Felsefe Tarihine Bir Yürüyüş: Kendi Tarihini Yaşayabilmek İçin

Felsefe Tarihine Bir Yürüyüş: Kendi Tarihini Yaşayabilmek İçin

A+ A-

    “Çocukluğumdan beri ruhumu özgür sanatlarla besledim. Öğretmenlerimden yaşama yararı dokunacak her şeyin kesin ve apaçık bilgisine bu sanatlar aracılığıyla erişilebileceğini işittiğimden beri, bunları öğrenmek için nasıl da inanılmaz bir arzuyla yanıp tutuştum.” Diyerek başladığı paragrafı “…bütün bu öğrenme çabamın aslında bana cahilliğimi ilmek ilmek dokumaktan başka bir yararı olmadığını anladım.” diye bitiriyor Descartes,  Yöntem Üzerine Konuşma adlı eserinde.  Bu hayatı yaşamak, yaşadıklarını elekten geçirmek, onlara bir kez daha dönüp bakmak ve ilerisi için daha doğru yaşamak adına seçtiği bu yolun, diğer her seçenekten daha üstün, hatta tek doğru yol olduğunu söyleme cüretinde bile bulunduğunu dile getiriyor. Felsefenin… Felsefenin onu ve bizi yürüttüğü yolun.

        O zamana dek, doğru bildiği ne varsa, inandıkları üzerine inşa ettiği ne varsa, her birini yeniden düşünecek; içinde yaşadığı binanın taşlarının nasıl dizildiğini bir kez daha aratacaktır ona felsefe. Daha evvel, düşünmeden kabul ettiği gerçeklerinin arasında dumanı süzülmeye başlayan “şüphenin” ateşi sönene dek aratacaktır. Öyleyse, bizlerinde hem felsefenin tarihini bilmeyi hem de kendi tarihimizi yaşamayı öğrenmek için ihtiyacımız var onların söylediklerine. Aynaya bakıp, rastgele sorduğumuz her sorunun felsefe yapmak demek olmadığını bilmeye, felsefe sorusunun da yalnızca bir soru işareti ile bitmediğini anlamaya ihtiyacımız var.  Aradıklarına doğru adımlarını atarken onların, düşüncelerinin hangi kaldırımlardan inip çıktığına, kaptanı oldukları gemilerin hangi denizde battığına, karayı nasıl bulduklarına ihtiyacımız var. Konuşuyoruz onlarla, ses tonlarını hiç duymayıp bundan sonra da hiç duyamayacak olsak da. Sorular soruyorlar bize, bir durup cevaplıyoruz içimizden. Sonra biz soruyoruz onlara sorumuzu, birkaç satır sonra hemen beliriveriyor cevapları. Kendi dünyalarında tutturdukları türkülerin peşinden gidişlerini izliyoruz. Kendi hakikatlerini yaratışlarını, tüm bunlar olurken nereye, neden ve nasıl saptıklarını. Hiç karşımızda görmediğimiz biriyle, bakışıyoruz bazen uzun uzun. Heykellerini bile başkasının ellerinden çıkma haliyle izliyoruz ama gözlerimizi dikiyoruz düşüncelerinin üzerine; bazen kabul, bazen reddedişle. Hiç aynı masaya oturmadığımız bir adam, çekiç darbesi ile vuruyor inandıklarımızın üzerine. Değiştiriyor bizi, dönüştürüyor yalnızca bir paragrafla. Sonuna soru işareti konmuş her cümle, bir felsefe sorusu değildir. Cümlesine, biraz merak, biraz yöntem, biraz şüphe koyup arayacağı yola gözlerini çevirten bir soru ancak felsefenin sorusu olabilir. Hiç karşılaşmadığımız bu insanların, soru işaretlerinin cevaplarını arıyoruz hala. Hiç görmedik ama çok görüştük aslında onlarla! Öyleyse bizim, düşünmeyi bile öğrenmeye ihtiyacımız var, kimi zaman onların aradıkları, kimi zaman arayıp bulamadıkları, kimi zaman da hiç göremedikleriyle…

       Bir şeyi düşünmek, onu hemen akıl süzgeci arasına alıp sadece tartmak demek değil oysa. Önce, onu düşünmeyi istemek, bunun için bir zaman yaratmak demek ona. Yöneleceğin şeyin, önce kendi kökenlerine, sonra sendeki izdüşümlerine bakarak usul usul ilerlemek… Bu yönelim bazen olur bir yaşamak sorusu, bazen bir nesnenin görüsü. O soru, senin meselendir artık. Eylediklerin arasında bir köşeye çekilip üzerine eğildiğin, tüm koridorlarında arayarak yürüdüğün meselendir. Bu meseleyi sana çözdürecek yollar, yöntemler de yine senin gördüklerindir. Bu filozofların her biri, kendi sorularını ararken kendi yöntemlerini de yarattılar. Zaten filozof dediğin, bir “kavram yaratıcı” değil de nedir? Bizlerde felsefe tarihine adlarıyla birlikte yarattıklarını da armağan etmiş bu insanların soruları arasında, bizimle aynı soruyu dert etmişler ile tanışarak öğreniriz düşünmeyi. Onların yanlışlarını da görerek gideriz doğrulara. İnandıklarımızın aksini anlatmış paragraflar arasından bir kez daha seçeriz inanıp inanmamayı. Şüphe, karşısına bilgiyi koyar çünkü. Bir şeyden şüphelenmeye başlamak, onun hakikatini bilmeyi istemektir. Oysa kuşku, inancın karşısında durur. Kuşkulandıkların inanmadıklarındır. İçini bir farenin peynirini kemirdiği gibi yemeğe başlayıp bir lokma bile bıraktırmaz sende. Oysa şüphe, bitirmez seni, yeniden doğurur. Bizim ihtiyacımız var onların dertlerine, kendi derdimizi anlayabilmek için. Cahilliğimizi bize ilmek ilmek dokutacak soru işaretlerini düşünmeyi öğrenmeye ihtiyacımız var.

