Küllerden İzlere: İklimin Tanrıları

Küllerden İzlere: İklimin Tanrıları

A+ A-

Hiç düşündünüz mü yeryüzüne düşen ilk yağmur damlasından bu yana ne kadar hayat borçlu olduğumuzu evrene? Gün geçtikçe tükettiğimiz kaynaklarla kendi sonumuza hazırlanıyor olmamızın nedeni doğanın bize verdiklerini algılarken düştüğümüz ikilem mi? Doğal kaynakların insanlığa bir armağan mı yoksa emanet mi olduğunu, dolayısıyla tüketimde kontrolü nasıl sağlayacağımızı anlamak, geçmişten bize miras kalan en temel sorunlardan bir tanesi.

Günümüzde hala birçok alanda etkilerini hissettiğimiz birçok mitoloji de dahil olmak üzere, Yunan mitolojisinde evrenin yaratılışından önce sadece kaos vardır. Daha sonra ise kaos toprağı yaratır, toprak da başta onu sarmalayan gökyüzü olmak üzere; diğerlerini[1]. Buradan da bağdaştırabileceğimiz üzere, insanlık tarihinde de hiyerarşik düzenli mitolojilerin en tepesinde en anlaşılmaz ve en heybetlileri bulunur: gökyüzü/fırtına tanrıları ve yeryüzü. Diğer bütün elementler de bunların türevleri olarak karşımıza çıkarılır. Bu yücelik, aslında doğayı kontrol etme çabalarının başarısızlığının sonucu olarak da değerlendirilebilir. Yaklaşık birkaç bin yıllık bir döngü içinde, fırtınaları kızdırdıkları tanrıların gazabı olarak algılayan bizler nasıl oldu da kendi gazaplarını kendi ellerinden çeker olduk? Tükettiğimizi sandığımız şey doğa iken kendi geleceğimizi kararttığımızı fark etmemiz neyi geri getirebilir, bu uğurda neleri feda edebiliriz?

Geçmişten bugüne yaşamımız tüketime bağlıdır fakat bunun bireysellikten çıkıp yaşanan çevreyle ilişiği yerleşik hayata geçişle başlamıştır. Bu geçişle çevre sabit kaldıkça yenilenme fırsatı azalmış, bir süre sonra da kendine yetişemeyecek bir hızda yok edilmeye başladı. Aslına bakılırsa insanların aşırı tüketmeden yaşadığı bir tarihe erişmek çok da kolay değil ama geniş bir çerçeveden bakıldığında Daniel Quinn kendi kitabında bu anlayışı  “bırakanlar” ve “kapanlar” olarak ikiye ayırıyor. Bu sınıflandırmada Quinn avcı toplayıcı grupların tanrının onları kendi insafına bıraktığını ve sadece bulabildiklerinde tükettiklerini; kapanların ise stok yaparak bollaştıklarını, bunun da verdiği güçlü emin adımlarla avcı toplayıcı bırakanları ele geçirdiklerini ve böylece büyük tarımsal topluluklara evirildiklerine atıfta bulunuyor[2]. Arkeoloji sayesinde bu durumun somut kanıtlarına da ulaşmak mümkün; bunu örneklendiren birçok alandan bir tanesi de Çatalhöyük.

Tarım kavramının hayatımıza kazandırılmasıyla tüketim anlayışı farklı bir boyut kazanmaya başladı. Tarım; sadece bulabildiği ya da toplayabildiği kadarını tüketen toplumların geliştirdikleri tekniklerle hem daha fazla ürüne erişimini hem de dolaylı olarak daha çok tüketimini sağladı. Bu sayede artan popülâsyonla da yerleşik hayata geçen toplumlar tüketimi arttırdı. Çatalhöyük tarımın da hayatlarımızda yer etmesiyle oluşan ilk büyük çaplı yerleşmelerden bir tanesi olduğundan tüketim algısının kalıntılara yansımaları takip edilebiliyor. 

Çatalhöyük halkının davranışları; dönem şartları ve kaynakların bolluğu göz önüne alındığında bir mantık çerçevesinden gözlemlenebiliyor. Arazinin coğrafik şartlarından dolayı kerpiç duvarların sıvasını kuru tutmak amacıyla buranın halkını evlerde sürekli yanan bir ateşle yaşadılar; bu da sonu gelmeyen odun yakımı anlamına gelmekteydi. Bu durum da çevrenin bitki örtüsünde etkili bir değişime sebep oldu[3]. Bu olgu o derece etkindi ki;  zaman ilerledikçe kaynaklara ulaşmakta zorlanıldığından dolayı höyük terk edilip biraz daha ötede yeni bir yerleşim alanı oluşturuldu[4].Günümüzde oldukça sert bir iklimi olan bu coğrafyanın; Neolitik yerleşke döneminde çok daha nemli bir iklime sahip olduğunu araştırmalar gözler önüne seriyor[5].

