proje Müdürü ve Üst Düzey Yönetici olarak görev almıştır. TMA Mühendislik Ltd. Şti ortağı olarak Türkiye’de ve yurtdışında pek çok projenin yönetiminden sorumludur.

 

Munis Özer, 2016-2018 yılları arasında Türk Müşavir Mühendisler ve Mimarlar Birliğinde Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapmıştır. Halen, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Uluslararası Teknik Müşavirlik İş Konseyi Başkanlığını yürütmektedir.

munisozer@gmail.com