Yeniden Başlamalıyız

Yeniden Başlamalıyız

A+ A-

Her geçen gün birbirinden daha kötü haberlere uyanıyoruz. Aklımızın almak istemediği, okumaktan bile rahatsızlık duyduğumuz böylesine kötü bir dünyaya nasıl bir çocuk getirilir ki dediğimiz o dönemdeyiz galiba. En başta insanlık olarak dünyayı algılayış şeklimiz hatalıydı. Gelenek göreneklerimizi sürdürürken, çocuk yetiştirirken, gündelik yaşam içerisinde bir şeyleri yanlış tercihlerle sürdürdük. Her gün çıkan haberlere dert yanarken aslında hep birlikte ilmek ilmek nasıl duyarsız, sistemin çemberine girmiş bir toplum inşa ettiğimizi göremedik.  Daha çocuklarımız dünyaya gelmeden onların cinsiyetlerini konuşmaya başladığımızda göremedik. Erkek adamın erkek çocuğu olur, soyumu devam ettirir dediğinde; kız çocuk deyip hor görüldüğünde, erkek kardeşleri özgürken o kafeslere kapatıldığında, kendi başına karar alamadığında, nasıl olsa bir gün evlenecek el içine karışacak diye büyüttüğümüzde bir şeyleri öngöremedik. Erkektir yapar deyip, kız çocuklarımıza namus bekçiliği yaptığımızda göremedik.  Erkek çocuklarının 'erkek adam ağlamaz, evin direği ' yaftalarıyla omuzlarına yükler ekledik, kız çocuklarının kendi başına karar almasına bile izin vermeden itaatkar bireyler haline getirdik. Evlenirken, yıllarca kapalı kutularda sakladığımız kız çocuklarımızı, kırmızı kurdeleler ile hazırlanmış bir hediye paketi gibi sunduk. Erkek çocuğuna sünnet düğünü yaparak 'erkek adam oldu' diye ele güne karşı göğsümüzü kabarttık. Ekonomik sorumluluğu tamamen erkeklerin üstüne yıkarken; ev işlerinin ve çocuk bakımının altında kadınları ezdik. Her şey hakkında bir fikrimiz vardı; erkek adam güçlü kuvvetli, mert olmalıydı sorunlar karşısında sarsılma şansı yoktu; dolgun maaşı olması gerekliydi, evin masraflarını tek başına çekip çevirmeliydi. Kadının başka işi neydi ki evinde çocuğuna bakıp, süslenip kocasına layık olmalıydı, erkeğini elinde tutmalıydı. Kadın dediğin yemek yapabilmeliydi, temizlik yapabilmeliydi ileride bir gün kocası kapının önüne koyuverirdi. Ev içinde sorumluluk almak yerine yine karşısındaki kadının yapmış olduğu yemeğin tuzunu eleştirirdi. Her şey eksiksiz olmalıydı, işten gelen kadın çocuğu ile ilgilenirken aynı zamanda sizin o yemekten ne kadar haz aldığınız ile ilgilenmek zorundaydı. Tabi ya, toplumun tamda sizden beklediği gibi birilerini memnun etmek üzerine programlanırdınız. Aynı öğretilmiş toplumsal rolleri mutsuz olmanıza rağmen, sorgulamadan, üzerine katarak yeni nesile aktarırdınız. Fakat devir aynı devir değildi şartlar değişiyordu bunu atlamıştınız. Erkeğin üzerine namus bekçiliği görevini yüklediğinizde; beraberindeki şiddeti de siz perçinlediniz.  Namus bekçiliği yapmayan adamı da eleştirdiniz, kabullenemediniz, karşınızdakini anlamak ve saygı duymaktan uzak bir nesil yetiştirdiniz. Kız çocuklarını itaatkar yetiştirerek, karşılarındakine bağımlı hale getirdiniz.  Aile içinde bir erkeğin, geçimsizlik yaşandığında sahibi olduğunu zannettiği kadına zarar vermesinde, onun hayatını elinden almasında sizin de payınız var. Şiddet gören erkeğin kendini ifade edememesinde de payınız büyük. Ataerkil yapıya tersti bir erkeğin şiddetle karşı karşıya kalması, erkeklik geleneğine aykırıydı. Odağımız hep kadında olduğu için erkeğe yöneltilen şiddeti görmezden geldik. Oysa asıl mesele cinsiyetlerimiz de değil, bizim içinde bulunduğumuz şiddet kültürü. Doğaya karşı yaptığımız onlarca asırlık şiddet, hayvanları hor gördüğümüz şiddet, evlerimizin içindeki şiddet... Hepsi birbirinin devamı aslında, domino taşları gibi birbirini devam ettiriyorlar. Az veya çok olması, miktarı; ortada bir şiddet kültürü olduğu gerçeğini değiştirmiyor maalesef.  