Düşman İşgali; Cahil İşgali

Düşman İşgali; Cahil İşgali

A+ A-

Bir ülke işgal olunduğunda, işgalci; onları tehcir etmez, kendisine benzetmeyi (asimilasyonu) reva görmez, soykırıma tabi tutmaz, öz lisanda konuşma ve yazmaktan men etmez, ibadet ve taatlerine dokunmaz, ilim ve kültür merkezleri kurmalarına da müsaade buyurur ve geçimliklerini sağlamak ile mesleki terfilerine fırsat verirse devletsiz kalmış millet yine aynı yerde başka bir devletin tebaası halinde ekseriyetle var olagelir. Yani işgal yerinin ahalisi evvelce bulunulan mıntıkada idame-i hayat eder; lakin söz konusu ezilene hoş gelen idarelerin yanında yahut aksinde: metbu, mezkûr davranışları sergilemeye meyletmez, birazını uygulayıp birazından imtina eder veya tümden tabiuna bir yasaklamalar silsilesi çıkarır ise o vakit tabiun nezdinde hayat cehenneme dönecektir.  İşgalcinin düşmana asıl dönüşme hali işte bu andadır.

Tabi kılınana eza cefa etmek, müstemlekeleştirmek demir hatta bronz devrinden beri olagelmiştir. Böylesi bir durumda o memleketin olası ahvalini, efradını cami ağyarını mani izahatına gayret edelim: düşman evvela toplumda kendine karşı mukavemet oluşmaması adına, ezilen milletin onurlu duruşunu törpüleyecek arayışlara ve fikri açık kapılara hücum eder. Onların düşünsel ve fiili dik duruşlarını içlerinden mutluluk fışkıran sahte vaatleri ile tavsatmaya çalışır. Akıl ile dalga geçme yollu, basit; ama sık tekrar edilen, nihayetinde inandırıcı olabilen lafızlar üretir. Bunu da her daim o toplum içerisinden özenle bulup çıkarttığı menfaatperest ve kaypak kişilere dünya mal ve zevklerini bolca tattırması ve bu yardakçılarının hayatlarına tam bir emniyet sağlaması ile sürdürür.

Bahse konu menfur yardakçılar hususiyetle halk tipli kimselerdir. Sokaktaki vatandaş gibi giyinir. Saçını sakalını ortalama bir şekle sokar. Şivesi, hali ve tavrı yerel olur. Yanı sıra makbul dini-ananevi kıstaslara -gösterişle- riayet eder ve kendisi gibi menfaat devşirmek isteyen kişilerden “imam ölüyü; deli deliyi sever.” ya da “hacı hacıyı Mekke’de deli deliyi dakkada bulur.” misali bir kadroyu kıskıvrak oluşturuverir. Bu marifetle(!) vasati dimağlı çoğunluk, bu çıkarcı kimselere –kendileri gibi davranma hallerinden mütevellit- alışmaya ardından da kanmaya başlar, onurlu duruşları eski ataklığını yitirmeye yüz tutup, bu minvaldeki şahıslar da toplumun yarısını aşarsa; yüksek düşünceli, kibar ve asil duranları kendi içlerinde ekseriyetle kaba söz ve kuvvet ile mahvederler.  Bu erdem sahipleri artık işgalciye karşı kavi duruşlarını zayıf ve elit bir akım halinde ve kuruyan bir pınar gibi kaybetmeye başlarlar.

