Şiddet ve Kökenlerine Arkeolojik Bir Bakış

Şiddet ve Kökenlerine Arkeolojik Bir Bakış

A+ A-

Merhaba sevgili okur, tanıştığımıza çok sevindim! Bu yazıda çeşitli örneklerle insanların hayatındaki toplumsal şiddetin oluşumundan ve gelişiminden kronolojik bir doğru oluşturmayı deneyeceğim. Daha önce neden bir sinek gördüğümüzde onu çoğunlukla ellerimizin arasında yakalamayı ya da bir şekilde öldürüp evden çıkartmayı denediğimizi, hatta birçoğumuz için bunun bir refleks haline geldiğini hiç düşündünüz mü? Şiddetin doğuşu ve tanımlanması süregelen yaşantımız boyunca pek çok kalıba sokulmaya çalışıldı; fakat nihai evrensellikte bir yargıya ulaşılamadı. Bu süreçte geçtiğimiz eşikler bunu ne derece aydınlatabilir bunu incelemek istedim. Yazıya başlamadan önce aklımda daha materyal üstünden gelişen bir konuya eğilim vardı fakat bunun doğru bir başlangıç olmayacağını düşündüm; çünkü materyal ya da arkeolojik dildeki genel adıyla buluntu, ki bir noktada arkeolojinin temelini de oluşturur; doğada bulunan cisimlerin insanla bir etkileşim içine girmesiyle oluşur. Dolayısıyla buluntuların yaşam öykülerine ışık tutma tenezzüllerimden önce onları oluşturan zihniyeti gözden geçirmek istedim. Arkeoloji, buluntuların incelenmesi ve yorumlanması ile ilerleyen bir alandır fakat buluntu somuttur. Asıl zor olan görünenin ardındaki perdeyi aralayıp onu ulaşılabilir kılmaktır diye düşünmekteyim.

Aslında bütün bu serüvenle bir yandan da şiddetle ilişkilendirebileceğimiz içgüdülerimizden gelen davranışların hangi noktada bunun ötesine geçtiğini de görebiliriz. Isernia la Pineta bu konuda insanların atalarının izlerine rastlanan ve başlangıç noktası olarak görülebilecek bir kamp alanıdır. İtalya’da bulunan bu kamp alanı, alt paleolitik döneme tarihlenen, aynı zamanda da buzul çağı olarak nitelendirebileceğimiz dönemde,  Homo erectus (tür. Dik insan) olarak adlandırılmış atalarımızın faaliyetlerini yoğun olarak gözler önüne seriyor.  Bu da yaklaşık 2,7 milyon yıl öncesine denk geliyor. Buradaki katmanlardan bulunan kalıntılar hem alanın coğrafi bağlamda dönem şartlarına uygun olarak tanımlanmasına hem de atalarımızın çevrelerini anlamamıza imkân sağlıyor. Katmanları oluşturan parçacıklar çeşitli kayaçların bir araya gelmesiyle birikmiş, fakat volkanik materyal diğerlerinin arasında daha öne çıkıyor. Bununla birlikte hayvan kalıntılarının, çakmaktaşı ve kireçtaşı gibi kayaç parçacıklarının insan kalıntılarıyla birlikte bulunması, burada yaşayanların basit aletleri şekillendirdiklerinin bir göstergesi oluyor[1].  Fakat bu bilinçli olarak parçalara ayrılmış kemiklerle bir arada bulunan aletler bir avlanma faaliyetine işaret etmemekle birlikte; aksine bulunan ölü hayvan bedenlerin parçalanarak tüketilmesi ve bazı uzuvların işlevsel olarak kullanılması olarak yorumlanır. Öte yandan; etten gelen protein zekâ seviyesinin ve strateji üretme yetisinin gelişmesinde önemli yer edinmiş olmalı ki bu protein sayesinde teknoloji ilerlemiş, dolayısıyla daha yüksek kalori ağırlıklı bir beslenme düzeni sağlanmasını mümkün kılmış. Bu durum da genel olarak Homo olarak adlandırılan atalarımızın 2 milyon ile 200,000 yıl aralığındaki süreçte beyin boyutlarının 600 cm3ten 1300 cm3e (Homo sapiens) kadar artış göstermesiyle sonuçlanmış. Avlanmanın beslenmeye eklenmesi aslında sosyal oluşumları da etkilemiş ve daha büyük topluluklar oluşturulmasına sebep olduğu da gözlemlenebilmiştir[2].

 

 

Şekil 1: Erken Neolitik Dönem yerleşimleri ev içi kamp alanı modellemesi, Boncuklu.

