Bir Yürüyüş: Felsefe Öncesi Felsefe ile Doğayı Düşünmek

Bir Yürüyüş: Felsefe Öncesi Felsefe ile Doğayı Düşünmek

A+ A-

       Şimdilerde ne büyük lütuf şu “doğayı düşünmek.”  Dönmeye başladığından beridir içine insanı da kabul etmiş şu yıldızlı göklerin, ilk adımımızı üzerine attığımız doğanın armağanı yeryüzünün, insan kalabilmek için bize sunduklarına muhtaç olduğumuz havasının, her şeyi değiştirmeye bir kıvılcımı yeten ateşin, biz yokken de burada ve biz gittikten sonra da burada kalmaya devam edecek sonsuzluğun… Yarattığımız her şeyin, yalnızca onun birer taklidi olarak kalacak doğanın… Ruhumuzu beslemek için sesini yükselttiğimiz müziğin sesinin ilk kaynağı doğanın… Düşündüklerimizi, değiştirdiklerimizi kazımak için yonttuğumuz kalın kalın kitapların her bir sayfasının ilk maddesi doğanın… Yıllar kendimizi onun efendisi zannettirse de bize, içine kabul buyurduğu birer misafiriyiz sadece.  Şimdilerde bu içine kirimizi akıttığımız su, içimize çektiğimizi unutup da kirletmeyi pek sevdiğimiz hava, can yakmak için aracı bellediğimiz ateş, tüm doğayı meydana getirdiği gibi, bir armağanı daha vardı bize: Bilgi Sevgisi. En büyük bilge olan doğanın çocukları, felsefenin öncüsü doğa düşünürleri.  

      Doğa düşünürlerinin pek çok noktada yanıldıklarını tarih usul usul kanıtladı bize. Bilim, o zaman doğurdukları soruların cevaplarını yıllar içinde verdi. Ama onlardan öğrenmemiz gereken ve onları bu kadar kıymetli yapan şey, başlarını kaldırıp gözlerini gökyüzüne çevirme cesaretleriydi. Evrene duydukları merakları ve onu yorumlarken başvurdukları düşünme biçimleriydi. Şimdilerde hangi filozofun felsefesini bir kazma kürekle eşelemeye başlasak bir doğa filozofu toprak arasından gülümser bize. Onlar, bir filozof değil, doğa düşünürleri olarak anıldılar. Fakat böyle anılmalarının sebebi, bilgi sevgisinden uzaklıkları değil, ait oldukları çağda dilinde henüz böyle bir kavramı yaratmayışıydı.. Aristoteles’in felsefe tanımı ile birlikte söyleyecek olursak, “çevremizdeki gizemli şeyler karşısında hayret duyma eylemine” tutunup gizemin peşine düşmekti eyledikleri. Peşine düştükleri gizemin karşısında korkusuzca soruların sormaları ve ardından gelenler için kocaman bir soru işareti çizmeleriydi gökyüzüne. Onlarla konuşmak, tartışmak için ne yazık ki uzun uzun cümleleri yok elimizde. Faal oldukları dönem M.Ö. VII-VI yüzyıllara dayanıyor ve bunca yıldır sözlerinin yalnızca belli parçaları ulaşabiliyor bize kadar.  Sessizliklerinden bile işitilecek ne çok söz olan parçalar… Eski Mısır, Asur, Babil, Çin ve Hint bilgeliklerinin evren kozmogonileri arasında haritanın diğer ucunda tüm bir Batı Düşüncesini şekillendirecek bir Yunan Düşüncesi doğuyor ve “Bu evrenin ilk maddesi ne ola ki?” sorusu ile başlıyor felsefe. Bu soruya, şimdi bildiğimiz tüm gerçekliklerden, inandığımız tüm inançlardan, kimyanın, fiziğin sunduğu kanıtlardan sıyrılıp da bakmalı. Bakmalı ki, sorunun kıymeti değil, sorabilmenin hikmeti anlaşılsın.    

        Bütün bu kargaşanın içerisinde sorabilen, sorup da arayan bir öncü: Thales. Yıldızları incelemeye dalıp da bir kuyuya düştü diye Trakyalı bir köle tarafından aşağılansa da, Batı düşüncesinin tarihine öncülük eden bir Kutup Yıldızı oldu adı. “Tüm bir evrenin ana maddesini sudan ibaret bildi” deyip geçmemeli. “Her şeyin ilk maddesi su ve her şey tanrılarla dolu.” Dedi Thales. Oluşta olup biten her şeyin bir sıvılıktan meydana geldiğini söyledi. Denizlerin yaşamın kaynağı olduğunu, yağmurların yaşamı devam ettirmek için ne gerekli olduğunu, insanın dahi bir sıvıdan yaratıldığını… Henüz biz uzun uzun açık bırakmıyorken muslukları, elimizde kolumuzda ne varsa atmıyorken suların içine, unutmuyorken var olmamızı bile ona borçlu olduğumuzu bu evrenin tanrısıydı su.