Metbu, bilahare yöneteceği coğrafyanın insanlarının itaatlerini arttırmak saikıyla mevcut eğitim ve öğretim sistemlerine el atar. Bizce eğitim: insan olma erdemi; öğretim ise teknik veri hıfz etmektir. Binaenaleyh eğitim bozulursa öğretim kendiliğinden bozulacaktır. Müsamaha, güler yüz, merhamet, sebat, ağzı sıkılık ve aile içi muhabbet gibi müspet münferit ve içtimai hasletler; peyderpey ahlak bozmayla devşiriliveren kolay maddi manevi kazançlar ve bunların getirdiği şatafat ile kıt kanaat geçinen halkın dünya malına tamah etmesi neticesinde hızla yıpranmaya başlar. Öğretim ise aklında ve kalbinde ilim cevheri olduğuna kani olanların, başlamaya azmedip sürdürdükleri bilim ve kültür yolculuğu mucibince bu hengâmda katlanılan mihnet-i serüven olma sathından; niteliksiz güruhların kıskıvrak alabilecekleri kof diploma ve sertifika avcılığına dönüştürülmesi ile metbuca muvaffakiyetle hitamlanır.

Hukuk sisteminde ise öyle bir tezgâh tertiplenir ki küçük sineklerin takılıp kaldığı; büyüklerininse delip geçtiği örümcek ağı misali, hakkaniyet ve bilginin değil; yalnızca gücün özgürlük getirir olması ve bundan maada bahse konu gücün nasıl elde edildiğinin ise zerrece bir ehemmiyetinin maatteessüf bulunmaması, hukuku bir komedyaya döndürür. Yönetilenlerden birkaç özgür yürekli ve zihinli vatandaş, ibret-i âlem için siyaseten katledilir ki herkes aklını başına devşirsin. Tarihte görüle gelen böylesi ortamlarda mutat bulunan bu gözdağı cesaretsizleri sindirmeye cesaretlileri ise derinden yaralamaya ziyadesiyle kâfi gelir.

Böylesi ülkelerde yönetim idare-i maslahatçıdır. Özel gün ve gecelerde tabiuna, halk içinde merhametli ve muteber gibi davransa da bu göstermelik saatler geçince her halde gaddar davranır. Cihandaki neredeyse tüm geri kalmış ülkelerde olduğu gibi bu anlatageldiğimiz ülkede de rejim cumhuriyet yaptırılmıştır. Cumhuriyet dedimse hemen tam demokrasi filan sanmayınız. Birkaç birbirine paralel görüşte fırka kurulmuş ve seçimlere yüksek barajlar ihdas edilmiştir. Sistem menfi manada mükemmele yakındır. Metbu, tabiundan sadık olanlarını vekil adayı yaptırır. Maaş tatminkârdır. Halka listeler sunulur. Halk arasından seçilen kukla idareci adaylarından hangilerine oy vermeleri gerektiği, millete üstü açık-kapalı dikte edilir. Oy vermeye gitmeyenlere yüksek cezalar verileceği yollu korku salınarak müthiş demokratik(!) bir halde seçimler yapılır. Velhasıl-ı kelam hem halkın –halk diliyle- gazı alınır hem de “döneceez döneceez yine aynı yere geleceez.”[1]  misali cumhuriyetin de dört yılda bir tekerrür edegelen matinesi sahnelenmiş olur. Yani bu cumhuriyette özgür akıl, hür adaylar, aydın bir toplum, esaslı farklılıkları olan politik görüşler ve gerçek bir memlekete ve insanlığa hizmet aşkı hiç mühim değildir. Yerel halk; ancak alt rütbeli memur yapılır. Devlet dairelerinde itilip kakılır. Üst makamlar metbunundur. Efendilerin, yüksek memurları kabadır, tabiuna karşı hep bağırarak muamele eder, hep gönüllerini kırarlar. Elbet yönetilenlerin hepsi aynı değildir. Yöneticilerine karşı kibarlık budalalığı yapıp yaltaklanmanın dozunu yükseltenler, Metbuların yardımcılığına dek terfi edebilirler.