Bir sonraki durağımız Jersey Adalarında bulunan La Cotte adlı sit alanı. Yerel dilde mağara anlamına gelen la cotte, granite bir uçurum ve çökmüş bir mağaradan oluşan bir alan ve buzul çağında yaşayan atalarımızın tarihine ışık tutan en önemli alanlardan biri olarak tanımlanıyor. Yaklaşık çeyrek milyon yıl öncesi yaşamış Avrupalı Homo neanderthalensis’in bu alanı neden tercih ettiğini anlamak ise aslında alanın önemini kavramamızı sağlıyor. Çünkü bu dönemde hala silah kullanamayan insan, hayvanları av olarak görmeye başlamış ve diğer vahşi hayvanların kalıntılarından başka bir seçenek bulmanın bir yolunu aramıştı. Bu sorunu da avını uçuruma doğruyu kovalayarak aşağı düşmesini sağlayarak çözmüştü[3]. Böylece uçurumdan aşağı düşerek ölmüş ya da büyük hasar almış hayvanı ürettiği aletlerle parçalamış; ihtiyacı olan et ve ilik, dolayısıyla yüksek proteine ulaşmıştı. Fakat bir süre sonra bu avlanma stratejisi bir eğlence haline gelmiş olacak ki bulunan hayvan kalıntılarının bazıları öldürülen hayvanların asla parçalarına ayrılmadan çürüyüp fosilleştiğini de gösteriyor. Bu da beslenme için avlanmadan eğlence amaçlı avlanmaya geçtiğimiz nokta olarak görülebilir. Bu perspektif belki de hayatta kalmak için sarıldığımız şiddet eğilimini başka bir noktaya taşımış bulundu.

Şiddet kapsamında göz ardı edilmemesi gereken bir konu daha var: yamyamlık. Her ne kadar bu hareketin farklı nedenleri olsa da Homo sınıfına dâhil atalarımızın bir şekilde bunu deneyimlemiş olması da şiddetin içgüdülerimizin bir dışavurumu olarak açıklanabilir böylece. Yamyamlığın sebebi savaşlar, hayatta kalma arzusu, zevk veya besin değeri açığı olabiliyor[4]. Bunun ilk örneğini ise İspanya’da bulunan Gran Dolina mağarasında görmek mümkün.  Farklı yaş gruplarından toplam 11 bireyin tüketildiği verilerine araştırmacılar tarafından ulaşılmış. Dahası; bu eylem yemek kıtlığının olmadığı bir dönemde gerçekleşmiş ve bireylerin kafataslarında beyine ulaşmak için çatlaklar oluşturulmuş, bu da aslında gastronomik yamyamlık ve kültürel yamyamlık olarak adlandırılıyor[5][6]. İlerleyen tarihlerde toplumun değişmesiyle ve inanç sistemlerinin oluşmaya başlamasıyla bu eyleme yeni bir perspektif eklenmiş: ayinsel yamyamlık; bunun ilk örneğine de Aragon Mağarası, Fransa’da rastlanmış. Bulunan kemik kalıntılarının belirli noktalardan kırılmış olması ve bazı parçaların eksik olması, ayrıca iskelet parçalarının belirli bir grup içinde dağılımı; tüketilen bireylerin toplum tarafından belirlenmiş bir grubu işaret ettiğini, bunun da ayinle bağdaştırılabileceğini gösteriyor[7].

İlerledikçe inanç sistemleri şekillendiren toplumsal yapılarıyla atalarımız doğaya ve dünyaya yeni bir açıdan bakmaya başladı. Çevredeki dengeler sorgulanmaya başladı ve kontrol mekanizmaları denendi. Böylece de yeni kavramlar edinildi; korku gibi. Çünkü kontrol edilemeyen şeyler öngörülemezdi ve kurması zaman alan her şeyi birkaç küçük an dâhilinde bozabiliyor ya da yok edebiliyordu. Fakat gözlemle her şey aşılamıyordu. Bu ve bütün çıkmazlar da yüce bir güce yönelen bir zihniyet yarattı. Bu güçle iyi anlaşabilirlerse onu öngörülebilir hale getirebileceklerini düşündüler belki de... Bunu nasıl başaracaklardı? Gözlemleri onları ayinlere yöneltti.  Bunun en temel yapı taşlarından birini de ayinsel kurban etmeler oluşturdu, çünkü ölüm de tam olarak anlaşılamayan bir kavramdı ve ölümden sonra ne olduğu sorusunun cevabı sonsuz bir boşluktu. Belki de ölümün kaynağı olmak onları bu tanımlanamaz güce olabildiğince yakın hissettirdi… Her halükarda farklı nedenlerle olsa da bütün kötülüklerin bir kişiye yüklenmesi ve bu canlının kutsal bir amaç için katledildiğinde tüm kötülüklerin yok olacağını düşünmek duygusal açıdan gelişen atalarımızın birçok sonu reddetmesinin çözümü olarak tanımlandı, ölüm dâhil… Sonuçta kurban olarak seçilen de bir zamanlar nefes alıyordu[8]. Üstelik bu, kurban törenlerinin tek nedeni de değildi. Bağ kurmak, geleceği tahmin etmek ve ilerleyen çağlarda kutsanmak için de kurbanlar seçildi, kan akıtıldı[9]. Kısaca, kurban kavramı bütün gizli ve sembolik tanımlarla beraber faydacı açıdan bakıldığında aslında yemek anlamına da geliyordu[10].

