Türkiye’nin Duygusu: Duygu Asena 'Büşra Tavukçu Uyar'

Konuk Düşünürler


Diğer Yazıları

A+ A-

Aslında Aşk Yok

Aslında Aşk da Yok, Duygu Asena'nın ikinci kitabı. Yazar bu kitabında, olay yaratan romanı Kadının Adı Yok ‘ta yarattığı kişileri ve olayları işlemeyi sürdürüyor.


Yazar kitabına ‘severken dünyanın merkezi siz değilsiniz o’ cümleleriyle giriş yaparak uzun zamandır duygu yoğunluğu hissettiği Aydın’ı tanıtmış, sevginin kendisini dinç tuttuğunun altını çizerek zihnini meşgul eden adamın, gurbetten gönderdiği mektupları hep heyecanla açmıştır. İlişkilerindeki tek problem Aydın’ın Amerika’da çalışıyor olmasıdır. Aydın’ı muazzam bir şekilde sevmesine rağmen ona ulaşamadığında, ondan bir haber alamadığında kıskandığını fark etmiş, fakat bu durumu gizlemek adına, uygar, modern, çağdaş, okumuş yazmış bir kadın nasıl bir erkeği kıskanabilir cümleleriyle kendinden bile gizlemeye çalışmıştır bazı hissettiklerini. Öyle midir gerçekten? Uygar kadınlar sevdiği adamları kıskanmazlar mı, kıskanmamalı mıdırlar? Kahramanımıza göre kıskançlık gösterileriyle kimse kimseyi engellememeli, zevklerinin, yaşamlarının tadını kaçırmamalıdır. Çünkü kadınların ilişkiye başladıktan bir süre sonra akılları ve fikirleri hep hayatlarındaki erkektedir ve bu olmaması gerekendir diyerek eklemiştir. Ona göre temel kaide yaşamak olmuştur, yalnızca yaşamak, yaşadıklarından tat almak, olur olmaz şeyler için dertlenmemek. 

Zeliha… Kahramanımızın sekreteri, sırdaşı, yoldaşı. Zeliha artık yoktur, sadece ofiste değil, evinde, ailesinde, kocası ve çocuklarında da eksiktir. Zeliha’nın ilk işe geldiği gün aklına gelmiştir kahramanımızın, söylediklerini anımsamıştır birden. ‘Hayatımı kazanmam gerek, param olmalı, ileride ne olur ne olmaz şimdi kocamın eline bakıyorum’ cümleleri kulaklarını çınlatır olmuştur. Kimdir peki bu Zeliha?

 

Zeliha’nın 13 yaşında ilk çıkan talibiyle evlenip giden ablası onun için büyük bir sorun olmuştur. Çünkü 18 yaşını geçmiş olmasına rağmen ona hala bir görücü çıkmamıştır. Günler boyu yatağında ağlayan Zeliha’nın hayatına Müfrit girmiş, 15 gün içerisinde evlenmişlerdir. 13 yaşında evlendirilen bir çocuk gelin, 18 yaşında küçücük olmasına rağmen görücü gelmiyor diye kendini beğenmeyen ve hayata küsen bir Zeliha…

  

Eşini sevmiyordu Zeliha, Müfrit’i dış görüntüsüyle beğenmemiş olmasının yanında hayatı ve karakteriyle de ondan hoşlanmıyordu. Neden evlenmiştir öyleyse? Toplum baskısı ve onun yapıştırdığı evde kalmış bu kız tabiri. Ötesi mi vardı? Eşi Müfrit’in annesinin evlerine geldiği zaman gelininin yaptıklarını beğenmez tavrıyla ‘ benim aslan oğlum’ diye sırtını sıvazlaması da kısa sürede sinir bozucu bir hale gelmiştir Zeliha için. Zaman geçipte hamile kalınca üstelik dünyaya bir kız bebeği getirdiğinde daha çok görmüştür gerçekleri. Kayınvalidesinin benim aslan oğluma kız çocuk doğururken utanmadın mı deyişi hiç aklından çıkmamıştır mesela. Onu bu evliliğe bağlayan tek şeyin bebeği olduğunu fark ettiğinde ise terk edip gidememiştir. Nereye gidecektir? Ona kefeniyle geri gelebilirsin diye evden gelin olarak çıkarmış ailesine mi? Yoksa kocasıyla paylaşmayı tahammül edemediği o ruhsuz yatağa mı? O yatakta yemiştir üstelik ilk tokadını. Neden yediği de ortadadır illaki? Bu hep böyle midir acaba? Eşini arzulamak sadece erkeğe yüklenmiş bir dürtü müdür? Zeliha, Müfrit evliliğinin hiçbir önemi kalmamış, kadın olarak bedeni üzerinde söz söylemek istediğinde ise şiddet görmüştür. İlk mücadelesi de burada başlamış ve çalışmak istediğini kocasına söylemiştir. Kocası ise bu durumu alaycı bir tavırla karşılamış ve ‘sen ne işe yarayabilirsin ki?’ cümlesiyle onu vazgeçirmek istemiştir. İşe başlayan Zeliha oldukça çalışkan ve disiplinli ilerlerken, ofisin bir diğer çalışanına âşık olup onunla kaçmış, adeta uçmuştur. Tüm sırtındakilerden kurtulmuş bir kuş edasıyla…