Kanaat ve ifade özgürlüğü mü? O da ne? Erken öten yahut sadece öten horozların dahi tez elden başları kesilir ki halk uykusundan uyanmasın. Hep sloganlar vardır. Düşünce kıt kalır. Tarihsel ve güncel iyiler ve kötüler önceden belirlenmiştir. Halkın bunları böylece öğrenmesi ve öğrendiklerini sorgulamaması hoş karşılanır. Halis fikirlerin, sorgulamaların neşet edebileceği ortamlar yaratılmaz. Metbu, tabi millet için, ne düşünüverdiyse o düşünüş en doğrusudur. Onun kanaatleri, yüksek bir görüş(!) iledir. Siz kimsinizdir ki düşüneceksinizdir? İkinci sınıf insan olunduğunu, tabi enikonu hissedene kadar bu beyin öldürücü aşağılama sürdürülür. Bu cümleden olmak üzere Metbu, tabinin basit şeylerden mutlu olmasının erdem olduğunu ballandırarak iletir. Büyük siyasi hadisat, yüksek sanat ve bilim, felsefe vb. ile tabiun uğraştırılmaz. Onun; sade işe gidip gelmesi ve akşam TV’ de akla zarar beyin öldürücü programlar seyretmesine salık verilir. Bilgiye ulaşma imkânları kısıtlıdır. Hayattan rafine zevkler almak yüksek metbuya hastır. Tabi, küçük insandır ve ona küçük şeyler yeter de artar.

Ticaret, tabiuna fazla yaptırılmaz; ancak ve ancak küçük esnaflığa müstahak görülür. Madden büyümesi nahoş görülür. Yönetenlerin en ufak bir memuru, esnafı ziyaret etti mi bir tamam rüşvetini vermeyenlerin Alimallah emdikleri sütü burunlarından getirtir. Büyük kar getiren işler metbuya haktır. Zincir marketler, holdingler onundur. İşçileri ise tabiundandır ve bunlara iş sağlamak metbuca büyük bir ihsan addedilir. Nankördür tabiler. Bir şeyi de adam gibi beğenmemektedirler. Açlık sınırının altında asgari ücret veriliyordur ya oturup şükretmesini, fabrikayı samimiyetle sahiplenmesini ve efendisinin gözlerine muhabbetle bakmasını bir türlü öğrenememiştir o tabi milletin insanları.

Metbu çocuklarının okulları lükstür onlar küçük efendilerdir. Tabiin çocuklarıyla oynatılmaz, arkadaş edilmezler. Metbu çocuklarının hepsi kötü değildir. İçlerinde vicdanlı olanları, Tabiuna iyi davrananları vardıysa da; büyüklerince bu davranışları hoş karşılanmaz. Çocuk bu tarz tavırlardan el çektirilir.

Müstemlekeleşmiş memleketteki doğal kaynaklar ise tabiuna mümkünse çıkarttırılmaz. Çıkarttırılsa bile madeni ham olarak ve düşük ücretle satması beklenir. Karşılığında ise metbuca maden işlenir ve bu işlenmiş mamul, hamının kat be kat fazlasına gene tabiuna pazarlanır. Önce üç otuz paraya alan ardından da son satan, metbu olduğu için durumundan ziyadesiyle memnundur.

Sağlık hizmetlerini de tarif etmeye hacet yoktur. Metbu, hastanelerde sıra beklemez. Tabiunun önüne geçirilir. Ameliyat, MR, yansılanım (ultrason) vb. şipşak ya da ertesi güne hallolur. Tabiuna ise MR için bir ay, yansılanıma altı ay, ameliyat için de bir buçuk sene sonraya gün verilir. Eh o vakte dek ölmezse inşallah şifasına kavuşur.