 

 

Çatalhöyük’te kullanılan ilkel sulama ve tarım sistemleri de çevrenin kaynaklarının tüketilmesinde oldukça etkili oldu. Yerleşimin erken evrelerinde bataklığın ehlileştirilmesiyle oluşturulan alan, tarım arazisine dönüştürüldüğünde sulama sisteminin düzenlenmesi de deneysel ilerlediğinden, zamanla hâlihazırda bataklığın üstüne konumlandırılan alan suya doyuruldu[6]. Alüvyal arazi toprağı, ekilen tohumlar ve hayvan gübresiyle yeniden toprağa kavuşan tohumlar bir araya geldiğinde bölgenin bünyesindeki verimli arazilerin sınırlarını zorlayan bir sahne oluşturdu. Bölgenin bir kısmı aşırı suya maruz kalırken göz ardı edilenler çölleşmeye başladı. Bu dengeyi kuramayan Çatalhöyük halkı bir noktadan sonra yavaş yavaş verimini yıkayan arazilerden kaçışın bir yolunu aramaya başladı. Çatalhöyük’ün yıkılışı başlattığı çevresel felaketle birlikte tüm bölgede etkisini gösterdi ve iklimin değişmesinin ilk adımları böylece atılmış oldu.

Çatalhöyük ve benzeri nice örnek bazı araştırmacıların günümüzde yaşanılan bu aşırı tüketim furyasından beslenen iklim krizini ve dolayısıyla antroposeni [7] Neolitik çağlara dayandırıyor. Süreç yavaş işlese de o günlerden günümüze bir iklim krizinin çığ gibi büyüyerek ilerlediği göz ardı edilemeyecek bir gerçek. Burada artan faaliyetler sonucu tetikliyor olsa da gidişatın tek öncülü bu olmadığından; bütün bir insan faaliyetini ve bin yıllardır bırakılmış kümülatif iz topluluğunun kaldırılması çabasının imkansızlığından yakınmak yerine durum değerlendirilmesi yapılarak atılabilecek adımların belirlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Peki, gerçekten kendimizi kıyametimize mi sürüklüyoruz? Bu kadar kötümser bir tablo çizmek ne kadar doğru? Çatalhöyük’le karşılaştırıldığında onlarda olmayan problemlere de sahip bir neslin parçalarıyız: nüfus her geçen gün katlanarak artmakta ve buna kıyasla ıslah edilmemiş arazi yok denecek kadar az. Atıklarımızı nasıl yok edeceğimiz ya da geri dönüştüreceğimiz üstüne ortak bir noktada olamadığımızdan dolayı buna karşı ortak bir harekete de geçemiyoruz. Bizden geriye kalan çöp yığınları bundan çok da uzak olmayan bir gelecekte bizim yaşamlarımızı çözümlemek için uğraşan araştırmacıların ulaşabildiği başlıca kaynaklardan biri haline gelecek; yani aslında hayatlarımızın büyük çoğunluğunu geride bıraktığımız atık yığınları anlatacak torunlarımıza[8]. Kaynak kullanımı yarınlar yokmuşçasına yapılıyor ancak artık bunun bir sonu olduğunu ve bu sonun yakın olduğunu da biliyoruz. Aşırı tüketimimize doğanın verdiği tepkiyi görmezden gelmek adına sınırları zorluyoruz. Bütün bunlar değerlendirildiğinde oldukça kötü bir noktada görünüyoruz, fakat bu tamamıyla karamsarlığa gömülmemiz gerektiğini ifade etmek zorunda değil[9]. Bunun nedeni ise daha önce karşılaştığımız sorunları öngörüp aşmayı başarabilmiş olmamız. Her olayın sonucunu gidişatı belirler, dolayısıyla bu gidişatı değiştirmek için hala şansımız varken harekete geçmek en iyi çözüm olabilir.

 

 

Alıntı:https://unsplash.com/photos/YUPUvoOnLIk

Günümüzde ulaşabildiğimiz veriler sayesinde yaklaşık MÖ 7000-6000 yıllarında yaşanmış aşırı tüketimin çevre halkını farkında olmadan da olsa sonlarına hazırladığını anlayabiliyoruz. İlk tarım topluluklarından biri olmaları bu sonu bulunduğumuz noktadan bakıldığında öngörülebilir kılıyor. Öte yandan günümüzde yaşadığımız senaryo Çatalhöyük halkının karşılaştığı sorunlardan farklı değil, hatta ölçütlerine bakılınca çok daha katmanlı ve büyük; lakin hala müdahale etmekte çekinceli davranıyoruz. Çatalhöyük’ün küllerinden ders çıkartmazsak biz de izlere dönüştüğümüzde gelecek nesil arkeologlarına çok da vahim ve kuvvetle muhtemel anlaşılması güç bir yok oluş senaryosu bırakmış olacağız ki bizim toplu olarak başka bir yerleşim yeri bulup onu ehlileştirme planları hala sadece hayalî senaryolardan ibaret. Binlerce yıl öncesinde yaşamış topluluklara nazaran kendilerini daha gelişmiş gören insanlar olarak kendi yarattığımız sorunları çözememenin sonucu varlığımızı sonlandırmak gerçekten geleceğin insanlığına bırakmak istediğimiz tek miras mı olmalı, işte bu sorunun cevabı bütün denklemi çözüyor aslında. Yazı boyunca çıktığımız yolculukta karşılaştığımız hataların günümüzdekileri düzeltme çabamıza ışık olması temennisiyle sözlerimi sonlandırıyorum. Umarım geçmişten gelen bu ikaz harekete geçme yolunu tetikleyen bir kıvılcım oluşturur.