 

 

Şekil 2: Çatalhöyük evlerindeki av sahnesi modellemesi, Neolitik Dönem.

Bütün bu bilgilerin ışığında şiddetin insanların bilinçaltında ve dolayısıyla aslında kenarda köşede kalan veya üstü örtülmeye çalışılan bir duygu olduğunu gözlemleyebiliriz. Fakat bireysel ya da küçük çaplı geliştirilen öldürme mekanizmasının[11] ne zaman kitleleri yok edecek boyutlara geldiğini görebilmek için de Neolitik olarak tanımlanan döneme bakmalıyız. Mobil olarak hareket eden grupların büyüyerek çevrelerindeki kaynakların onlara yetmemeye başlamasını fark etmeleriyle gelişmiş bu dönemde, tam anlamıyla olmasa da yerleşik düzene geçen insanlar; bitkileri ve hayvanları evcilleştirmeyi dener. Başarılı olduklarında ise tahmin edemedikleri birçok engeli aşmaları gerekir: hayvanlardan bulaşan salgın hastalıklar, artan nüfusa yetmeyen besin, hızla azalan doğal kaynaklar ve sabit bir noktada yaşamanın tarıma etkisi.  Bütün bu zorluklar da onları yeni stratejiler üretmeye iter ve bazı sorunlarını bu şekilde aşarlar. Bir kısmı ise günümüz dünyasına hala tam olarak yenemediğimiz fakat kontrol altına alabildiğimiz bir miras olarak kalır: kızamık ve suçiçeği hastalığı gibi.  Bu stratejilerden biri de hala avlanmaktı. Bu noktaya kadar bahsettiğim bütün alanlarda aslında avlanma faaliyeti görülmüş olsa da bu eylem silah kullanılmadan yapılıyordu. Bu bağlamda da bilinen en eski odun mızraklar Almanya’da bir maden kazısında ortaya çıkarıldı. 400,000 yıl öncesine götüren ve öldürmek için kullanıldığı düşünülen bu mızrakların keşfi, en az 10 atın parçalara ayrılmış kemik kesitleri ve diğer taş aletlerle beraber bulunmasıyla Schöningen’i arkeoloji dünyasının gözünde mızrak kullanımının başlangıç noktası haline getirdi. Çünkü daha önce bulunan benzerlerinin aksine bu mızrakların hayvanları korkutmak ya da diğer işlevsel amaçlar için değil, avlanmak için tasarlandığı şekillendirilmesinden anlaşılabiliyordu[12].  İnsanların silahlanma ve bunu kendilerinin bir uzvuymuşçasına rahat kullanabilir hale gelme süreci, avlanmanın dışında da bu yeni olguyu test etmeleriyle devam etti; bu da dolaylı yolla da olsa yerleşik hayatın getirdiği sınırlı besin olgusunu yenmelerine yol açtı. Yakınlarından başlayarak, diğer yerleşim yerlerine yapılan ziyaretler barışçıl bir hava taşımıyordu; aksine kaynakların yağmalanması ve şiddetle orada yaşayanların bastırılması bir süre sonra kaynak yeterliliğine bağlı ya da bağımsız olarak kitlesel ölümleri doğurdu. Kitlesel ölümler daha sonra toplu yok edişlere ve dahi soykırımlara yol açtı. Nitekim Homo sapiens sapiens yani modern insan Neanderthalensis’in yok oluş sebebi olarak biliniyor. Aynı zamanda ironiktir ki günümüz insanının yaşadığı alana göre farklı yüzdelerle ifade edilse de %1 -0.3 oranında Neanderthal DNA’sı taşımakta olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış bir olgu[13]. Neolitikteki bu katliamlara Almanya’da ve Avusturya’da açığa çıkarılan toplu mezarlar örnek olarak gösterilebilir. Tallheim ve Schletz alanlarında gömülmemiş veya gelişigüzel istiflenmiş olarak bulunan mezarlar dönemin vahşetini gözler önüne seriyor. Schöneck-Kilianstädten adlı alanda bulunan toplu mezardaki bulunan kafataslarının üstündeki kırıklar ve yara izleri bunların kazayla olmadığını ve hedef alınarak oluşmuş yaralar olduğunu gösteriyor[14]. Dolayısıyla yaklaşık MÖ 5000 – 4500 yıllarından başlayarak şiddetin katliam boyutuna ulaşmış olduğunu ve bunun aslında modern dünyanın bir getirisi olmadığını görebiliyoruz. Fakat bu bireysel şiddetin bir çığ gibi büyümesinde insanların büyük topluluklar halinde yerleşik hayata geçme kararının etkilerini göz ardı edemeyiz.  Ek olarak, avcı toplayıcı grupların eşitlik ilkesine dayanan ve nispeten barışçıl bir ortamda yaşadığı araştırmacılar tarafından ifade ediliyor. Şiddetin içgüdüsel bir duyu mu olduğu yoksa sonradan geliştirdiğimiz saldırgan bir davranış bütünlüğü mü olduğu yüzyıllardır büyük düşünürlerin dahi üstüne düştüğü bir soru. Bu noktada Thomas Hobbes savaşın doğamızın bir parçası olduğunu, J.J. Rousseau ise bunun dış etmenlere bağlı bir tepki olarak geliştirdiğimiz bir davranış olduğunu öne sürmüş. Fakat aslında bilim savaşın ve şiddetle üstünlük kurmanın genetiğimize kodlanmış ya da aktarılan bir miras olarak görülmesinin yanlış olduğunu söylüyor [15].

