Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye'nin Yeri

N. Halil Uğur

Tarihsel Perspektiften

Yazar Hakkında

1950 yılında Ankara’da dünyaya gelmiştir. Sırasıyla; Sarar İlkokulu (Ankara, 1956 – 1961)’ ndan, İzmir Maarif Koleji (1961 – 1965), Ankara Fen Lisesi (1965 – 1968) ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi–Elektronik Mühendisliği (1968 – 1972)’nden mezun olmuştur. 1973 yılında teknoloji alanında kendi işini kurmuştur. 1980 – 1984 yılları arasında Harvard Üniversitesi’nde işletme eğitimi almıştır. 1991 – 1994 yılları arasında Türkmenistan’ın Ankara İstanbul fahri konsolosu olarak görev yapmıştır. 1994 – 2000 yılları arasında Türkmenistan’ın Washington elçiliği görevini üstlenmiş ve bu süre boyunca Amerika’da yaşamıştır. Türkmenistan’ın Amerika’daki ilk büyükelçisidir. Aynı süreler içinde Kanada ve Meksika’nın da büyükelçiliğini yapmıştır. 2000 yılı sonunda Türkiye’ye dönmüştür. İş yaşamına devam etmektedir. 1984 yılında kaleme aldığı “Ailemiz” adlı kitabının 2011 yılında sözlü tarih çalışmasıyla genişletilmiş 2. baskısı yapılmıştır. 2013 yılında ise elçilik sürecini anlattığı Rus Tanzimatı ve Türkmenistan: Sıradışı Bir Büyükelçilik Serüveni adlı kitabı yayımlanmıştır. Seyahat tutkusu fotoğraf sanatına olan ilgisini arttırmıştır. Fotoğraf çekmeye lise yıllarında başlamıştır. Ana ilgi alanı insan ve kültürlerdir. Fotoğrafları yurtdışında büyük ajanslarca da satılmaktadır.


Bazen soruların ve cevaplarının tam ortasında otururken insan

gerçeğin bütününü

göremez. Sanki bizler de o durumdayız,

kurulmakta olan

yeni dünya düzenini göremiyoruz, anlayamıyoruz.

 

En önemli gelişme, zirvedeki güç merkezlerinin elinde giderek hızlanan ve yer yüzündeki

bütün yaşamı etkileyecek

teknolojik gelişmelerde yaşanmaktadır. Bunun popüler ortamda daha çok askeri uygulamalarını biraz duymakta ve tahmin etmekteyiz. Ancak biraz daha detaya girersek; 

-

Sağlık sektöründe

insanın ömrünü bugün düşünemeyeceğimiz ölçüde uzatacak çalışmalar hem Batı dünyası hem de Rusya’da çok yakında karşımıza çıkacaktır. 

-

Enerji sektöründe

enerjiyi neredeyse bedavaya getirecek gelişmeler eşiğindeyiz. Ekonominin temel kuralı işleyecek, doğanın en bol var olanı ve alt yapısı olan enerji, en ucuz kaynak haline gelecektir.

-

Üretim sektöründen

insan neredeyse çıkacak, her şey yapay zeka ve otomasyona bağlanacaktır. Üretim, tüketim ihtiyaci bilgisini sahadan alıp dağıtıma kadar otomatik çalışacaktır.

-Özelde ve genelde kişiler ve guruplar hakkında

toplanan büyük veriler

ile hala önemini tam olarak kavrayamadığımız sosyal psikoloji bilimine dayalı etkileme teknikleri kullanılarak bireyler ve toplumlar büyük güçler tarafından çok kolay yönetilir hale gelecektir.

-Birey için şimdiye göre temel sorun ise,

bireyin önemsizleşmesi

ve düşünme yeteneğini kaybetmesi olacaktır.

Yukarıda sıraladığım temel gelişmeler için zamanlama, önümüzdeki 20 – 30 – 50 yıllardır.

Bu gelişmeler içinde,

dünyayı olduğu yerden yönetmek

iddiasındaki gurup, yaşam alanı olarak ABD yi seçmiş olup bu yaşam alanının artık kendi dışında hiç bir kişi veya guruba ihtiyacı kalmayacaktır. Tarımda gıda ithaline ihtiyacı olmayacak, enerji ihtiyacı kalmayacak, dışarıdan işçi getirmesine ihtiyaç kalmayacak, elindeki giderek

fazla gelenden

de

kurtulmaya çalışacaktır

.