Tüm bunların fevkinde “yüreğimize şerha şerha yâreler uran”[2] ise gençliğin mahvolması gerçeğidir. Düşman nazarında gençlik: tehlikedir. Çünkü henüz o bir tamam zihni yıkanamamış ve bedenen kuvvetlidir. Teşkilatlanırsa sorun yaratabilir. Henüz ruhu ölmediği için metbu nezdinde sıkıntılar çıkarabilir. Evvela gençlik mankurtlaştırılmalıdır.[3] Mankurtlaştırılamayacak denli akıllılarınaysa hak ettikleri mevkilere gelememeleri için hamsiyi kavağa çıkarma yollu sonsuz sınav ve mülakat uygulanmalı hatta bu iş o kadar uzun sürmelidir ki gençlerin canhıraş bir şekilde önce hevesleri, ardından umutları sonunda da ruhları ölmelidir. Cebinden elli defa çıkartabileceği yetersiz bir metbunun, gizli-açık ellerle tutulup yukarılarda bir mevkie istihdam edilmesi zeki tabiuna seyrettirilmeli, ona ne kadar çaresiz ve güçsüz olduğu hatırlatılmalıdır. Nihayetinde kapasitesinin yüzde biri ile yapabileceği bir işe zar zor girebilmeli ve ölmeyecek kadar bir kazanca razı kılınmalıdır.

Tüm bunlar yetmedi mi? Hala aklı ve yüreği esir alınamayan asil ruhlu gençler mi var?  Onları harcamanın da yolu var. Metbu bir süreliğine kuvvetli bir propagandaya başlar. Esasen tabi milletin karakterinin ve gücünün yüksekliğinden, tarihinin enginliğinden bahseder. Metbu, (tümden isyan çıkmaması için arada bir) yaptığı nadir iyilikleri bire bin katarak cümle mecliste anlatır. Menfi hareketlerininse aslında yapmak istemediği; lakin kader icabı ifa etmesi lazım gelen şeyler olduğunu kötü bir niyetinin olmadığını, kendinden olup halka cefa etmede hududu aşanları bizzat cezalandırılacağını, şimdi birlik olma vaktinin geldiğini, tabiunun bu sınavı da aşınca müteakibinde artık daha müreffeh bir hayata şamil olacağını dile getirir. Herkes kanmaz; ama fakirin ekmeği umuttur kabilinden inananlar da çokluktur. Onlara göre işte bu sınavdan, azıcık daha dişlerini sıkmalarından sonra yarınlar güneşli olacaktır. Boğulmakta olan kişi suda yüzen bir dal parçası dahi görünce umutlanırmış. Bunlara binaen İsteyerek ya da istemeyerek inanırlar metbuya. Sınav nedir peki? Tabi evlatlarının, yakın veya haritada yeri zor bulunacak denli uzaktaki bir ülkedeki düşmana karşı girişilecek bir operasyon/ çatışma/ savaşta yer alması gerekmektedir. Savaşa katılmak zorunlu değilse de mecburidir. Korkmamak lazımdır, savaş göz açıp kapayana dek bitecektir. Zafer kesindir. Siz tarihte cesaret timsali bir milletin evladısınızdır filan… O asil gençler vardı ya böylece artık yoklardır.

Bunların hepsini düşman yapıyor. O uzaktan geldi. Teknolojisi buraya göre kuvvetliydi. Bu milleti esir aldı. Malı gibi gördü. Kullandı. Sömürdü. Vücutları ve umutları öldürdü. Asimile etti. Aklı bile esir aldı. Vasat bir hayata mahkûm etti. Hor gördü. Ama o düşmandı. Ötekiydi. Kötüydü. Yerel halkın ise kimselere söyleyemediği ve onu hayatta tutan bir sırrı vardı. O da: gün gelecek ve devran dönecek. Önünde sonunda bir gün tabi, tabilikten kurtulup müstakil bir devlete malik olacak. Kendi içinden çıkardığı idareciler ile kendi bağımsız devletlerinde yaşayacaklardı. Nasılsa mazlumun ahı; indirir şahı. Bir şey kemale erdi mi zevale döner. Belki bu gün değil; ancak yarınlarda bir gün bağımsız kalınacak ve şimdiki metbunun reva gördüklerinden kurtulunacaktı. Öyle de oldu. Kahır yüzünden lütuf geldi.[4] Eski efendi, dünyadaki bin türlü politik gelişmeler saikıyla o yöreden çekildi. Yerliler yönetime geçti. Bir süre her şey güllük gülistanlık oldu. Gönenç, bayramlar, marşlar, haklı kutlamalar yaşandı. Her güzel şey çabuk bitermiş ve “cihanda baki kalan kubbede hoş bir sedadan”[5] başkası değilmiş meğer.

