Toplumsal Etkileşimin Ürünü Olarak: Benlik ve Damgalama

Didem Horzum

Sosyolog

Yazar Hakkında

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun oldu.  Kısa süreli eğitim danışmanlığı yaptı. İlgi alanları: Toplumsal cinsiyet, modernizm-postmodernizm, çocukluk sosyolojisi, sivil toplum. Kendi gibi sosyal bilimlere ilgi duyanlarla bilgi ve fikir alışverişinde bulunmak için burada. Çünkü canlılığını ve heyecanını bunlara borçlu.


didemhorzum@outlook.com


A+ A-
Herhangi bir eyleminiz ya da iletişiminiz esnasında kendinizi hiç sahnede gibi hissettiniz mi? Nasıl bir histi bu, rolünüz gerçekten sizi yansıtıyor muydu? Yoksa bu rol, zihninize kodlanmış birkaç seçenekten biri miydi? Ya da sahnede sizden beklenen performansı sergileyemediğiniz için kendinizi tuhaf, çirkin, farklı veya damgalanmış hissediyor muydunuz? Kimi zaman aktör kimi zaman seyirci olduğumuz sosyal dünyada bu sıfatlardan herhangi birini kanıtsadığımızda sahneden inene dek ya o sıfatlara yakışır oynamaya çalışırız ya da seyirciyi bunun aksine inandırmak için akıl almaz bir çaba sarf ederiz. Bu metnin ana kavramlarından biri olan benlik, sözünü ettiğimiz sahnede kendimizle ilgili bütün algılamalar, düşünceler ve değerlendirmeler bütününden doğan sonuç olarak tanımlanabilir. Diğer bir ana kavram damgalama, sosyal dünyada bireyin belli durumlar vasıtasıyla –bunlar bedensel deformasyonlar; işitme ya da görme engelli olmak, fazla kilolu olmak, bir uzvunu kaybetmiş olmak, cüce olmak vb. veya toplum tarafından baskıya müstahak görülen bazı tutku, inanç veya eğilimler; ruh bozukluğu, alkol bağımlılığı, radikal gruplara yakınlık, cinsel yönelim farklılığı, cezaevinde yatmış olmak vb ya da etnolojik bağlar olabilir– tamamen kabul görmekten men edilmesi halidir. Normal bireyler ise sosyal dünyada, yani dramaturjik anlamda sahne önünde, hususi beklentilerden olumsuz anlamda uzaklaşmamış olanlardır.
Sembolik etkileşimciliğin önemli isimlerinden Goffman, bireyin ötekilerle karşılaşması durumunda kendisini nasıl yeniden ele aldığını, nasıl yeni bir şekilde sunduğunu ve bunun için nasıl yeni stratejiler ürettiğini “benlik sunumu” kavramını kullanarak açıklar. İnsanların ötekiyle veya ötekilerle karşılaşması durumunda verdiği izlenimler ve vermeyi istemediği, kaçındığı ancak başkaları tarafından fark edilen veya edilmeyen izlenimlerden oluşan benlik sunum stratejileri, kişinin bireysel özelliklerine göre farklılaşabilir. Yani sosyal dünyada her bireyin, bireysel özelliklerine ve toplumun ondan beklediklerine göre kendine has “izlenim yönetimi” vardır.

