Sokrates ile Bir Yürüyüş: Yaşadım Diyebilmek İçin

Sokrates ile Bir Yürüyüş: Yaşadım Diyebilmek İçin

A+ A-

“Panta rhei.” Yani “Her şey akar.” Her şey değişir. Evrende vuku bulan her şey değişime mahkûmdur. Ve değişim, bu dünyanın değişmeyen tek şeyidir. Aynı nehir de ikinci kez yıkanamaz bir insan. Aynı gökyüzüne ikinci kez bakamaz. Aynı cümleyi, ikinci kez kurduğunda değişmiştir çoktan her şey. Aynı an, ikinci kez yaşanamaz. Aynada az sonra göreceğim yüzüm, az evvelki ben değildir artık. Ne kadar dirense de bir cisim, ne kadar uğraşsa da bir yürek tekrarlamaya, değişimin kucağına düşmekten kaçamayacaktır. Her şey daima oluş halinde ve akıştadır. Olup bitenler, doğup ölenler, yaşanıp yitirilenler daima bir devinimin elinde savrulup giderler. Ve tüm bu değişimler, kendiliğinden olurlar. Kendinde şey’in adıdır değişim. Fikirler zihnin kıvrımları arasından, duygular tek bir etkinin ardından, insanlar yaratıp akreple yelkovana emanet ettikleri zamanın içinden bambaşka çıkarlar. Bu başkalaşma, sonsuza tek tekrarlanacak olan tek şeydir. Öyle diyordu Herakleitos. Egemen olan tek şey savaştır.   “Pante rei.” Yani, bunca değişimin arasında, insan neye gerçek diyecek, neyi tek ve aynı belleyebilecektir? Her şey kendiliğinden akıp gidecekse, hangi nehrin içine korkusuzca dalabilecektir insan? Neyi doğrusu bilip ömrünü ona emanet edecektir? Yarın baktığında olmayacağını bildiği bir şeye, nasıl bel bağlar insan? Yoksa, yarın olmayacağını bilerek daha mı kavrar elleriyle? Anın, ilk ve son kez yaşandığını bilmek daha mı kutsal yapar o anı, yoksa yok edip gider mi an dediğin?

        Sokrates… Onu, felsefe tarihine armağanları ve hala cevabını aradığımız soruları ile anmayalım bu kez. Ya da Platon metinlerindeki kahramanlığını satır satır dokumayalım.  Ardından gelen her filozofun cümlelerini sürdürme çabasını yahut da ona düşmanların onu alt etmek için verdikleri mücadeleyi taramayalım. Yöntemleri ile bildiğimizi sandığımız ne varsa yönelttiği sorularının arından bize bir cahillik armağan edişini, bilmediğimizi ise kundakta bir bebek gibi kucağımıza verişini değil, “Yaşam ve ölüm arasına dokunan o ince ipin üzerinde insanın cambazlığı nasıl eylenir?” e verdiği cevaba dikelim gözlerimizi. Bu cambaz, bunca değişimin arasında kendini adayacak bir değişmeyen nasıl bulur da, nasıl yaşara verdiği cevaplara dikelim. Onun cevabı, harfleri yan yana dizip uzun uzun anlattığı bir kitap değildi. Yanında yürüyenlere ezberlettiği bir dize ya da para karşılığında verdiği bir ders değildi, hayır. İnsanın nasıl yaşaması gerektiğine verdiği sessiz sessiz bir cevap oldu ölmek. Yaşamını ölümsüz kılan bu ölüm de, onun en büyük cambazlığı… Polis sakinlerinin Sokrates’i gençleri yoldan çıkarmak, dinden uzaklaştırmak gibi şikâyetler ile mahkemeye taşıdığını, mahkemenin de ona ölüm cezası vererek baldıran zehri içirilerek hayatını kaybettiğini biliyoruz tarih kitaplarından. Ressamların fırça izlerine yansıyan “Sokrates’in Ölümü” nü, komedya yazarlarının eserleri arasında yer verilen “Sokrates” karakterini, Platon’un onun ölümünün ardından döşediği ideal “Devlet” nasıl olmalıydı, ölmeden evvel ki son gecesini biliyoruz. İlaç dediğinin bir yanı merhem, bir yanı zehir, biliyoruz. Onu öldüren bu baldıran, insana “yaşam” verdi. Değişimin arasında, bir hakikat aradı. Dünyanın akıp giden şeyleri arasında değişmeyenin ne olacağını sordu hep. İnsandan insana başkalaşan cevaplar arasında “ortak” olanı aradı durdu. Cicero’nun tabiriyle, felsefeyi göklerden alıp evlere sokan ilk insandı o. Doğa düşünürlerinin ardından bu kez sorularını insana ve insanın yaşamına yöneltmişti. Nasıl yaşamalıydı insan. Doğanın cevap veremediği bir soruydu bu. Dönen güneşin, yanıp sönen ateşin, bir araya gelip maddeyi var eden atomların yetemediği bir cevabı olmalıydı. Yaşam, herkes ve her şey için var olsa da, “düşünmek” ve “akıl” yalnızca insana aitti. Öyleyse, yaşamı düşünmekte insan olmanın en büyük marifetiydi bu.  Yunan halkının arasında dolanan çıplak ayaklı, pörtlek gözlü, çirkin bu adam, böylece “güzelliği” var etti avcumuzda. Kendini bilge sanan kim varsa, karşısına geçip “hakikati” sordu. Bugün bile yürüyüşe çıksak şöyle uzun bir caddede ve herkese tek tek sorsak kimsenin cevap veremeyeceği bir soruydu bu. “Gerçek nedir? İnsan hangi gerçekle yaşar? Nasıl yaşamak, gerçekten yaşamaktır ki?” Tek bildiği, hiçbir şey bilmediği olan bu adam, hala bir korkuluk gibi duruyor aynadaki yansımamızın hemen arkasında. Nasıl yaşadıysam gerçekten yaşamış olurum? Nasıl eylersem, ihanet etmem kendi gerçeğime? Yahut, nasıl var ederim kendi gerçeğimi? Bir sincap gibi mi? Yoksa ağır ağır mı çıkılır bu merdivenlerden?