 

[1] Ahmet Gözlü. “GREK MİTOLOJİSİNDE EVRENİN TANRILARI YARATMA SÜRECİ.” ÇAKÜ KAREFAD, vol. 9, no. 2, Oct. 2021, pp. 170.

[2] KIM PENNINGTON. “CHAPTER TWENTY-FOUR: Consumption.” Counterpoints, vol. 527, 2018, pp. 239.

[3] Eleni Asouti and Jon Hather. “Charcoal Analysis and the Reconstruction of Ancient Woodland Vegetation in the Konya Basin, South-Central Anatolia, Turkey: Results from the Neolithic Site of Çatalhöyük East.” Vegetation History and Archaeobotany, vol. 10, no. 1, 2001, pp. 26-27.

[4] Andrew Fairbairn. “A History of Agricultural Production at Neolithic Çatalhöyük East, Turkey.” World Archaeology, vol. 37, no. 2, 2005, pp. 203.

[5] Fairbairn,201.

[6] Fairbairn,200.

[7] İnsan faaliyetlerinin gezegenin iklimi ve ekosistemleri üstünde göz ardı edilemeyecek kadar etkili olmaya başladığı yakın çağ dilimini tanımlamaktadır, jeolojik bir tanım değildir, dolayısıyla başlangıcı için kesin bir tarih belirlenemez.  Bknz: https://education.nationalgeographic.org/resource/anthropocene

[8] KATHLEEN DEAGAN. “TRACING THE Waste Makers.” Archaeology, vol. 42, no. 1, 1989, pp. 59–61.

[9] Paul R. Ehrlich and Anne H. Ehrlich. “Can a Collapse of Global Civilization Be Avoided?” Proceedings: Biological Sciences, vol. 280, no. 1754, 2013, pp. 8–9.


Kaynakça

“Anthropocene.” National Geographic Society, 20 May 2022, https://education.nationalgeographic.org/resource/anthropocene.

Asouti, Eleni, and Jon Hather. “Charcoal Analysis and the Reconstruction of Ancient Woodland Vegetation in the Konya Basin, South-Central Anatolia, Turkey: Results from the Neolithic Site of Çatalhöyük East.” Vegetation History and Archaeobotany, vol. 10, no. 1, 2001, pp. 23–32. JSTOR, http://www.jstor.org/stable/23417785. Accessed 3 Jun. 2022.

 

DEAGAN, KATHLEEN. “TRACING THE Waste Makers.” Archaeology, vol. 42, no. 1, 1989, pp. 56–61. JSTOR, http://www.jstor.org/stable/41740231. Accessed 3 Jun. 2022.

 

Ehrlich, Paul R., and Anne H. Ehrlich. “Can a Collapse of Global Civilization Be Avoided?” Proceedings: Biological Sciences, vol. 280, no. 1754, 2013, pp. 1–9. JSTOR, http://www.jstor.org/stable/23353308. Accessed 3 Jun. 2022.

 

Fairbairn, Andrew. “A History of Agricultural Production at Neolithic Çatalhöyük East, Turkey.” World Archaeology, vol. 37, no. 2, 2005, pp. 197–210. JSTOR, http://www.jstor.org/stable/40024229. Accessed 3 Jun. 2022.

Gözlü, Ahmet. “GREK MİTOLOJİSİNDE EVRENİN TANRILARI YARATMA SÜRECİ.” ÇAKÜ KAREFAD, vol. 9, no. 2, Oct. 2021, pp. 168–186.

PENNINGTON, KIM. “CHAPTER TWENTY-FOUR: Consumption.” Counterpoints, vol. 527, 2018, pp. 237–47. JSTOR, http://www.jstor.org/stable/45178560. Accessed 5 Jun. 2022.

.

02-07-2022
İrem Betül Cansever

İrem Betül Cansever

Arkeoloji

Geçmişin tozunu ruhunda taşıyan, geleceğinin şafağında duran bir arkeoloğum. Bilkent Üniversitesi Arkeoloji Bölümünden mezun oldum. İlerleyen dönemde akademik hayatımı devam ettirme gayesindeyim.  Bununla beraber, profesyonel olarak arkeoloji dünyasına adım attığımdan beri arkeolojinin toplumdan uzak ve sadece belli bir kesime hitap edebilecek bir alan olduğu algısıyla çokça karşılaştım. Bu algının doğru olmadığı, arkeolojinin aslında ne kadar hayatın içinden gelişen bir alan olduğunun daha görünür kılınabileceğini düşünüyorum. Yazılarımda da olabildiğince bunu mümkün kılmayı hedefliyor olacağım.

betulcansever@hotmail.com

@irembetulcansever