 

 

Şekil 3: Çatalhöyük kazılarında bulunmuş bir hançer, Çatalhöyük kazı evi.

Şiddetin bir şekilde hayatta kalma sürecimizde önemli bir yer aldığını görmüş olduk. Fakat şu anda yaşadığımız dünyayı ve olduğumuz noktayı şiddetin başarısı olarak görmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Eğer doğamıza kodlanmış olsaydı ki olmadığı bilimsel araştırmalar tarafından kanıtlanmış; avcı toplayıcı grupların hayatta kalamamış olması gerekirdi. Ancak azınlıkla da olsa hala bu şekilde yaşayan toplumlar var. Bulunduğumuz noktadan bakıldığında ilkel olarak tanımlanan bu yaşam tarzı devam etseydi de yerleşik hayata geçmeseydik; bugün nasıl bir dünyada yaşardık ya da içimizdeki şiddet eğilimini kontrol edebilir miydik bilemiyorum. Ama gelişme olarak gördüğümüz bu hayat, bize birçok zorluğu da beraberinde getirmiş ve kendi türümüzü birbirimize kırdırmışsa, buna gerçekten gelişme demek doğru mudur diye sormalıyız kendimize diye düşünüyorum.

Yazı boyunca çeşitli insan davranışları ve eylemleri doğrultusunda insanlık tarihiyle şiddet meylinin tarihçesini sentezlemeye çalıştım. Bu sentezin sonucunda da tarih boyunca tercihlerimizin bizi bugünümüze getirdiğini görebiliyoruz. Günümüzde dahi bütün şiddet içeren eylemlerimizi “doğa” ya da “içgüdü” olarak tanımlamanın hala kullandığımız bir bahane olduğunu düşünüyorum. Okurken keyif almış olmanızı umarım…

 

 

Kaynakça

Sözü Geçen Çalışmalar

Bower, B. «German Mine Yields Ancient Hunting Spears.» Science News 1 Mart 1997: 134.

Callaway, Ewen. «Oldest Human DNA Reveals Recent Neanderthal Mixing.» Nature 15 Nisan 2021: 339.

Carlo Peretto et al. «The Intra-Site Analysis of the Palaeolithic Site of Isernia La Pineta (Molise, Italia).» CAA 2004. Dü. Franco Niccolucci ve Sorin Hermon. Budapeşte: Archaeolingua, 2010. 201-206.

Christian Meyer, Christian Lohr, Detlef Gronenborn and Kurt W. Alt. «The massacre mass grave of Schöneck-Kilianstädten reveals new insights into collective violence in Early Neolithic Central Europe.» Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 8 Eylül 2015: 11217-11222.

Dawson, Doyne. «The Origins of War: Biological and Anthropological Theories.» History and Theory 35.1 (1996): 1-28.