       O öyle yapmıştı. Savaşının sonunda onu anlayabilen olmasa da, sonu ölüm dahi olsa, kabul etmişti kendi gerçeğini. Tutkuyla bağlı olduğu Atina yasalarına aykırı idi verilen cezasından kaçıp gitmek. Ya da şimdi reddetmek suçlandıklarını, uğruna yaşadığı her şeye sırt çevirmek olacaktı. Eğer şimdi, içmekten kaçınsa şu zehri, o zaman kendi elleriyle kurduğu yaşamına yine kendi vuracaktı en büyük zehri. Çünkü ruhunu şeytana satmak değil de neydi bu? İnandığın, aradığın, bulduğun şeylere yüzünü çevirip çekip gitmek kendine bir yabancı muamelesi yapmak değil de ne? Şimdilerde kimseler anmıyor adını “hakikat” kelimesinin.   O zamanında uğruna ölümü seçse de. Kimsenin peşine düştüğü bir yol değil artık “hakikat.” O, tüm bir yaşamı hakikatin izini aramaktan ibaret bilse de.

      Evet, kabul, evrende “Panta rhei.” Ama gelin görün ki, bu sonsuz akışın arasında sonlu bir varlık, nasıl tutunur değişmeyecek bir gerçeği olmadan? Kendi aklı ile o gerçeğini yaratmadan? Öyleyse nedir bu “yaşamayı öğrenmek” dediği? Karşıtlarının savlarına göre, insan her şeyin ölçüsü ise, kimse bir şey bilemez ve bildiğini aktaramaz ise, insan için ölçüt ne olacaktır? İnsan hangi gerçeğin ipi üzerinde süzecektir bedenini? Hepimizin kendi türküsü olacaksa, hangi türkünün hangi sözü sunacaktır evrensel bir gerçeği?

     O,  “daimon” dedi buna. Bir iç ses, bir sezi. Günümüz manasında ise “vicdan.” Ona ne yapacağını söyleyen değil, ne yapmayacağını söyleyen bir sesti bu. Eylemleri sırasında fikirlerinin arasından ona seslenip “Yapma.” Diyordu. Kendini duymaktı bu. Olduğu, eylediği, olmak istediği ya da eylemeyi düşlediği ne varsa insanın, önce kendi içindeki sese kulak vermesiyle başlıyordu her şey. İnsan, önce “kendini bilecek.” Sonra bilgiden söz edecekti.  Kişinin dünyaya ve dünyasına yabancılaşmasının esas meselesi bu gibi geliyor bana. Kendi sesine tıkaması kulaklarını. Her şeyin akıp gittiği ve akıp giderken de herkesi içinde sürüklediği şu nehre kapılıp yol alırken hiçe saymak kendi sesini.  

     O, öyle yaptı. Yükselen Yunan halkının sesinden, ondan önceki düşünürlerin maddi olana adadığı şeylerden, döneminde oradan oraya bilgiyi para ile satanlardan gayrı bir hakikat yolu çizdi kendisine. Kendi sesinin, kendi hakikatinin izini takip etti. Öyle duydu, öyle yaşadı. Felsefe, bu yaşamda yanına yolcu bellediği tek şeydi. Çünkü insan, yaşamayı ancak felsefe ile öğrenirdi. Kendi hakikati onu ölüme mahkûm etti. Ama son dakika bırakıp gitme şansı varken dahi, o yalnızca “kendi sesini” dinledi. Günümüz dünyalısının kulakları pek tıkalı kendi sesine. Nehirler hızlı akıyor, yakaladığını sürüklüyor peşinden. Artık “hakikat” kelimesini cümle içinde bile kullanmıyor insan. Oysa ona ölümü veren bu gerçek, yaşamını bize ölümsüz bildirdi. Şimdilerde kimin cesareti var hakikati aramaya, kim ölüm ile arar ölümsüzlüğü? 


Kaynakça

Platon-Sokrates'in Savunması

Platon-Devlet

Platon-Phaidon

Nazım Hikmet-Yaşamaya Dair

Ahmet Haşim-Merdiven

Kullanılan Görsel: pexels.com

10-09-2021
Eylem Karakoç

Eylem Karakoç

Felsefe

Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünden mezun oldu. İkinci Üniversite Programı ile de yine Anadolu Üniversitesi’nde Radyo ve Televizyon Programcılığı okumaya devam etmekte. 2009 yılında Ankara Başkent Tiyatroları bünyesinde almaya başladığı Yaratıcı Drama ve Tiyatro eğitimlerine Eskişehir KİM Tiyatro ekibiyle devam etti. Hala aynı tutku ile okuyor, yazıyor ve oynuyor.

eylemmkarakoc@gmail.com