      Anaksimandros ise, her şeyin nasıl oluşuyorsa, yok oluşu da olması gerektiği gibi o şekilde gerçekleştiğini söyleyerek Olympos tanrılarına atfedilen “sınırsızlığı” atfetti doğaya. Evrendeki her şeyin bir denge üzerinde kurulu olduğunu söyledi. Her şey zamanın düzeni doğrultusunda haksızlığın cezasını ve kefaretini ödeyecekti. “Aperion” yani bu sınırsızlık, sonsuzluk evrenin dengesini kılan güçtü. Bugünün insanı, nasıl ödeyecekti yok edişlerinin kefaretini? Bugün, sınırlı gözlerini doğadan başka yer yana çeviren insan, bu sonsuz dengenin tahtası üzerinde dilediği gibi söylerken türküsünü, nasıl kör kalabilirdi sonsuz gücün gözleri?

      Anaksimenes’in ilk madde dediği hava, “psykhe”  kelime kökü itibariyle ruhtan önce nefes anlamındaydı. Evreni çevreleyen bu hava, insanın da içine girip çıkarak ona yaşam veriyordu. Yaşam, insan ruhunda olup biten bir şeyse şayet, hava da hem insanın hem de doğanın ruhuna yaşamı verendi. Öyle ki, ilk madde yaşamda, yaşamı veren de, havada olmalıydı. O Anaksimandros’un ölümsüzlüğü atfettiğini aperion’un gücünü hava da bulmuştu. Doğaya atfedilen bu ilk madde düşüncesinin de aynı zamanda insan ruhuna dair ilk söylenenler olması ne ilginç! Doğada gördüklerini kendi ruhunun kaynağı olarak bilen insan, nasıl oldu da, ruhuna/havasına/nefesine ihanet etti? İnsan, her saniye istemeden de olsa alıp verdiği nefesini, nasıl oldu da hissetmiyor artık?

      Yoksa, “Her şey akar. Evrendeki her şey sonsuz bir akış içerisindedir.” Diyerek beliren Herakleitos’a mı kulak vermeli? Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu, bir nehirde ikinci kez yıkanamayacağımızı ezbere tekrar eden nesiller, ezbere bildiklerinin ne olduğunu da dikkat kesildi mi hiç? İnsanlar bilmeliler diyor Herakleitos, gerçek anlamda bir savaşa maruz kaldıklarını ve evrenin ilkesinin de bu savaştan ibaret olduğunu. Oluştakilerin daima yanan bir ateşten meydana geldiğini, ruhun yanıp duran bir ateş olduğunu… Ve birlerin zıtların savaşından geldiğini, her şeyi zıtların bir ettiğini… Gece gündüzü, gündüz geceyi kovalarken insanın ikisinin de bir olduğunu fark etmesini, gece güne, gün geceye muhtaçken var olabilmek için; soğuk sıcağı, sıcak soğuğu var ederken, her şey zıddından doğarken ve daima bir olmak için zıddı ile savaşması gerekirken… Evreni ve içinde kucakladığı her şeyi var etmek için çatışan bu savaş, ne oldu da yokluğa mahsur bırakıldı? Günü yeniden doğurmak, iyiyi var etmek için kötü ile zıtlaşan savaş, neden yalnızca kötüyü kucaklıyor bugün? Her şeyin değişmekte olduğu bir evrenin içinde, aynı nehirde yıkanıp duruyor mu zihinlerimiz?

    Anaksagoras, “nous” diyordu buna. Evreni var eden ilk madde, ilk tohum: Akıl. Kozmik düzenin ilk ve vazgeçilmez parçasıydı onun için. Demokritos atomları dizdi, Empodokles “Bu evrendeki her atomu ya sevginin gücü çeker ya da nefretinki ayırır.” dedi. Öyle ya da böyle büyüdü bilim. Suyu da, havayı da var eden her şeyi keşfetti insan onların ardından. Belki daha hikmetlisini buldu bilgilerin ama onlar kadar değerini bilemedi bulduklarının. Gözleriyle gördüklerinin, içine çektiklerinin, “yaşamak” için beslendiklerini beslemeyi bilemedi “yaşatmak” için. Kozmik düzen içerisinde “aklı(nous)” yeten tek canlıyken buna, kuramadı düzenini. Evren, daima değişen bir doğa sunarken, insan kalakalmayı mı seçiyor olduğu yerde?

    Onlar, felsefe tarihinin öncüleri idi. Tarih içerisinde “Sokrates öncesi filozoflar” olarak anılıyorlar kimi zaman. Buldukları cevapların doğrularını biz insanlar biliyoruz artık. Ama sayelerinde, durmadan soru işareti çizebilmeyi öğrendik gökyüzüne.


Kaynakça

Platon-Theaitetos

Aristoteles-Metafizik

Herakleitos-Fragmanlar

Anaksimenes-Fragmanlar

Parmenides-Doğa Üzerine

Umberto Eco&Riccardo Fedriga- Antik Yunan Cilt I

Bertrand Russell- Batı Felsefesi Tarihi Cilt I

Kullanılan Görsel: pexels.com

06-08-2021
Eylem Karakoç

Eylem Karakoç

Felsefe

Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünden mezun oldu. İkinci Üniversite Programı ile de yine Anadolu Üniversitesi’nde Radyo ve Televizyon Programcılığı okumaya devam etmekte. 2009 yılında Ankara Başkent Tiyatroları bünyesinde almaya başladığı Yaratıcı Drama ve Tiyatro eğitimlerine Eskişehir KİM Tiyatro ekibiyle devam etti. Hala aynı tutku ile okuyor, yazıyor ve oynuyor.

eylemmkarakoc@gmail.com