Weber’in İdeal Tip Kavramı Bağlamında Türkiye’de Akademisyen Tipleri Üzerine Bir Deneme

Feyza Ülkü Güzey

Sosyolog

Yazar Hakkında

Henüz çeyrek asırlık ömrüme bir çok şehir, bambaşka insanlar, mekanlar ve bir sosyoloji lisansı sığdırdım. Bir de çokca merak ve söylenecek söz. Bütün bunlar birleşince insan bir şeyler söylemeden yazmadan edemiyor. Şimdiye kadar biriktirdiklerimi paylaşmak için buradayım. Merakınız ve eleştirel düşünceniniz bitmemesi dileğiyle.


guzeyfeyzaulku@gmail.com


A+ A-

Akla ilk gelenin aksine “ideal tip”erişilmek istenen ve en iyi olan değildir. Ütopik bir yücelikten bahsedilmez. Weber ideal tip kavramını oluştururken halihazırda toplumda bulunmasa da onu kriter alarak bir tutum sergileyebilmemizi sağlamak ve toplumdaki çeşitlilikleri ideal tipe bakarak analiz edebilmek adına girişimde bulunmuştur. Toplumların tarih ve kültür farklılıkları toplumu incelemek adına güçlükler yaratmaktadır. Toplumu yorumlamak adına başat özellikler aramış, bu özellikler üzerinden tanılamalar yapmaya çalışmıştır. Weber’in ideal tipleri oluşturma amacı bu yöndedir. Ekonomik düzen, siyasal rejim, devlet, aile gibi kurumlarda ideal tipler oluşturmuştur. İdeal tip toplum içinde hatta tarih içerisinde belki rastlanamayacak olan fakat yorumlamak için ihtiyaç duyulan bir tipleştirme çalışmasıdır. Ki anlaşılması zor bir kavram olduğu için eleştirilere maruz kalmış ve yanlış aktarılmış bir kavram olmuştur. Dediğimiz gibi ideal tip bir konu için kriterler bütünü oluşturan toplum-üstü bir kavramdır. Hatta Turner ideal tipi eleştirirken “saf” sözcüğünün kullanılmasını daha uygun bulmuştur. Çünkü ideal tip bize tanımlanmak istenen şeyin ayırt edici ve en belirgin özelliklerini vermektedir.