              

Aydın ile ilişkileri devam ederken iş hayatının gerekliliklerinin yerine getiren kahramanımız, erkeklerin kadınlar ile arkadaş olma şekillerini eleştirmiştir. Kadınların hemcinsleri kadar karşı cinsleri ile de arkadaşlık bağının olmasını normal karşılamış fakat erkeklerin en ufak bir şakayı dahi yakınlık ve ilgi sanmalarını kabullenememiştir. Yapılan bir şakanın ardından gelen sevgili olma teklifine ise bir türlü anlam verememiştir. Sinirle iş yerinden ayrılırken arabasına binmiş, trafikte beklerken yan taşıttaki dört erkeğin kafalarını kendisine dönük ve sırıtır şekillerinde bulunca ise bu tezini kendi içinde doğru kabul etmiştir. Böyle değil midir ama? Kadınların trafikte yer almaları ne büyük tehlikedir oysa…..

Yine bir konferans ile baş başa kalan olay kahramanımız konferans bitiminde onu tebrik edenlerin yalnız erkek olduklarını belirtmiştir. İlk defa hemcinslerine bu denli kızmış, başarılı bir kadını görmeye tahammülleri yokmuşçasına davrandıklarını dile getirmiştir.

Arkadaşı Gül’den bahsetmiştir uzun uzun. Gül’ün kocasını aldattığını ve kocasının da onu aldattığı halde evliliklerinin devam ediş sebebini sorgulamıştır? Sevgi, saygı ve güvenin bitmiş olduğu bir evliliği neden sürdürüyorlardır, toplum içinde neden mutlu aile tablosu çizmeye çalışıyorlardır? Diye ardı ardınca sıralamıştır. İlk günlerinde ne kadar da mutlulardı, şimdi ise ne kadar farklı. Değişen ne olmuştu acaba? Kahramanımıza göre Gül’ün kocası için değişen, hastalanmayan, onun çirkinliklerini tanımayan, kendisine hayran olan kadınların varlığı, Gül için ise, ilk gün ki istediği aşk ve tutku. Tekrar denemiştir şansını kocasına karşı, belki olabilir umuduyla yaklaşmış, ama sonu tam bir hüsran

olmuştur. Dayanamadığı acıların günahını, kaldıramadığı yüklerini, eşinin omzuna sapladığı bıçak darbesiyle yok etmek istemiştir. Cinsel olarak istenmemeyi, kadınlığına yapılmış en büyük hakaret sayarak aldattığı adamın kollarına koşmuş ve orada o adam ile birlikteyken de adamın karısının onları yakalayıp söylediği hakaretlere aldırış dahi etmemiştir…

Aydın artık evlenmeleri gerektiğini söylemiş fakat kahramanımız bunun bir gereklilik oluşunu bir türlü kabul etmemiştir. Neden peki neden evlenmemiz gerekiyor? Aydın ise şu yanıtı vermiştir: Biliyorsun bizim ülkemizde bir kadının evlenmeden önce bir başka erkekle ilişki yaşaması ve aynı evi paylaşmaları çok kolay değildir. Bu yüzden evlenelim. Oysa evlilik böyle bir şey miydi? Saygı ve sevgi içinde, bireylerin özgür, birbirlerinin yalnızlık özlemine saygı duyarak, hesap sormadan, sahibiyet taslamadan, evin içindeki en küçük şeylerin bile paylaşıldığı bir kurumdu, yâda kahramanımız buna inanmış ama böyle olmamıştı. Evlenmişlerdi. Resmi işlemleri yerine getirmiş, sevgili olarak çıktıkları ofislerine üç saat sonra karı-koca olarak dönmüşlerdi. 