Ne yazık ki yıllar yılı zalim metbuca idare edilen bu milletin artık eskisi gibi olamadığı çok geçmeden belli olmuş ve eğitimdeki yozlaşma; öğretimi, hukuku, iktisadi hayatı, müşterek ve münferit güzel hasletleri yok edeli seneler olmuş. Halk cahilleşmiş. Daha garibi ise geniş kitleler bundan haz alır olmuş. Bu cahillik okul görmemişlikten ziyade insan olamamak manasına geldiğinden, zamanla halk seçimlerde kendileri gibi ahlaksız ve çıkarcı kimseleri yöneticileri tayin eder olmuşlar. Onlarda yine kendilerince kimseleri tüm alt kadrolarına istihdam etmiş. Rüşvet, iltimas gırla gider olmuş. Üretmeden tüketmeye bir şekilde alıştırıldıkları için istikrazsız (dış borç) yaşayamaz olmuşlar. İstikraz gırtlağı aşınca da ülkenin madenleri, yol ve limanları kiralanmaya, satılmaya başlanmış. Politikacılar halka umut tacirliği yapar olmuşlar. Hastaneler, kamu düzeni özensiz işlemeye başlamış. Yalancıktan bir bayrakları, milli marşları, bayramları vb. olduğu için kendini gerçekleştirememiş kişiler milli hisleri vasıtasıyla suiistimal edilir olmuş. Bu yolla kimi kodamanlar etraflarındaki daha kuvvetsiz ülkeleri istila edip sömürmeyi tasavvur eder hale gelmişler. Erdemli ve akıllılar ise, cahilleri güzellikle uyarmak isteseler bile,cahile cehlinin verdiği mutluluk ve cahillik bir ip ise ona sımsıkı tutunmayla çevre ve nüfuz sağlanır olunduğu için âlimler toplumda istenmez; âlimler de toplumu buğzeder olmuş…

Velhasıl-ı kelam, Tanıdık geliyor mu? Çok örneği var dünyada. Denebilir ki iyilik veya kötülük tümden bir millete has değildir. Bireyseldir. İnsan birey olarak iyi yahut kötü olmayı seçer ve uygular. İlk günden beri cihanda hep galebe çalan kötülüktür. İyiler, asla metbu olmazlar. Tabi de olsa hür de olsa özlerinde esaslı değişiklikler gözlenmez. Zira insanların çoğu ısrarla cahil, menfaatperest, zevk müptelası, alçak mizaçlı ve tıynetsizdir. Ezilirken birbirlerine benzerlerken; kudret sahibi olunca has kimliklerindeki çiğlikler pırıldamaya başlar.

 

Ne dersiniz? Sizce bir ülkeyi düşmanın işgal etmesi mi daha kötü yoksa cahilin işgali mi?

 

 

 
09-12-2021
Cihan Cingöz

Cihan Cingöz

Kanaat

Ben bir garip keloğlanım.

Eşeğimin yok palanı.

Varım yoğum doğruluktur.

Hiç de sevmem ben yalanı.

 

Bir kocakarı anam var.

Birkaç tavuk bir de inek.

Her gün konar kel kafama,

Evsiz kalmış birkaç sinek.

 

Olmam kimseye kul köle.

Halkın kulağı diliyim.

Namertlere avuç açmam.

Sivri akıllı biriyim.

 

Keloğlanım budur özüm.

Haram malda yoktur gözüm.

Garip hakkını yiyenlere,

Elbet vardır bir çift sözüm.

YouTube Kanal:

www.youtube.com/channel/UCADkWdoB6pcyw2Ll4PqiDAg

 

cihansultani@hotmail.com