 Her kültüre ve topluma göre farklılık göstermektedir ideal tip. Örneğin Weber toplumların örgütlenme biçimlerini tanımlamak için organik ve mekanik olarak iki ideal tip oluşturmuştur. Kültürlere göre, teknolojik gelişmeler ve kentleşmeyle organik ilişkilerin mi yoksa mekanik ilişkilerin mi bir toplumda görüldüğünü ve o toplumu hangisi ile tanımlayabileceğimiz yönünde analizde bulunabilmekteyiz böylece. Aynı şekilde otorite tiplerinden bahseder. Karizmatik, geleneksel ve rasyonel otorite olarak üç tip vardır. Weber, döneminin Almanya’sında üniversitelerde akademisyenler ve profesörler için de tipleştirme yapmıştır. Dönemin Almanya’sında ekonomik gelişmelerin, siyasi ve devlet ilişkilerinin karışıklığı ile vatandaşlar siyasi konularla fazlasıyla meşgul olmaktaydı. Özellikle okullarda iktidar yanlısı yahut ideolojik söylemlere sahip olan hocaların, öğrencilerine bunları kazandırma çabaları bulunmaktaydı. Asıl tartışılacak konu etik ilkeler içerisinde hocaların sahip olduğu değer-yargılarının öğrencilere aktarılmasının uygun olup olmayacağıdır. Weber bu sorunun cevabının verilmesinin çok zor olduğu kanaatindedir. Fakat bu noktada iki uç tipten bahseder çalışmasında. Birincisi “bütünüyle mantıksal olarak çıkarsanabilen, empirik olgusal değerlendirmeler ile pratik, etik ya da felsefi değer-yargılar arasındaki ayrım doğrudur ama yine de her iki problem kümesi de eğitim alanına dahildir.” Burada öğretmenlerin, akademisyenlerin, profesörlerin; bireysel inanç, siyasi, ahlaksal değerlerini eğitim sürecine dahil etmesinin doğru olduğu ve kendi fikirlerini derslerinde öğrencileriyle paylaşması gerekliliği üzerine durulmuştur. Bireysel fikirlerin henüz öğrenmekte ve aç olan dimağlara telkin edilmesi elzem görülür.Weber, bu fikrin karşısındadır ve bu konuda şu yorumu getirmiştir: “değer-yargılarının akademik platformda beyan edilmesi bir kez kabul edildiğinde, üniversite hocasının tamamen tutkudan uzak olması ve ateşli konuşmalara yol açma tehlikesi olan tüm konulardan kaçınması gerektiği iddiası, her bağımsız hocanın reddetmesi gereken dar görüşlü, bürokratik bir kanaate temel teşkil eder.” Yani Weber bir üniversite hocasının kendi değerlerini öğrencilerine beyan ediyor oluşunu olumsuzlamakta ve eğitimin siyasi bir temelde yürütülmemesi gerektiğini düşünmektedir. İkinci olarak “bu ayrım mantıksal açıdan tam anlamıyla yapılamasa bile, yine de değer-yargıları ne kadar asgari düzeyde ifade edilirse o kadar iyidir.” görüşüdür. Weber, Sosyal Bilimlerin Metodolojisi kitabında bu tartışmayı yaparken yine belirttiği gibi ikinci durumun makbul olması konusunda fikrini beyan etmiştir. İdeal tip aslında bir yargıda bulunmak için değil bir tanımlama yapmak için oluşturulmuş olsa dahi Weber eğitim sürecinde değer-yargılarının beyan edilmesinin problemli olabileceği konusunda yargıda bulunmuştur. Tabi ki bu yargının bazı temellendirmeleri bulunmaktadır. Weber’e göre bireysel değer-yargılarının genç dimağlara telkin edilmesinin, bireyin öğrenme-araştırma istediğini, bilimsel şüphesini yok edebileceği için bilimsel ve rasyonel düşünen bireyler yetiştirilemeyeceğini düşünür. Bu durumun sonucu olarak da üniversite ve akademik eğitim merkezlerinin bireyleri sistemin birer bekçileri haline getireceği, sadık yöneticiler üreteceği ve bu merkezleri papaz okullarından farksız kılacağı kanaatindedir.

İzler-kitlenin içerisinde geleceğin akademisyenleri olacağı unutulmamalı ve değer-yargılarında bulunmak konusunda çekinmemiz gerektiği ve bunun bir denetleme altına alınması gerektiği fikirlerini taşır. Weber tabiki birinci düşünceninde pek çok açıdan savunulabileceği fikrindedir çünkü ilkide bir tipi oluşturmaktadır. Fakat onun kişisel fikri ikincinin uygulanması yönündedir. Ve değer-yargılarını beyan etme durumunun üniversitelerin eğitim politikasına göre değişen yine dönemin çalkantılı halinde ve güç kazanma çabası içerisinde hocaların inisiyatifine kalmaktadır.  Ki Weber ikinci görüşün savunulmasının mümkünlüğünü yine şu sözleriyle destekler: “... uzmanlaşmış eğitimin önemi sadece genel entelektüel eğitim açısından değil ama aynı zamanda dolaylı bir biçimde genç kişinin öz-disiplin ve etik tutumu açısından dapekala takdir edilebilir. Kişi, bu sonuncu görüşü, öğrencinin hocanın telkinlerinden fazlasıyla etkilendiğini ve kendi problemlerini kendi bilincine dayanarak çözmekten alıkonulduğunu görmek istemeyeceği için de savunabilir.” Bu cümleleri genç kişinin henüz merak ve öğretici olan şüphesinin yaratıcı fikirler ile çalışabilecekken değer-yargı yığınları içerisinde bu özelliklerini yitirmemesi ve özellikle bir hocanın kopyası olmaması konusunda yeterince açıklayıcı bulmaktayım.