Yeni başkanın artık üretimi ABD’ye geri toplama planı bu nedenledir. Hiç unutmayalım ki bu kadar kopleks bir yapıya

kimse güzel söylemlerle başkan olamaz

. Yeni başkanın sıra dışı konuşmaları ülkede bir süre yadırgandıktan sonra ABD dış ve iç politikasına çok büyük bir esneklik getirecektir. Şimdi sadece

alıştırma yapılmaktadır.

Türkçe’de bu, tarih içinde bir ata sözü ile çok güzel özetlenmiştir: ‘Delidir, ne söylese yeridir’ ifadesi ile kazanılan esneklik.

Dolayısı ile artık

dünyanın geri kalanında

yaşayan insanların neler yaşadığını bilmeye de ihtiyaçları olmayacak, onlarla uğraşmak da istemeyecektir.  Onlar için tek tehlike,  dışarıda bırakılacak, bugün devlet dediğimiz diğer organizasyonların kendi aralarında anlaşmazlığa düşmeleri halinde

nükleer teknolojiyi kullanmaya kalkmaları

olacaktır. Çünkü böylesi bir nükleer savaş, savaşa katılan katılmayan, yeryüzündeki herkesi çok kötü ekileyecek, dünyayı yaşanmaz hale getirebilecektir.

Bunun önlenmesi için de dışarıdaki diğer büyüklerin ve büyüme potansiyeli olanların

ufalanması gerekmektedir

. Ufalanma, ya da diğer deyimi ile Balkanlaşma, ve bunların bu amaçla kendi içlerinde küçük yoğunluklu savaşlara yönlendirilmesi potansiyel tehlikeyi önlemek için zirvedeki güçler tarafından şu an tek çare olarak görülmektedir.

Oyun kuruculara göre nükleer güce sahip en tehlikeli dış büyük güçler de Rusya, Çin ve Hindistan olarak gözükmektedir. Bu ülkelerin

büyüklüklerinin ufalanıp

ellerinden nükleer gücün alınması için de, doğrudan karşılarına çıkılamayacağı için, ilk adım, bunların çevrelerinin

istikrarsızlaştırılması

olacaktır. 

Projeye önce kuzey Afrika’daki küçük güç merkezlerinin,

Arap Baharı makyajlı

adı altında etkisizleştirilmesi ile başlanmış, olay bizim sınırlarımıza kadar başarı ile getirilmiştir. Burada taktik olarak

etnik kimlik, dini mezhep

farklılıkları vs gibi o bölgede ne varsa o kullanılarak parçalanma sağlanmış, sıra Türkiye’ye gelmiştir. Ön hazırlık ise en güçlü derken en zayıf yanımız da olabilen din kullanılarak yıllardır zaten yapılmıştır.

Türkiye

her ne kadar Batı dünyasının güvenliği için önemli gibi gözükse de bu tarihte kalmış, artık günümüzde

Rusya’nın güvenliği için daha önemli

hale gelmiştir. Çünkü bugün artık halklar için en büyük tehlike top, tüfek, füze değil, iç karışıklıktır.

Türkiye’nin parçalanmasınınn en büyük etkisi Rusya’nın güney sınırlarının istikrarsızlaştırılması ile Rusya üzerinde olacaktır. Bunun canlı örneğini bizim güney sınırlarımızın istikrarsızlaştırılması ile

biz canlı olarak yaşamaktayız

. Sonucun elbette Avrupa üzerinde de benzer olumsuz etkileri olacaktır ama sözünü ettiğimiz zirvedeki güçler zaten Avrupa’yı uzun vadede gözden çıkarmışlardır. Oyun kurucular içinde önemli bir ağırlığı olan İngiltere de, bu nedenle Avrupa gemisinden inmiş, ABD gemisine binmektedir.

Avrupa güvenliğinin

önemi Rusya’nın güçsüzleşmesine parallel olarak azalacak orası da karışıklığa terk edilecektir.