Goffman, benliğin sahibinin yalnızca aktör olmadığını, benliğin onu çevreleyen seyirciyle birlikte inşa edildiğini dramaturjik bir yaklaşımla açıklar. Damga adlı eserinde karma toplumsal temaslardan, yani damgalı ve normal birey etkileşiminden yola çıkarak damgalı birey benliğinin yaratılmasını, sürdürülmesini ve korunmasını ele alır. Bunu yaparken damgalı bireylerin gündelik hayat deneyimlerinden örnekler verir. Bu örnekler sosyal dünyamızın çarpıcı birer betimlemesi niteliğindedir.
Damgalı bireylerin sahne stratejileri damganın görünürlüğüne göre değişmektedir. İlk bakışta görünür bir damgaya sahip bireyler sosyalleşme sürecinin ilk safhasında normallerin bakış açısını öğrenir ve içselleştirir. Aynı zamanda bu safha, damgalı bireyin toplumun kendisine sunduğu benlik imgelerini edindiği ve böyle bir damgaya sahip olmanın nasıl bir şey olduğunu kavramaya başladığı aşamadır. Bunu takip eden diğer safhada birey damganın getireceği olası tepkileri ayrıntılı ve net şekilde öğrenir. Goffman buna “ahlaki kariyerin başlangıcı” der. Bu aşamalardan sonra damgalı birey, karma temaslarda gerçekleşecek iletişimi normallerin bakış açısıyla idare etme gerginliği içindedir. Damgalı birey izleyicinin beklentilerini tamamen karşıladığında ya da beklentisinin üstünde bir performans sergilediğinde izleyici damgalının farklı bir hayat felsefesine sahip olduğu kanısına kapılır fakat bu her zaman böyle olmak zorunda değildir. Görme engelli bir birey bu durumu şöyle açıklar:

“Kişinin hayatına devam etme arzusunun, oldukça sıradan dürtülerden de kaynaklanabileceğine inanmamak o kadar yaygın ki, buna karşı kendini savunmak ve meseleyi izah etmek için, hiç düşünmeksizin rasyonel bir açıklama şeması, bir felsefe geliştirmek zorunda kalıyorsun. İnsanlar bir felsefen olması gerektiği konusunda ısrar ediyor ve bir felsefen olmadığını söyleyince de bu sanki yalanmış gibi inanmıyorlar. ”(Goffman,2014:172).

Ayrıca normal addedilenlerin görünür bir damgaya sahip olmaması, trajik bir durumun içinde olmadıkları anlamına gelmemelidir. Bir MS hastasının ifadeleri bizi normalliğin ne olduğuna dair yeniden düşünmeye sevk etmektedir:

“…normal insanların ortalıkta gezebiliyor, görebiliyor veya duyabiliyor olmaları, onların gerçekten de bunları yapabiliyor oldukları anlamına gelmez. Tatlarını tuzlarını kaçıran şeylere hayli kör, başkalarının iyilik talepleri karşısında da hayli sağır olabilirler; onları düşündükçe artık kendimi onlardan daha sakat veya engelli hissetmiyorum.”(Goffman,2014:41.)

Bu anlamda normal ve damgalı, somut birer varlık değil; birer bakış açısıdır. Bu bakış açıları da sosyal dünyada karma temaslar esnasında, beklentiler ve normlar aracılığıyla üretile gelmektedir.

Yine aynı tespitten yola çıkarak, damganın idaresi sadece damgalı bireye özgü bir şey olarak ele alınmamalı, toplumun genel bir özelliği olarak görülmelidir. Nitekim damgalı birey ile normal birey arasında uçurum yoktur. Hepimiz gerçek durumlarla yüz yüze geldiğimizde yetersizliklerimizin gayet farkındayızdır. Durumumuz damgamızın sosyal dünyada nasıl addedildiğine göre değişmektedir. Bu yüzden, Goffman’a göre, “normal” ve “damgalanmış”, iki farklı insan kategorisi değil, aksine insanlara, zamana, yere ve duruma göre değişen bir sürecin iki ucudur. Goffman bu perspektiften bakarak hepimizi “normal sapkınlar” olarak değerlendirir.

