Bosna

Bosna

A+ A-

Gittiğim her yerde ismimin oraya yazılı olduğuna ya da bir şekilde orada bulunmam gerektiği için orda bulunduğuma inanırım.Hani şu hepimizin bildiği ‘çağrılma’ durumu bir nevi.İster sınır içi ister sınırlar ötesi olsun,bir şekilde insan aslında o yerlerden gelen sesin yankımasını takip etmeye düşüyor.Öyle ki ; bende bu ay çağrılmış olduğum bir topraktan size bu satırları yazmaya koyuluyorum…

Üç  günlük planladığım Bosna-Hersek  gezimden bana kalansadece kültürel anlamda bir seyahat olması değildi.Zamanzaman toplumu,insanları ve içinde bulundukları koşulları ister istemez anlamaya  çalışma,kendi toplumumuzla kıyas etme  ve belki tüm bunların içinde başka etkenleri de sorup birikim yapma peşine düşüyorum.

Bu yazıyı okuyanlarınızın bir kısmı  Bosna – Hersek de dahil olmak üzere  belki birçok Ülke ziyaretinde bulundu.Mamafih ; her birimizin kişisel notları,gözlemleri, yakın temas kurduğu noktalar bazen aynı bazen farklı oldu.Tıpkı benim de birçok insanın gözlemini , yazısını ,tecrübelerini okuyup dinlememe rağmen  farklı duygu ve düşüncelerimin ortaya çıkması gibi.

Kendime yolculuğa çıkmadan önce şöyle bir not almıştım : “Dünyadan kendime yolculuk…”çünkü yolculuk yapmak bazen kendinden bir parçayı bulabilmek için katettiğinkilometrelerin hesabını hiç tutmamaktır diye düşünürüm.. Bu nedenle de bir yere giderken kafamda belli bir tablo oluşturmamaya çalışırım ki sonunda düşündüğümden çok başka hikayelerle tanıştıracak bir şeyleri kolayca kabul edebileyim ve şaşırmaya devam edebileyim.

Etrafa bakınıp dururken bir durumu fark ettim : İnsanınmesleği ne ise bazen gezerken de o gözlüklerle bakmaya devam edebiliyor. Bu sebeple benim de gözlemlerim biraz o yönde ortaya çıktığını farkediyorum.Bu sayede dolaşırken,kimi zaman  yerel halkın birbirleriyle nasıl iletişim kurduğuna ,hareketlerine ve yüz ifadelerine  dikkat kesiliyorum.Şehrin dokusunu anlamak, insanların iç dünyalarına dair bir iz bulmak benim için aslında onların bu duruş ve kendilerindekini nakledişlerinden geçiyordu çünkü. Filozof Cicero ‘ nun da dediği gibi: “Ruhun tutkuları ve  duygular beden dilinde ortaya çıkar”. Bu sebeple aslında gezilerin arka planındaki yaşanmışlıkları,tarihi geçmişi her ne kadar binalarında,müzelerinde ya da kalan nadide eserlerde görebilsek de, bazen bu durum bir insanın mimiğinde, jestindeya da diğer insanlarla diyaloğunda gizlenebiliyor.Benimse bu anlamda özellikle çarşıda gezerken dikkatimi en çok çeken durum, insanların oldukça sakin,güler yüzlü,aceleci olmayan tavır ve tutumları oldu.Çok değil daha bundan 27 yıl kadar önceki savaşın içinden yeniden tazelenmeye çalışan bir şehirinsanının, her şeye rağmenki sakinliği beni çok şaşırtıyor. Bir zamanlar birbirine hasımlı olan bir milletin bugünkü sakinliğini aslında zamanında vermiş oldukları kayıplara , bedellere borçlu olduğunu düşünmek değişik gelse de nedenlerini düşündürüyor elbette ki...

Savaş hiçbir zaman toplumlar için iyi bir seçenek değildir ama gel gelelim bazen savaşın nihai sonuçları gelecek nesillerin davranışında , düzenlerinde ,yaşayışlarında olumlu olarak ortaya çıkabiliyor demek ki dedim içimden.Diğer bir alternatif düşüncem ise Psikanalitik bakış açısındaki “Ego savunma Mekanizmaları “ dediğimiz , yalın bir tabirle kişinin dürtüleri,olmak istedikleri ve olması gerekenler arasındaki çatışmalara karşı kullanmış olduğu yöntemin toplumdaki izdüşümü olabilirliğiydi. Bu bireysel anlamda olumsuz bir sonuç ortaya çıkarıyorsa da ,toplumsal anlamda daha müspet bir görünüm veriyor dedim. Yani bizim her zaman bildiğimizin aksine ‘Savunma Mekanizmaları’bize her alanda zarar verici ve yıkıcı değil. Diyeceksiniz ki , bu savunmalar bir yerde mağlup düşmez mi?evet belki bir zaman sonra insanların içinde biriktirdikleri bu enerji bir kıvılcıma yenik düşebilir.Bu noktada önemli olan , zaman ve algı dengesinin ‘savunma mekanizmaları’üzerinde etki sahibi olabileceği ihtimalini düşünmek gerektiğidir. Peki bu ne demek? biraz konuşalım…