En başta beş çaylarında yaptığımız dedikoduları masum gösterirken, aslında bunun nasıl şiddeti besleyen bir şey olduğunu göremedik. Ataerkil zihniyetin kadına uyguladığı tahakkümün altında da el alem ne der vardı, şiddete uğrayan erkeğin içine kapanmasında da yine toplum tarafından alay edilme, küçük düşürülme, dışlanma korkusu vardı. Nesilden nesile aktardıkları söylemler ile bireylerin hareket alanını kısıtladılar, baskı altına aldılar. Kadınların kıyafetlerine karıştılar, erkeklerin maaşlarını hesapladılar. Kadınlara usturuplu olmayı öğretirken, erkeğe dolgun maaşı olmadan kız vermeyiz dediler. Toplumu denetim altına almak isterken içine kapanık, öfkeli bir toplum yetiştirdiler. Fiziksel, psikolojik, cinsel şiddete maruz kalmış insanlar her şeyden önce yine el alem ne deri düşünmek, gizlemek zorunda hissetti. Empatiden uzaktık, bizim kültürümüz eleştiriye yönelikti. Eski dönemlerden bize kalan en iyi şeyi saygıyı, samimiyeti de zamanla tükettik. Önemli olan cinsiyetimiz, sahip olma hırsımız değildi. Bu dünyaya insanca yaşamaya gelmiştik; fakat sistemin içinde bizler de çarka katıldık. Bir insanı sadece birey olarak ele almak varken cinsiyetinde takılı kaldık, onarmak yerine yıkan taraf olduk, bizden daha aciz ve bizim elimize düştükleri için doğayı ve hayvanları istediğimiz gibi kullanabileceğimizi düşündük. Yapmamız gereken tek şey empati kurmak, toplumsal sorumluluk sahibi olmak, dayanışma içinde bir toplumu sürdürebilmekti. Fakat biz hırslarımızda takılı kalmıştık. Onlarca şiddet haberi, dünyadaki tükenen kaynaklar, doğa olayları, virüs vs. hiçbiri bizi yerimizden bir cm bile oynatmadı. Oysaki şiddet haberindeki özne de bizim çocuğumuzdu, çevreyi kirleten de bizlerdik. Kendimize öz eleştiri yapmak yerine, karşımızdakini suçlamayı tercih ettik. Fakat artık bir şeyleri  sorgulamalı, bilinçli eylemler gerçekleştirmeliyiz. Gelecek nesillere tertemiz bir toplum verebilmek bizim elimizde. Geleceği inşa edecek çocuklarımıza en başta kadın ve erkek diye ayırt etmeden, insanın özünü görebilmeyi öğretmeliyiz. Sınıfsız, sorumluluk sahibi olan, çözüm üretebilen, karşısındaki bireyin yaşam haklarına ve fikirlerine saygı duyabilen, çatışmak yerine dayanışmayı hayatına temel edinmiş bireyler yetiştirebilmeliyiz. Sadece topluma da değil; içinde yaşadığı doğaya sahip çıkmayı;  hayvanları anlamayı onlara karşı empati kurabilmeyi öğretmeliyiz. Çoğu insan bütünün bir parçası olduğunu unutur, eylemlerinin ne kadar önemli olduğunun bilincinde değildir. Oysaki bizler bu toplumun yapıtaşlarıyız, sistemin bir parçasıyız. Çözümü getirecek olan da bizlerin farkındalık kazanmasıdır. 


Kaynakça

https://unsplash.com/photos/ES2wTd6wztQ

02-07-2021
Dilay Kaya

Dilay Kaya

Sosyolog

Ankara’nın Polatlı ilçesinde dünyaya geldim. Atatürk Üniversitesi Sosyal Hizmet ön lisans, Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyoloji lisans bölümlerinde öğrenim gördüm. Hayalperest kimliğime birazda gerçeklik ekleyerek, araştırarak ve öğrenerek yoluma devam ediyorum. Sınırsız hayal gücü ile donatılmış küçük bir kızken, şimdi ise içinde bulunduğu düzeni de anlamak telaşı içerisine giren genç bir kadınım. Ve artık buradayım, anlatmak için heyecanlıyım.

dly-06@hotmail.com

https://www.linkedin.com/in/dilaykaya/