Ne Arıyorum?

Ne Arıyorum?

A+ A-

Havada hiç bulut olmayan bir sabaha gözlerini açtı. Yatağının sol tarafındaki kaloriferin hemen üstündeki penceresini açtığı gibi sabahın o temiz havasını içine çekti. “Bugün de kalan hayatımın ilk günü” dedi kendi kendine. Bir süredir bu cümle ile güne başlıyordu. Tuvaletini yaptığı gibi ellerini yıkadı. Ellerini havlu ile kuruladı. Oysa ellerinin tekrar suya gireceğini biliyordu. Yüzünü yıkadıktan sonra dişlerini fırçalayıp ağzını çalkaladı. Tuvaletteki işini tamamladıktan sonra mutfak penceresinin önündeki çiçeklerine azıcık ve nazikçe su verdi. Yatak odasına gelip gardırobunun önündeki aynada kendini seyre daldı. Saçında beyazlayan bir tel dikkatini çekti. O teli incelemeye başladı. Tam olarak o telin nerede beyazlaşmaya başladığını anlamaya, diğer saç telleriyle arasındaki farkı gözleriyle görmeye çalışıyordu. “Zaman akıyor” dedi kendine. Penceresine koştu ve açtı. Bulutlu bir gökyüzü onu korkutabilirdi artık. Zamanın geçtiğine bir delil sayılabilirdi çünkü. Hiç bulut görmediğine sevinerek penceresini kapattı. Bu sabah güzel bir çayı hak ediyor düşüncesiyle mutfağa geldi. Suyu çeşmeden mi doldurmalıydı yoksa içme suyundan mı? Bu soruyu kaç kez sormuştu kendine. İçme suyu ile yaptığı çayın tadı da lezzeti de geldi sanki ağzına o an. Bu anı hayal ettiği için kapalı olan gözlerini açtı ve mutfak masasının üstünde duran kumbarasında sadece bir küçük suya yetecek parası olduğunu gördü. “Suyumu bitirirsem alamam” dedi kendine. Çeşmeden cılız akan o suyu doldurdu ve ocağa koyarak altını yaktı. Kaynamaya bıraktı suyu. Küçük buzdolabının altındaki bölüm çalışmadığından yiyeceklerini en üste koyuyordu. En üstteki rafın da ışığı yanmıyordu. Buzdolabı bozuktu ama şu an yaptıramazdı. Kapağını açtı zeytin, peynir ve kalan son yumurtayı çıkardı. Mutfak masasının üstünde duran saatteydi gözü. Evde saatin sesi yankılanıyordu. Bunu suyun sesi kesilince fark etti. Kahvaltısını yaparken çayından da yudumluyordu. Gözünü saate dikmişti. Geçen her bir saniye sanki kalp atışıydı. Zaman aslında onun kalbi gibi hissetti. Saçmaladığını düşünerek çayından bir yudum daha aldı. Ama tek düşündüğü şey buydu. Bir anlamı olmalıydı hayatının. Saat bunun somut bir göstergesiydi sanki. Kısa cümleler kurduğunu fark ettiğinden beri de hayatından yola çıkarak çevresi ile olan ilişkisini gözden geçiriyordu. Sosyoloji okumuştu üniversitede. Émile Durkheim’ın teorisi geldi aklına o an. Toplumu bir organizma olarak görüyordu Durkheim. Toplum insanın vücudu ise ayrıştırdığı parçaları organlardı Durkheim’a göre. Zaman da onun kalbiydi. İçten içe bunu bildiğini hatırlattı kendine. Zaman herkes için önemliydi. Bir gün dışarıda parkta otururken de iki yetişkin kadının diyaloğuna kulak misafiri olmuştu. Onlar da bahsediyorlardı zamandan. Şikayetçiydiler ama seviyorlardı da. Onlar konuşurken de zaman geçiyordu. Yemek yerken, bulaşık yıkarken ve hatta uyurken de geçiyordu. Zaman aslında hep geçmiyor muydu? Aslında herkes zamanın peşinde değil miydi? Bu yanıtını bekleyen düşünceler hala beyninde sıcaklığını korurken bulaşıkları lavaboda bıraktı ve üstünü hızlıca giyinip dışarıya çıktı. Yolda gördüğü ilk insana bu düşüncelerini söyledi. Bir kişi hariç kimse ona cevap vermedi. “Neden soruyorsun?” dedi o bir kişi de ona. “Ne arıyorsun?” Sorunun aramak olduğunu hatırlatmıştı ona. Ne aradığını bulmalıydı önce.

29-05-2024
Dicle Bazman

Dicle Bazman

Sosyolog

Merhaba, 2000 yılında Ankara’da dünyaya geldim. 2022 yılında Sosyoloji lisans eğitimini tamamladım. Çeşitli STK’larda gönüllü olarak çalışmalar sürdürdüm ve sürdürmeye devam ediyorum. Liseden beri edebiyat, felsefe gibi alanlarla ilgileniyorum. Bugün de merak duygusunun üretmek için büyülü olduğunu düşünerek yazılar yazıyorum.

diclebazman@gmail.com

www.linkedin.com/in/dicle-bazman-096286216/?originalSubdomain=tr

Diğer Yazıları

Bu yazılar da ilginizi çekebilir