Zirvedeki güçlerin

, küçüklerin kargaşasından korkacak bir şeyleri yoktur. O topraklardan herhangi bir ihtiyaçlarını karşılamaya kolaylıkla devam edebileceklerdir. Örnek gene önümüzdedir. Şu an güneydoğu sınırımızın altı en istikrarsız halini yaşarken bölgeden

petrol ihracatı hiç kesintiye uğramadan

devam etmektedir. Çünkü oralarda parçalanmış insan gurupları yaşam savaşı vermekte, artık hiç bir şeyin pazarlığını yapamamaktadırlar. Bölge insanı yaşam kalitesini arttırmayı u
nutmuş, sadece hayatta kalmaya çalışmakta, kimin kendisini neden tokatladığını da anlayamamaktadır.

Türkiye’den

sonra sıra İran’a,

ki hazırlıklar şimdiden başlatılmıştır, daha sonra da zaten epey hırpalanmış Pakistan’a gelecektir. Sonra da güneydoğu Asya. Sonuçta da, yukarıda saydığımız dışarıda kalan büyükler sınırlarının güvenliği ile uğraşırken giderek güç kaybetmeye başlayacaklardır.

Planın sonu

da bellidir.


Hiç insani görünmeyen bu tablo karşısında öncelikle şunu iyi bilmek gerekmektedir. Toplumların

üst yönetiminde yaşayanlar

ile

toplumun geri kalan kısmı

arasında değerler, dünyalar çok farklıdır. Üst kademelerde genelde alt kesimlerdekilerin yaşam haklarının hiç bir önemi yoktur. Yukarılarda sadece satranç oynanır, duyguya yer yoktur. Yukarıdakiler yerlerini sağlamladığı, gücü ellerinde topladığı ölçüde, asağıdakilerin önemi azalır. 

Bunun en güzel örnegini gene yakın tarihte bolca yaşadık. Irak ve Suriye’yi karıştıran zirve güçlerin temsilcileri olan ve müdahaleyi ilan eden politikacılar, bir milyondan fazla insanın ölümünden ve hayatlarının perişan olmasından sonra sadece

‘yanılmışız’

demişlerdir. Bırakalım yaraları sarma gayretini, hiç birisinin yüzünde en ufak

bir üzüntü ifadesi

dahi görmemişizdir, çünkü onlar için oralarda ölen veya kalanların hiç bir değeri yoktur. Ama Irak’tan sonra, kısıtlı eleştiriden de kurtulmak icin, tekniklerini geliştirip, artık ilan ederek

doğrudan müdahale yerine

insanların guruplara ayrılıp biribirlerine saldırmalarını sağlar olmuşlardır. Suriye’de uygulanan teknik de bu olmuştur. Şimdi sıra kurtarıcı rolünü oynamaya gelmiştir. 

Plan böyle de olsa, her planın planlandığı gibi yürüyeceği garanti değildir. Türkiye, bu

plan karşısında nasıl durabileceğini

düşünmelidir. Türkiye, zirvedeki güçlerin kurmak istediği fiziken küçük yeni dünyalarında kendisine yer verilmeyeceğini artık görmüştür. Önümüzdeki tek seçenek çevremizdeki şu an ayakta duran diğer güçlü devletlerle daha yakın bir işbirliği ve dayanışmaya girmek, bu bölgede de

yeni bir dünya kurmaya

calışmak olmalıdır. Çevredekilerin de buna

ne kadar hazır olduğu

ise ayrı bir sorudur. Bu kurulacak bölgesel yeni dünyanın diğer yeni dünyayı kopya ederek bir yere varması mümkün değildir, çünkü ara çok açılmıştır. Ortaya yeni değerler, yeni bir sosyal düzen ve farklı bir güvenlik konsepti konmalıdır.

Yeni bir düzen kurulurken

bir taraftan güçlü bir yönetim yararlı ve etkin olur gibi gözükse de, diğer taraftan bütün gücü merkezileşmiş yönetimlerin düşmanlarınca bertaraf edilmesinin ve daha derin bir yıkıma uğramanın da daha kolay olduğunu akıldan çıkarmamak gerekmektedir. Tarih, bunun sayısız örnekleri ile doludur. 

Bir temel yanılgı da geleceği planlarken,

hep biz direksiyonda olacakmışız gibi düşünmemizdir.

Halbuki

geleceği düşünürken

yarınları emanet edeceğimiz

gençliğin bugün ne gibi etkiler altında olduğunu

, nasıl yaşamak istediğini ve geleceğe nasıl bakabildiğini de çok iyi bilmemiz ve anlamamız gerekmektedir.

Bu konuyu gelecek yazımda daha detaylı işleyeceğim.

 

22-03-2017