Bir konferans çıkışında Aydın Bey ve Aydın Bey’in eşi denilmesinden son derece rahatsız olmuş olmalı ki tepki göstermiştir kahramanımız. Bu adamlara göre yeryüzünde Aydın Beyin eşi olmam dışında bir işlevim yok ama durum hiç öyle değil, bir kadının eşi olarak ‘o’ olmadığını, onunda bir kişi olduğunu, en azından bir adı olduğunu altını çizerek vurgulamıştır.

Aydın ile evliliklerinde aşamadıkları ilk problemin yemek olması şaşırtıcıdır biraz. Neden problem olsun ki yemek? Bu kadar önemli midir evde sıcak yemeği pişirenin olması, bunun bir kadın olması? Bir güven ilişkisi kadar zorunlu mudur varlığı? Hem de her akşam…

                            

Birçok erkek için yemeğin cinsi, ne olduğu, nasıl yapıldığı değil, her akşam önlerine iki üç kap yemek konulması önemlidir. Çünkü buna alışmışlardır, alıştırılmışlardır. Onlara hizmetle görevli anneleri, onları asla aç bırakmamıştır. Dünya yıkılsa o yemeği hazırlamış, önlerine koymuşlardır. Ama bu özeni kızları için genellikle göstermemişler, onların aç kalmaması için uğraşmamışlardır. Yemeklerini yapmamış demiyoruz, kız çocuklarına yemeğin buzdolabında ısıtıp yersin derken, erkek kardeşlerinin önüne de hazırlamasını beklemişlerdir. Kızların yemek hazırlık süreçlerine de erkeklerin girmesi hoş karşılanmamış, damatlar annelerinin yanlarında eşlerine yardım edememişlerdir. İşte bu yüzden bu şekilde yetişen erkeklerden ziyade onları bu şekilde yetiştiren annelerimize çevirmeliyiz oklarımızı.

 

Evlilikleri klasik bir evliliğe benzer şekilde devam ederken kahramanımız hamile kaldığını anlamış ve Aydın’a bunu söylemek noktasında soru işaretleri yaşamıştır. Onun bu bebeği isteyip istemeyeceğini merak etmiştir. Çocuğunun babası olacak kişiye yani Aydın’a bu mutlu haberi söylediğinde ‘ ne yapacaksın şimdi? ‘ cümlesiyle karşılaşmıştır. 40 yaşında oluşum tedirgin etmiştir Aydın’ı belki de diye düşünerek kendini üzmekten kaçınmıştır. Çünkü yaşadığı toplumda 14 yaşında anne olmak normalken 40 yaşında anne olmanın ayıplandığı bir kültür birikimi, geleneği vardır.

 

Bebeğini bir kez olsun aldırmayı düşünmemiş, tek başına atlattığı hamilelik günlerinde Aydın’ın gazete yarışması için yazması gereken yazıyı dahi yazmış ve birinci olmuştur. Birinci olan kahramanımız ama bilinen Aydın’dır. Aydın bu başarının ne kadar farkındadır o bilinmez ama bilinmesi gereken temel şey kadınların, özverili olmaları, erkeğini hoş tutmaları, onun için uğraşıp, onun arkasında yer almalarıdır. Neden peki derken klişe bir söz takılır aklına. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır… Başarılı olan erkektir. Her erkeğin arkasında başarılı bir kadın değildir o cümle. Ne kadar üzücü bir durum değil mi? Neden üzücü olsun ki. Birçoğu için, erkekleri mutlu etmek yaşam felsefesi ve bunu yapabilmenin temel şartı da erkekten hep bir adım geride kalmak, onların yükselişinde başrol oynarken silik bir şekilde yaşamını devam ettirmektir. Kadınsan ancak güzelliğin ve giyiminle dikkat çekebilirsin. Ne kadar başarılı olursan ol sizin ipleriniz kocanızın elindedir ve dışarıdaki insanlara hep şu mesajı verir, ipin ucu bende, bu kadın benim, yaklaşma. Başarısını tebrik etme, hatta bunu görme.

Aşamadıkları ilk problem olan yemek değildir artık. Uzun soluklu, âşık olarak evlendiği adam her geçen gün ondan uzaklaşmıştır. Bu hissettiklerini arkadaşı Şebnem’e anlatmış ve onun söylediklerini bir türlü unutamamıştır. Demiştir ki Şebnem, hep söylerler ya en sevdiğin yemeği günler boyunca ye, bıkarsın, gözün görmek istemez, ardından hiç hoşlanmadığın bir başka yemek getirsinler, bayıla bayıla yersin. Uzun beraberlikler de işte buna benziyor. Bıkarsın, değerini bilmezsin, başka bir tat ararsın. Ama yine onu seviyorsundur, bir başkasını görünce canın ister. Aydın’ın kendisini artık sevmediğini, hatta başka bir kadına ilgi duyabileceğini düşündükçe kalbi titrer kahramanımızın.