İlk düşüncenin savunucusu olan hocaların eleştirilebileceği fakat bunun için yargılanamayacağını belirtir Weber. Çünkü bunlar birer değer-yargısıdır ve kişiseldir. Bu noktada beyan edilen değer-yargılarının hocayı bir -peygambere- benzettiğini söyler. Devletçe imtiyazlı kılınmış bu hocaların kişisel fikirlerini “bilim adına” sunmaya ve savunmaya kalkması sakıncalı olacaktır. Bence de uygun olan öğrenciye bir düşünme çizgisi, rotası sunmak yerine onun genç heyecanını öldürmeden, yaratıcı fikirler beyan edebilmesine teşvik etmek olmalıdır.  Ki öğrenciler hocalarından öğrendikleri ve öğrenme biçiminin bir yandan taklidi içermesi nedeniyle – çünkü hocasını seven ve ona bağlı olan öğrenci onun gibi olmak eğiliminde olacaktır- etik ve entelektüel dürüstlük içerisinde kalabilsin. Bu noktada Weber, öğrencilerin hocalarından öğrenmesi gerekenler üzerine üç madde sıralar. Bunlar,

a) verilmiş görevi ustalıkla yerine getirme,

b) kişisel bakımdan nahoş gelebilecek olanlar da dahil tüm olguların farkına varma ve bunları kendi değerlerinden ayrı tutma,

c) kendini görevine tabi kılma ve kişisel zevklerini ve diğer duygularını gereksiz yere sergileme dürtüsünü bastırmadır. Bu maddeler aynı zamanda hocalarında ve aday kişilerin görevlerinin içsel-normlarına göre hareket etmeleri açısından denetleyebilir. 

Weber özellikle politik değer-yargılarının akademi kürsülerinde beyan ediliyor olmasının bir haklılığı olmayacağı üzerinde durur. Politik ve ideolojik yargıların sınıflarda gençleri yönlendirecek şekilde derslerde konu olması sıkıntılı bir durumdur. Dönemin zihniyetinin politik açıdan çalkantılı olduğunu, ekonomik olarak hızla büyürken vatandaşların ne düşünüp kimi savunacağı hangi görüşün yanında yer alacağı kafaları karıştırıyorken okullarda politik söylemlerin yer almaması gerekir. Buna istinaden ülkemizde de benzer bir durum vardır. Diğer ülkelere nazaran genç bir ülke olup, coğrafi açıdan önemli topraklara sahipken ve hala yönetim biçimi konusunda hem devlet büyükleri hem de halk kafa karışıklığı ve bir iktidar olma hayali yaşarken tıpkı Weber’in dönemindeki gibi bizim ülkemizde de akademi kürsülerinde kişisel değer-yargılarını dile getiren hocalar bulunmaktadır. Bireysel olarak günümüz Türkiye’si için de bence Weber’in ikinci tipi savunulmalıdır fakat yeni bir tipleştirme yapmak gerekirse ülkemizde farklı bir kaç tipin de olduğunu söyleyebiliriz.

Ülkemizde toplamda 209 üniversite bulunmaktadır. Bunlardan 78’i vakıf üniversitesidir. Ve ülke genelinde politik çalışmaların, vakıf çalışmaları ve cemaat ilişkilerin yaygın olduğunu biliyoruz. Üstelik karışıklık ve taraflar açısından bir anlaşmazlık olan ülkemizde bu durum üniversite kürsülerine ve üniversite hoca ve öğretmenlerine yansımaktadır. Akademisyenlerin büyük çoğunluğu bir şekilde politik bir tavır sergilemekten ve kişisel görüşlerini beyan etmekten çekinmemektedir. Diğer bir tavır olarak ise akademisyenler siyasi bir görüşe sahip olsa dahi bunu gizlemekte ve ders içinde yargıda bulunmamak adına büyük çabalar sarf etmektedir. Değer-yargısı bildiren akademisyenleri ikiye ayırabiliriz, ilki dönemin iktidarının yanında olan ve beyanda bulunan akademisyenler, ikincisi ise iktidar karşıtı olup beyanda bulunan akademisyenler. Beyanda bulunan akademisyenler için şöyle bir durum daha karşımıza çıkıyor, ilk grup hem işlerinde yükselme ve konumlarını korumaya çalışırken ikincisine göre daha az çaba sarf etmekte ve Weber’in deyimiyle sistemin bekçilerini yetiştirmek adına bilimsel olmayan bir eğitim vermekte. İkinci grup ise görevlerinden alınma ve işsizlik tehdidi ile karşılaşmakta, anarşist bir tavır sergilemekte ve bilimsel şüpheciliği abartarak öğrencilerinde her şeye dair şüphe duygusunu yaratmakta ve iktidar karşıtı görüşleri onlara telkin etmektedir.