Damgalı birey için bir başka sorun yerleştirileceği kategoriyi bilememek değildir; sorun, yerleştirildiği yer olumlu bile olsa normallerin onu sahip olduğu damga üzerinden tanımlayacaklarını bilmesidir. Elde ettiği başarıların bile takdirinin kendi özel durumuyla ilişkilendirilmesi bile bir sorundur. Nitekim tam tersi bir başarısızlık durumu da damgalı bireylerin farklılığına yönelik bir dışa vurumu ifade edecektir.
Damgası görünür olmayan ya da henüz meşru bir şekilde alenen bilinmeyen bireylerin benlik sunumu, görünür olanlardan farklı yönetilmektedir. Goffman bu bireyleri “itibarsızlaştırılmaya müsait kimseler” olarak tanımlamaktadır. Artık sorun, karma temaslar esnasında ortaya çıkabilecek ya da çıkan gerilimleri idare etmekten çıkmakta, bilgiyi idare etmeye geçmektedir. Dramaturjik anlamda aktör, seyircinin farkı öğrenmemesi için fazladan çaba sarf etmelidir. Veyahut gerçekte ne düşündüğünü saklamalı ve mensubu olduğu grubu savunmaktan kaçınmalıdır. Goffman’ın deyimi ile kendine “aldatıcı bir görünüm” edinmelidir. Bu edinim bireyin dünyasını; herkese açık olan sahne önü ve kendi olabildiği sahne arkası olarak ikiye bölecektir.
Aldatıcı görünüm sergileyen birey, sahne önü performansını başarılı bir şekilde sürdürebiliyor olabilir ama seyircilerin arası her zaman risklerle doludur. Ötekilerin kendi gibi insanlar hakkında ne düşündüğünü öğrenme riski –ki bu kuvvetle ihtimal– birey üzerinde bir baskı aracına dönüşür. Hele ki bu düşünceler hakaret içeriyorsa durum daha korkunç bir hal alıyor demektir; birey öz benliğini savunamamanın yanında gizli de olsa dahil olduğu gruba karşı kendini sadakatsiz hissedecektir. Şu ifadelerde olduğu gibi:

“ …muhabbetin konusu kadınlara gelince de hayali sevgililer uydurmak zorunda kalıyordum. Böyle anlarda kendimden nefret ediyordum ama yapabileceğim bir şey de yok gibiydi. Bütün hayatım bir yalan haline gelmişti.”(Goffman,2014:131.)

Son olarak, aldatıcı görünüm sergileyen bireyin yakın çevresine öz benliğini ifşa etmesi, onun için yeni bir baskı aracı demektir. İyimser yaklaşırsak; onu, damgasını kullanarak tehdit etmeyebilir fakat söylem ve eylemlerinde fazla cüretkâr olabilir. Öyle ki çoğu zaman ona yaşam reçeteleri, yeni stratejiler sunacak ve hatta aldatıcı görünümü kesmesini isteyecektir. Bu ihtimal bireyin damgasını ifşa ettiği kişinin veya kişilerin inisiyatifine kalmış durumdadır.

Bütün bu analizler neticesinde diyebiliriz ki, benlik kavramı görünürde sadece “ben” kavramını içermektedir fakat içeriği açısından toplumsal ilişki ve etkileşimlerimizin ürünüdür. Benlik imgeleri aracılığıyla kişi başkalarının gözünden kendini nesne yerine koyabilmekte ve özdenetimini sağlayabilmektedir.

Kaynakça

Kaynakça

Goffman, E. (2009). Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu. Çev. Barış Cezar. İstanbul: Metis Yayıncılık.

Goffman, E. (2014). Damga: Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar. Çev. Ş.Geniş- L.Ünsaldı-S.N.Ağırnaslı. Ankara:Heretik Yayıncılık.

Görseller

https://rock-cafe.info/suggest/psychoanalysis-therapy-for-schizophrenia-70737963686f616e616c79736973.html

http://rock-cafe.info/suggest/self-reflections-73656c66.html

https://mutlakaoku.com/siyasi-ve-sosyal-kutuplasma-otekilestirme-ve-ayrimcilik/

https://www.theodysseyonline.com/culture-and-economic-outcomes

24-05-2019