     Şimdi bu pencereden en son sabah saat beşte dışarıya bakışımı anımsıyorum. 18 yaşımda, henüz yolun çok başında, öyle körpe öyle masum iken. Birkaç gün sonra küçük bir bavula sığdırabildiğim on sekiz yılımı alıp o çok merak ettiğim trene sonunda binebilecekken. Şiirler okuyordum o zamanlar, şimdi hala ezbere bildiğim ama kapaklarını bir daha hiç açmadığım kitaplardan. Korkuyordum. Beni eski bir şehre götürecek o trenden, burada bırakacaklarımdan, geri dönersem bir gün burada olmayacaklarını bildiklerimden. Öte yandan öyle gitmeler çekiyordu ki canım, kalamıyordum da o pencerenin başında. Kaybolunca yol nasıl bulunur bilmiyordum. Derrida, Foucault yahut Heidegger diye birini de tanımıyordum. Pencere aynıydı, yan tarafında duran televizyon beş sene önce de oradaydı. Perde yine yarım, sokak yine ıssızdı. Bakınca ilk göze çarpan karşı binanın balkonları o zaman da böyle duruyorlardı. Binanın çatısındaki kuşlar gün doğumunu selamlıyordu her zamanki gibi. Ben yine o pencereden bakıyordum bugün sabaha, ama o eski pencerem ne de küçüktü. Pencerenin karşısından bakan ben, ne de farklıydım. Sorularımı sormayı, onların cevaplarını aramayı bilmezken. Düşündüğümü sanıyorken ben, ne kadar da farklıydım şimdiden. Bu hayatı yaşamak, yaşadıklarımı elekten geçirmek, onlara bir kez daha dönüp bakmak ve ilerisi için daha doğru yaşamak adına seçtiğim bu yolun, diğer her seçenekten daha üstün, hatta tek doğru yol olduğunu bile bilmezken.

     Descartes’in yönteminden pay çıkaralım mı kendimize? Doğru bildiğimiz ne varsa, şu girişteki askıya asalım paltomuzu. İnandıklarımıza bir köşeye çekilip yeniden dikelim gözlerimizi.  Düşünmeyi değil, hakikatten düşünmeyi deneyelim. Biz bunu denerken, bizden evvel yolun yarısını yürümüşlerin ayak izlerini gözleyelim. Heykellerine çevirelim bakışlarımızı. Paragraflarına koydukları noktaları arayalım, kendi cümlelerimizi devam ettirebilmek için. Felsefe tarihini yaratmış filozoflarla aynı derde sahip miyizdir dersiniz? Öyleyse, derdimizi arayalım. Önce onu, sonra onu arayanları tanıyalım. Kafasını kaldırıp evrene bakınca, cümlesine merak, şüphe, bilmeyi isteme, hakikatin peşine düşme koyup soru işaretini yerleştirmiş ilk düşünürden başlayıp, şöyle bir yürüyüp gelelim mi felsefe tarihine? Felsefenin disiplinleri, yöntemleri, esasları üzerine yeterince kurmadık mı cümlelerimizi? O halde, yeter beklediğimiz. Artık şu kapıdan içeri girelim, onlarla tanışmak için. Felsefe Tarihi düşünürleriyle, kendi tarihimizi yaşamayı öğrenmek için. Yeni hiçbir şey yoksa, yalnız eskiler varsa, hadi gelin eski dünya bize neler demiş görelim. Onlar mı haklı, biz mi? Yoksa dönüp dolaşıp geldik mi aynı yere?


Kaynakça

Descartes-Yöntem Üzerine Konuşma

William Shakespeare- Soneler

Kullanılan Görsel: pexels.com 

 

07-07-2021
Eylem Karakoç

Eylem Karakoç

Felsefe

Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünden mezun oldu. İkinci Üniversite Programı ile de yine Anadolu Üniversitesi’nde Radyo ve Televizyon Programcılığı okumaya devam etmekte. 2009 yılında Ankara Başkent Tiyatroları bünyesinde almaya başladığı Yaratıcı Drama ve Tiyatro eğitimlerine Eskişehir KİM Tiyatro ekibiyle devam etti. Hala aynı tutku ile okuyor, yazıyor ve oynuyor.

eylemmkarakoc@gmail.com