La Cotte Kazı Ekibi. «Watch how we uncovering the past.» La Cotte St Brelade. JERSEY HERITAGE,SOCIÉTÉ JERSIAISE,NATIONAL TRUST JERSEY, 2009. Video. 17 aralık 2021. <https://www.lacotte.org.je/#ancient-ancestors>.

Rodríguez-Hidalgo, Palmira Saladié ve Antonio. «Archaeological Evidence for Cannibalism in Prehistoric Western Europe: from Homoantecessor to the Bronze Age.» Journal of Archaeological Method and Theory 24.4 (2017): 1034-1071.

Skinner, John. «Ritual Matricide: A Study of the Origins of Sacrifice.» American Imago 18.1 (1961): 71-102.

Thorpe, I. J. N. «Anthropology, Archaeology, and the Origin of Warfare.» World Archaeology 35.1 (2003): 145-165.

Valeri, Valerio. «Wild Victims: Hunting as Sacrifice and Sacrifice as Hunting in Huaulu.» History of Religions 34.2 (1994): 101-131.

Wong, Kate. «Rise of the Human Predator.» Scientific American 310.4 (2014): 46-51.

NOT: Yazının içeriğinde kullanılan bütün fotoğraflar yazara aittir.

[1] Carlo Peretto et al. «The Intra-Site Analysis of the Palaeolithic Site of Isernia La Pineta (Molise, Italia).» CAA 2004. Dü. Franco Niccolucci ve Sorin Hermon. Budapeşte: Archaeolingua, 2010. 201.

[2] Kate Wong. «Rise of the Human Predator.» Scientific American 310.4 (2014): 51.

[3] La Cotte Kazı Ekibi. «Watch how we uncovering the past.» La Cotte St Brelade. JERSEY HERITAGE,SOCIÉTÉ JERSIAISE,NATIONAL TRUST JERSEY, 2009. Video. 17 aralık 2021. <https://www.lacotte.org.je/#ancient-ancestors>.

[4] Palmira Saladié ve Antonio Rodríguez-Hidalgo. «Archaeological Evidence for Cannibalism in Prehistoric Western Europe: from Homoantecessor to the Bronze Age.» Journal of Archaeological Method and Theory 24.4 (2017): 1038.

[5]Saladié ve Rodríguez-Hidalgo,1040.

[6] I. J. N. Thorpe. «Anthropology, Archaeology, and the Origin of Warfare.» World Archaeology 35.1 (2003): 152.

[7] Saladié ve Rodríguez-Hidalgo,1041.

[8] John Skinner. «Ritual Matricide: A Study of the Origins of Sacrifice.» American Imago 18.1 (1961): 71.

[9] Skinner,77-86.

[10] Valerio Valeri. «Wild Victims: Hunting as Sacrifice and Sacrifice as Hunting in Huaulu.» History of Religions 34.2 (1994): 105.

[11] Thorpe, 153-154.

[12] B. Bower. «German Mine Yields Ancient Hunting Spears.» Science News 1 Mart 1997: 134.

[13] Ewen Callaway. «Oldest Human DNA Reveals Recent Neanderthal Mixing.» Nature 15 Nisan 2021: 339.

[14] Christian Meyer, Christian Lohr, Detlef Gronenborn and Kurt W. Alt. «The massacre mass grave of Schöneck-Kilianstädten reveals new insights into collective violence in Early Neolithic Central Europe.» Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 8 Eylül 2015: 11217-11219.

[15] Doyne Dawson. «The Origins of War: Biological and Anthropological Theories.» History and Theory 35.1 (1996): 1-2.

27-12-2021
İrem Betül Cansever

İrem Betül Cansever

Arkeoloji

Geçmişin tozunu ruhunda taşıyan, geleceğinin şafağında duran bir arkeoloğum. 2021 yılının yazında Bilkent Üniversitesi Arkeoloji Bölümünden mezun oldum. İlerleyen dönemde akademik hayatımı devam ettirme gayesindeyim.  Bununla beraber, profesyonel olarak arkeoloji dünyasına adım attığımdan beri arkeolojinin toplumdan uzak ve sadece belli bir kesime hitap edebilecek bir alan olduğu algısıyla çokça karşılaştım. Bu algının doğru olmadığı, arkeolojinin aslında ne kadar hayatın içinden gelişen bir alan olduğunun daha görünür kılınabileceğini düşünüyorum. Yazılarımda da olabildiğince bunu mümkün kılmayı hedefliyor olacağım.

betulcansever@hotmail.com

@irembetulcansever