Sokakta bir karışıklık, herkeste bir telaşe. Merakla koşar kahramanımız kalabalığın içine. Bir de ne duysun, ne görsün. Trende kadının birisine tecavüz edilmiş, kimse sesini çıkarmamış, bir tanık aranırken de tek bir kişide olayı gördüğünü söylememiş. Arap kökenli biriymiş tecavüzü gerçekleştiren. Kentli kadınlara fahişe gözüyle bakan, kısa kollu, kısa etekli kadınların ahlaksız oldukları öğretilmiş, evli olmadan ilişki kuran kadınlar içinde hoş söylemler dile getirilmemiş, gariban bir Arap’tır diye söylene durmuştur kahramanımız. Kaçımız bu adamı suçlamak yerine bu adamları inatla böyle yetiştiren düzeni suçladık? Kaçımız yerleşik toplumsal düzenden daha da geriye gitmemiz için uğraşan politikacılarımıza, televizyonumuza, basınımıza gerçek bir tepki gösterdik? Kaçımız bireysel de olsa karşı çıkıp tepkilerle savaşabilecek cesareti bulduk? Kaçımız düşüncelerimizle, yaşadıklarımızı aynı çizgide, dürüstçe götürebildik? Toplumun kurallarına hiç uymadan dilediğince yaşarken, sağda solda şövalye gibi bu kuralları savunan kişileri bile hep görmezlikten gelmedik mi? Bu kişilerin makbul sayılmalarına başımızı eğmedik mi? Bana dokunmayan yılan bin yaşasın düşüncesi çoğumuzun içindeki egemen duygusu değil midir?

Anne karnındaki sürecini tamamlayan bebekleri dünyaya gelmiş ve kahramanımız onu herkesten, kendinden bile sakınmaya başlamıştır. Aydın’ın da bebeği sevdiğine emindir ama baba olarak sorumluluklarının bilincinde olmadığını, birçok erkeğin ‘babalık’ vasfını tam olarak tanımlayamadığını yeni yeni anlamıştır. Bebeği olduktan sonra uzunca bir süre çalışma hayatına ara veren kahramanımızın bu durumu kocası Aydın’ın son derece hoşnutluk içerisinde olmasını sağlamıştır. Evinde akıllı ve güzel bir karısı, minnacık sevimli bir bebeği, temiz çamaşırları, ütülü gömlekleri, temizleyiciye yollanan takım elbiseleri neden mutlu etmesindi ki? Bunları düşünürken bir dergi yazısı gelmiştir aklına. Başarılı kadınların, işyerlerinde erkeklerden üç katı çalışmak zorunda kalıp, başarılı oldukları iş yerlerinden akşamüstü bel ağrılarıyla çıkıp, sabah anneannelerine bıraktıkları çocuklarını alıp, köşe başındaki markete uğrayıp mutfağın eksiklerini düşünüp, eve gelip yemek yapıp, televizyonun karşısında uyuklayan kocalarından aşk dilenerek yataklarına yorgun yatan kadınlar olduğunu anlatmıştı satırlar. Kendisini asla böyle hayal edemiyor, bu duruma biran olsun düşmek istemiyordur.                                              

İş hayatını özleyen kahramanımız geri dönmek istemiş fakat kocası bunu çok onaylamamıştır. Sebebi ise bebeğe kimin bakacağıdır. Karı koca arasında geçen diyalogda kadın adama, en az senin kadar bende başarılıydım, bir süre sen çalışmana ara verip bebeğe bakmayı denemez misin? Demek istiyordu fakat biliyordu ki Aydın bu yaşına kadar babalığı akşama kadar dışarıda çalışan, çocukların karnını doyuran, akşam eve gelince de korkutucu kurallarını gösteren bir figür olarak tanımıştır.

Kocası ile artık farklı noktalarda uzlaşamayan kahramanımız ayrılık kararının haklarında en iyisi olduğunu düşündüğü sırada ofisteki işine başlamıştır. İlk gün pek çok kadının ben yapamam, evli bir kadınım, kocam bilir, çocuğum var artık. Bu yaştan sonra beni kim işe alır, ben neyi becerebilirim ki, kocam istemiyor, ben düşünüyorum ama bu evin işleriyle kim uğraşacak şeklindeki çaresizliklerini düşündükçe kadınların teslim olmamaları, kendilerine güvenmeleri, başaracaklarına inanmaları için ne yapılabilir diye tüm gün zihnini meşgul etmiştir.