İnsanı duygu ve düşünceleri  yönünde dönüştüren etken daha çok, zihnine ve bedenine nasıl olmak istediğini tanımlama ile ortaya çıkar.Yani ne kadar yaşadığımız olaydan bağımsız kalabilip, kendi içimizde ne kadar çok tanımlama yapmaya çalışırsak aslında o derece düşünce DNA mızda değişikliklere sebebiyet veririz. Bu şekilde düşündükçe de var olduğumuz coğrafyanın kültürünün,tarihinin ,dinamiklerinin tam merkezinde ama ondan bağımsız bir kültürel benliğe sahip olmamız kolaylaşmış olur. Tam bu noktada,Markus ve Shinobu Kitayama benliğin Kültürel yapılanmasına şöyle bir tanımlama getirir: “Kültürel bağımsızlık hedefinin gerçekleştirilmesi, davranışlarını diğer insanların düşünce, duygu ve tutumlarına bağlı olarak değil, kendi içsel düşünce, duygu ve tutumlarının dağarcığına bağlı olarak düzenleyen ve anlamlı kılan bir birey olarak kendisini yorumlamayı gerektirir”.Bu sayede insan belki de geçmişin tortularını,karanlık yüklerini,acılarını yavaşça heybesinden indirip,içinde yeni bir düzen ,yeni bir zemine kapı aralayabilir.”

Tüm bunları zihnimde toparlayadurur iken, Başçarşının tam kalbindeki Sebilij in gölgesinde sapsarı ve dağınık saçlarıylakuşların etrafında dolanan 1.5 dolaylarında bir kız çocuğunun hafif çığırtkan bir kahkahasına denk düşüyorum…O kadar sevimli ki , dönüp yüzüne tebessüm etme isteğimi engellemeden hafif yanaşıyorum.Ben yüzüme bakıp da gülümsemesini beklerken elbette ki bir  duraksama yaşıyor  fakat birkaç saniye gözüme odaklanıp ardından tebessüm karşılığımı alıyorum.Ona baktıkça insanoğlunun tüm sancılarının, öfkesinin, birikmişliklerinin, karmaşıklığının küçüldükçe anlamsızlaşması diyorum. Farkında değiliz ama büyürken bazen yaşadıklarımıza küçülmeyi unutuyoruz sanıyorum..

Orda anladım ki,çocuğun iyileştiremeyeceği  çok az nokta var şu hayatta…Tuhaf belki ama  tarihin Bosnayı sancılı , acılı, karanlık günlerinden nasıl bugüne sukunetle getirdiğini  anlamak için o şehrin sadece insanlarına değil, çocuklarının ifadelerinde de yattığını düşünmek daha bir ümitvar kılıyor beni…Ümit var olmak da belki de şehre hüzün buğularıyla bakmaktan ötede, daha gerçekçi bir mercekle bakmama olanak tanıyor…

Hvala Bosnia !

Tanıştığımıza memnun oldum…ve beni tanıştırdıklarına…!

 

 

16-11-2021
Merve Doğanlar

Merve Doğanlar

Psikolog

1990 yılında Yalova’da dünyaya merhaba dedi. İlkokul, ortaokul ve Lise öğrenimlerini burada tamamlayıp, daha sonra Üsküdar Üniversitesi Psikoloji (ing) bölümünden mezun oldu. Üniversite öğrenimi sırasında İletişim bilimlerinde yandal yaptı. PAMER (Post-Colonial çalışmalar merkezinde) çeşitli araştırmalara ve makale çalışmalarına katıldı. Lisans öğrenimi sırasında biri Almanya biri İngiltere olmak üzere 2 Erasmus yaptı. Bu yüzden Kültür şoklarına toleranslı. Şu an da Klinik Psikoloji yüksek lisans mezunu, spor aşığı, bilime dair her şeye maydanoz olmayı seven, nitelikli hasbihallere müptela, değiştirebileceklerine değiştiremeyeceklerinden daha çok inanan, insana dair her şeye meraklı olmak gibi sıfatlarıyla hemhal olmakta.

merve.doganlar1@st.uskudar.edu.tr

gezegenpsikolog