Babamın Plakları

Babamın Plakları

A+ A-

Öğrencilerime ödev dağıtımını nihayet bitirdim. Birkaç haftamı alsa da sanırım değdi. Takvimli işlerimi tamamlar tamamlamaz, pek heyecanlandığım genopolitikaya dair bir yazı kaleme almak istiyordum. Barcarolle dinleyince, gündemim farklılaştı.

Babam 90 yaşına geldiğinde evden daha az çıkar olmuştu. Sık sık çocukluğundan, gençliğinden parçaları internetten bulmamı ister, beraberce dinlerdik. Babam artık çok ağır işittiğinden verimli konuşmalar hayal olmuştu. Müziğiyse paylaşabiliyorduk. Örneğin bir kere hocamın verdiği Karcığar Makamı parçayı utla çalışırken babam kulak misafiri olmuş, iyice öğrenip defalarca çalmamı istemişti, meğer babaannem gençken söylermiş. Ne tuhaf, parçayı şimdi duysam hatırlarım, ancak ismini unuttum...

Babamın plaklarını dinlemeyeli 40 yıl olmuş. 80’li yılların başında Kavaklıdere’deki evde pikap birgün sustu, sonra düzelmedi. Bu yazsa babamın plaklarına, Balgat’taki evde rastladım. Önce makbule geçecek bir arkadaşımıza vermeye niyet ettik. Derken bir ucuzluk marketinde pikap satıldığını gördüm, plan değişti. Babamın plaklarını ne kadar özlemiş olduğumu farkettim. Tadilat bittikten sonra hepsinin kirini pasını temizleyip, çocukluğumdan gelen sedayı dinlemeye koyuldum.

Az önce de Primaballerina’yı pikaba yerleştirdim. Bakalım hangi parçalar var, başladım dinlemeye. İkinci parça Offenbach’ın Barcarolle’u çıktı. Babam plağı bunun için almış olmalı diye geçirdim. Gözlerim buğulandı. Ölmeden önce ismini tam hatırlayamamış, ancak mırıldanarak tarif etmişti. Okuldayken koroda söylemişler, Türkçe sözlerle. CD’sini bulup almıştım beraberce birkaç kere dinlemiştik.

70’li yıllarda hafta sonları plak çalarak neşelenir, ailecek dans ederdik. Babam komik hareketler yapıp beni güldürürdü. Bazen sadece dinlerdik, çalan müziğe göre... Akabinde biz çocuklar, 45’liklerden birer parça seçip sırayla dinlemeye koyulurduk. Her anı özlüyorum.

Sonra 90’lı yıllardan Underground filmi aklıma geldi. Kalasnjikov parçası, 70’li yıllarda hiç bıkmadığım bir parçayı anımsatmıştı. Plaklara kavuştuğumda ilk iş onu bulup yeniden, yeniden dinlemiştim. Zira Bregovic’in yorumunu her dinlediğimde eksiklik hissetmiş, her seferinde ilk dinlediğim halini özlemiştim. Kuş sesine benzer tınılarla. Bu satırları yazarken ‘Ciocarlia’nın farklı yorumlarını da dinliyorum. İnternetten. Meğer tarla kuşu demek imiş.

Derken aklım tek televizyon kanallı günlere gidiyor. Bir gece herkes içeri çekildiğinde bir baleye rasgeliyorum. Adeta nefes almadan gözümü ekrana kilitliyorum. Kuğunun hüznü, büyücünün ağaçtan atlayışı, prensin pişmanlığı, mücadelesi... Bale bitiyor. Gecenin kör karanlığı, salonda atlayıp zıplamaya başlıyorum. Koridorları döne döne, mırıldana mırıldana aşıyorum. Gün aydığında blok flüte sarılıyorum. Neyse ki aklımdakileri dökmek için bir iki oktav yeterli geliyor. Böylelikle Kuğu Gölü’nün temasını unutmamacasına zihnime kazıyorum.