Aydın ile yolları çoktan ayrılmış, üç saatlik bir biçimsel işlem ile başlamış olan evlilikleri kısa sürede sonlanmıştı. Evliliklerinin bitiminde karı koca olarak saygılarını eksik etmemiş ve tek kelime dahi söylememişken etrafındakilerin, Aydın gül gibi adam, seni seviyor, evine de bağlı daha ne istiyorsun sorusunu artık sert bir şekilde cevaplar olmuştur. Biten evliliğin ardından kendisini işine ve bebeğine adayan kahramanımız artık daha güçlü ve kendinden emin bir şekilde yaşamını sürdürmeye devam etmiştir. Bu süre zarfında aslında insanın kendisinin aşkın içinde olduğunu, karşısındaki kendini göstermeye başladığı anda aşkın yok olduğunu söylemiştir.                          

Kahramanımız evliyken de, bekârken de onu iş dünyası ve özel hayatındaki başarılarıyla beğenen bir erkek. Murat’ı anlatmaya başlamıştır. Kendini hiçbir zaman deşifre etmeyen ama sevdiğini ve ilgilendiğini davranışlarıyla belli eden Murat. Boşanma süresinin ardından kahramanımız Murat’ı artık tanımak ve kim olduğunu öğrenmek istemiştir. Oysaki bilmiyordur aynı ofiste yıllardır çalıştığı o genç iş arkadaşı olduğunu. Murat kendisinden yaşça küçük, ona göre henüz toy lakin dikkat çeken bir gençtir. Murat bir kadın olarak kahramanımızı dik duruşu, başarılı ve çalışkan bir kadın olması, âşık olup toplum gereği evlenmesi ve aşk bitince evliliğini sonlandırması karakteriyle hep takdir etmiş, gün geçtikçe hislerini yoğunlaştırmış ama o istemedikçe asla rahatsız etmemiştir. Kahramanımız bu ilişkinin mümkün olmadığını söylediğinde ise Murat’ın yanıtı: Sen insanların, yaş, din, etnik köken gibi farklılıklarının aşka engel olabileceğine inananlardan mısın? Oysa ben seni kimseye zarar vermedikçe insanların istedikleri gibi yaşamalarından, özgürlükten yanayım demelerinle sevmiştim diyerek kahramanımızı ikna etmeye çalışmış fakat onun bebeğine doğru baktığını gördüğünde çocuklu kadınlar anne oldular diye ceza gibi her şeyden uzak, kapalı, dört duvar arasında mı yaşamalılar? Diye kızgınlığını gizleyememiştir.

Sabaha gazeteyi açtığında işte hoş bir sürprizle karşılaşmış, gazete kahramanımızdan için ‘ne istediğini bilen, yaşam savaşını kendi kendine yetmek üzere kuran, kimseye muhtaç olmadan yaşamayı amaçlayan, dürüst, doğal, kararlarında kesin, aşka önem verirken ödün vermeyen, kendini koruyabilen, çelişkilerini bilen ve sürekli ileriye giden kadın’ yazısını yayınlamış, sevinçten gülerek işyerine çikolata paketi yollamıştır.

Kitabın son sayfalarını kahramanımız bu sözlerle tamamlamıştır.

Anneler erkeksiz yaşamalı, yaşamlarını bebeklerine armağan etmeli. Babaları ise büyümüş bebeklerini hafta sonları görüp koşa koşa yeni kadınlara gitmeli. Kadınlar bir aşktan kaçamasalar da gizli gizli, suçlarını içine gömerek yaşamalı. Çoluklu çocuklu kadın… Komşular ne der sonra? Yabancı erkek asla, içinde çocuk bulunan kutsal damın altına girmemeli. Çocuk annesinin yeni sevgilisini bilmemeli, babasının sevgililerini ise elbette görmeli tanımalı. Sonra eve gelip annesine, ‘’Ayşe Abla şunu yaptı, bana şeker aldı ‘’ diye anlatmalı. Anne kadın da bu masallara inanıp yaşam boyu yapayalnız yaşamalı. Sonra çocukları büyüdüğünde gururla onlara, ‘’ben sizi tek başıma büyüttüm, yıllarca şu dört duvarın arasından dışarı çıkmadım, oysa beni ne isteyenler vardı’’ diye anlatmalı…

 

 

 


Kaynakça


KAYNAKÇA

Asena Duygu, Aslında Aşk Da Yok (1996), Doğan Yayın Holding, İstanbul.

18-01-2019