Ülkemizde inanç ve cemaat ilişkilerinin sosyal ilişkilerde yoğunlukta olması ve gruplaşmalara neden olması aynı şekilde üniversitelerde de karşımıza çıkmaktadır. Vakıf üniversitelerinin bir çoğunun siyasi temel bir görüşü olduğunu düşündüğümüzde kendi sadık adamlarını üretmek açısından zorlanmadıklarını söyleyebiliriz. Tıpkı Weber’in tipleştirdiği bilimsellikten uzak üniversitelerin bir papaz okuluna dönüşmesi gibi ülkemizde de cemaatler ve siyasi partilerin hem sadık üyelerini üreten hem de ideolojiyi yayan akademilerin bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu iki tipin dışında birde tüm söylemlerden uzak kalmaya çalışarak, entelektüel bağlamda kendi ile savaşıp öğrencilerini özgür düşünce ile yetiştirmek isteyen hocalar da işlerini kaybetmek tehdidi ile kendilerini özellikle siyasi ve dini olarak neredeyse saklamaktadırlar. Kendini sergilemekten son derece kaçınma ve bu kaçınmayı fark eden öğrencilerle bilimsel ve değer-yargılarından uzak bir eğitim yapma çabası vardır. Bu durum beyanda bulunmayan bu hocaların salt bilimsel bilinçler ürettiği söylenememektedir. Çünkü Weber’in de dediği gibi ideal tipler birbirlerinden bir anda kopup geçiş yaşamazlar ve toplum içerisinde tiplerden çeşitli olarak az ya da çok bulunmaya devam eder. Tıpkı organik ilişkilerin yoğun olduğu şehirlerde mekanik grupların görülmesi gibi. Aynı üniversite bünyesinde farklı tip hocaların bulunmasının öğrenciler içinde kafa karışıklığı yarattığı da söylenebilir. Hem büyük bir cesaret ile değer-yargılarını savuran ve düşüncelerini benimseyecek yeni genç dimağlar arayan hocalardan hem de şüpheyi canlı tutmaya çalışan hocalardan aynı zamanlarda ders alan öğrenciler, kendi ait oldukları kültüre göre kendine hitap eden hocayı seçmekte. Tabi arada kalan ve beyanların yayında olduğu halde bilimsel şüphecilik ile tanışan öğrencilerde Weber’in hocalardan öğrenilmesi gereken maddeleri ile de tanışmaktadır.

Bu durumda günümüz için ülkemiz bağlamında sonuç olarak iki tipten söz edebiliriz. İlki beyanda bulunmaktan çekinmeyen ilk grup akademisyenler diğeri beyanda bulunmayan akademisyenler. İlki kendi içinde iki karşıt iktidar yanlısı yahut farklı siyasi ve dini inanç gruplarından oluşmaktadır. İkincisi ise beyanın zararlı olduğunu savunan gruptur. Günümüz siyasi bağlamını ve politik olayların her yerde eğitimi etkilediği gibi üniversite kürsülerinde ve avlularında etkili olmaktadır. Ve bu durum sürekli kendini üretmektedir. Hocalar değer-yargılarını beyan etmekten yana olsalar da olmasalar da kendi kişisel fikirleri olan durumlar için yine kendi düşüncelerine sadık bireyler yetiştiriyor olmaktalar. Yani tiplerin ne olduğunun önemi olmadan farklı düşünceler kendilerini üretmeye devam etmektedir. Weber günümüz ülkelerini görseydi akademiler konusunda bir şekilde devlet tarafından yahut bilimden uzak insanlar tarafından yönlendirilen ve bilimsellikten uzak kurumlar olduğunu kişisel olarak savunabilirdi.

Saf aklın ve sağduyunun hakim olması dileğiyle…

 

 

 


Kaynakça

Kaynak:

·Weber,M (1985) Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu

·AronR(1986)Sosyolojik Düşüncenin Evreleri

https://sesanltd.com.tr/saglik-egitiminde-toplum-bilinci/

https://tr.eferrit.com/max-weberin-demir-kafesi-ni-anlama/

https://travel.sygic.com/tr/poi/berlin-sanat-universitesi-poi:14933422

https://akademiacil.com/2020/12/08/platonun-akademisi/

05-03-2021


ankara psikolog