Bu nedenle çocukluğumun sevgili Tchaikovsky’sini yasaklayanları okudukça içim buruluyor. Çocukken Wagner dinlemiş olduğumu öğrenen bir arkadaşımın sözleriyle de ODTÜ’de, 90’lı yılların başında dünyamı boz bulanık bir duman kaplamıştı: “Wagner mi? Dinleme! Wagner’i faşistler dinler”. Sonra, Stalin’in Ukrayna’da milyonları açlığa kırdırdığını, onca sanat eserini burjuva işi diye yaftaladığını okuduğumda da... Afrika’da müzik aleti çalınmasının yasak olduğu bir köyü öyküleyen filmi izlediğimde de... İbni Haldun, çok sevdiğim Mukaddimesi’nde müziğe düşkün bir yönetici sınıf üyesini eleştirdiğinde de....

Pink Floyd’un, Rusya ve Belarus’ta parçalarına erişim engeli getirmiş olduğunu okudum. Mümkün mü bir kere dinleyince ‘Shine On You Crazy Diamond’ı, ‘Wish You Were Here’ı, Duvar’ın nice parçasını belleklerden silmek? Ve mümkün mü Kuğu Gölü’nün tema müziğini, Dance of the Sugar Plum Fairy’yi, Çiçeklerin Valsi’ni silip atmak? Peki örneğin birgün birileri de Dmitri Shostakovich’in 2 No.lu valsi eşliğinde dans etmeyi yasaklarsa?

Ve belki öyle bir noktaya varacak ki iş, bir romancı, şairin “Hava kurşun gibi ağır” sözlerini hatırına getirecek, yaşamın sedasına çöken derin griliği kaleme almaya koyulacak... Tıpkı bir zaman Marquez’in yüz yıllık yağmurlarla unutma hastalığını resmetmiş olduğu gibi...

Merak ediyorum, sinirbilim alanında teknolojik araç gereç daha bir geliştiğinde, bellek politikaları hangi şekillere bürünecek...

Yanıtını veremesem de bildiğim birşey var: Babamın plaklarını bulana kadar ismini bile hatırlayamadığım Tarla Kuşu’nun herbir notası, sağ ve salim olduğum müddetçe, yaylısıyla, pan flütüyle bana arkadaşlık edecek. Keza Kuğu Gölü. Keza Rhapsody in Blue, Riders on the Storm, Agnus Dei, Çemberimde Gül Oya, Hicaz Peşrev; Mevlam İki Göz Vermiş... El ele ve yan yana... Ve her dinleyişimde, (eklemlerim biraz daha sağlamken) her çalışımda, ve aklıma her gelişinde Allah’a şükrettiğim, ruhlarına rahmet okuduğum Beethoven, Chopin, Mozart, Refik Fersan, Tanbûrî Cemil Bey, Aşık Veysel beynimin ağlarına konuk olmaya devam edecek...

Bugün babamı, yaşamın farklı coğrafyalarından tınıları evimize taşımış olduğu, Kuvayı Milliye Destanını Ruhi Su’nun sazından, renkleri Van Gogh’un, Gauguin’in, Monet’nin, Renoir’nın paletinden tanıtmış olduğu için bir kere daha rahmetle anıyorum. Ruhun şad olsun canım babacığım. Sevgi, saygı, minnet ve şükranla...

Fatma Ülkü Selçuk 12.03.2022

13-03-2022
Fatma Ülkü Selçuk

Fatma Ülkü Selçuk

Sosyoloji, Dr.

Fatma Ülkü Selçuk 1995 yılında ODTÜ ‘Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’ bölümünden mezun oldu. 1999 yılında Ankara Üniversitesi’nde ‘Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri’ yüksek lisansını, 2007 yılında ODTÜ’de ‘Sosyoloji’ doktorasını tamamladı. 2005 yılında ‘Örgütsüzlerin Örgütlenmesi: Enformal Sektörde İşçi Örgütleri’ başlıklı kitap için Türk Sosyal Bilimler Derneğinin ‘Genç Sosyal Bilimciler Ödülünü’ aldı. 1999-2017 yılları arasında Atılım Üniversitesi’nde çalıştı. Yayınlarının bir kısmına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://independent.academia.edu/FSelcuk

fuselcuk@gmail.com

Diğer Yazıları

Bu yazılar da ilginizi çekebilir