Queer’i Anlamak 'Didem Horzum'

Konuk Düşünürler


Diğer Yazıları

A+ A-

Bu yazımda sizlere misafir öğrenci olarak katıldığım bir eğitimin konusundan bahsedeceğim. Yani queer kuramdan… Yeryüzü Kalkınma Kooperatifi tarafından düzenlenen ve Remzi Altunpolat’ın vermiş olduğu bu eğitim, queer’in cinsiyet tartışmalarıyla sınırlı olmadığını, onun aslında geniş kapsamlı bir yaklaşım olduğunu anlamamı sağladı. Ben de bu kısa eğitimden sonra yapmış olduğum okumalar da neticesinde queer’in ne olduğu ve ne olmadığı ile ilgili öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istedim. 

Bu metne Queer’i anlamak başlığını verdim çünkü onu okuduğumda queer yaklaşımın bir tanımlamasının yapılamayacağını ve onun ruhu gereği bir tanıma gerek duymadığını; onu ancak anlayabileceğimizi düşündüm. Bu düşüncemin yanı sıra queer’in akışkan ve sabitlenemez oluşu sömürü ve şiddet barındırmayan her tür yönelimi içirebilecek, her gün biraz daha büyüyebilecek şemsiye kavram olarak tahayyül edilebileceğini söyleyebilirim.

Queer’i anlamak için onunla ilişkisel olan post-yapısal yaklaşımı ve tabi queer’i kullanışlı kılan yapı-bozumu(deconstruction)kavramını, kavramın yaratıcısı J.Derrida’yı, queer kuram deyince ilk akla gelen düşünür Butler’ı ve onu önemli ölçüde etkileyen Foucault’u anlamak gerekir; fakat her biri üzerine sayfalarca yazılabilecek nitelikte olduğu için bunları sadece queer ile ilişkisel olarak ele alacağım.

Post-yapısal yaklaşım insan olma, sosyal dünyayı ve anlamlarını oluşturma, bunları yeniden üretme süreçlerini eleştirel ve göreli bir bakış açısı ile ele alır. Bu bakış açısı ile oluşan temel önermesi ise tarihin ve kültürün, toplumsal bilgi ve önyargıları yarattığı, dolayısıyla yapıları koşullandırdığı yönündedir. Bu yaklaşım toplumsal anlamı çözmek için bilginin nasıl üretildiğini temel araştırma sorusu haline getirir ve en önemlisi toplumsal hayata, bireylere nüfuz etmiş “gerçekliği” yaratmada iktidarın gücünü ortaya koymaya çalışır. Bu yönüyle cinsiyet çalışmaları bağlamında Queer’i etkilemiştir.

Başka bir yönü ile değerlendirirsek, post-yapısal yaklaşım benliklerimizin doğuştan gelen, salt psikolojik, tekil ve tutarlı bir varlık olduğunu kabul etmez. Queer de kendini sınırları belli olmayan ve belli olmayacak olan, kesinlik ve durağanlık istemeyen bir oluşum olarak ortaya koyar. Bu noktada “Post-yapısal yaklaşım ile queer’in farkı ne?” sorusu akıllara gelebilir: Post-yapısal yaklaşım bilginin nasıl üretildiğini ve gerçekliğin nasıl inşa edildiğini amaç edinirken; Queer -ve hatta Butler diyebileceğimi düşünüyorum- her alandaki normatif kimliğin diğer kimlikler üzerindeki baskıcı-dışlayıcı etkisini ortadan kaldırmayı amaç edinir. Çünkü kimlik bir mülkiyettir ve sahip olanlara getirdiği haklar ve fırsatlar yanında sahip olmayanları mülksüzleştirmektedir. Queer kimlikleri ortadan kaldırmanın, gücünü normallikten alan kimliklerin baskı ve dışlayıcı etkisini gidereceğini; çünkü “doğru’yu, “iyi”yi ve “güzel”i tanımlamak amacıyla yüzyıllardır kurgulanan normların hızla bulanıklaşacağını iletir. Cinsiyet ve cinsel yönelim kimliğin bir parçasıdır ve kimlik bireylere toplumsal roller biçer; roller belli hak ve görevlerin yerine getirilmesi halidir. Normatif heteroseksüel sistemin de bu norm, kimlik ve roller aracılığıyla kadınların ve erkeklerin hayatlarını büyük ölçüde sınırlandıran, sabit kimliklerin dışında kalanları mümkün kılmayan yapısı queer’in temel eleştirel noktasıdır; yanı sıra queer eleştiri cinsiyet rolleri ile asla sınırlı değildir. Anti-ırkçılık, anti-kapitalizm gibi farklı alanlarda da aynı teknik ile eleştiri geliştirebilir. Queer, kimlik temelli olası her kuruluşa, politik eğilime karşı radikal bir sorgulama ve yapı bozumu tekniği geliştirir. Bu teknik baskı ve dışlamayı ortadan kaldırıp, ötekileştirilmişleri toplumsal yapının ve ilişkilerin perde arkasında yaşam kurmaya itmeyecek veyahut açıkça isyana sürüklemeyecektir. Queer’in bugünkü anlamını kazanmadan önce yani yapı-bozumuna uğratılmadan önce hangi kavramlara karşılık geldiğine baktığımızda, “tuhaf”, “kaçıklık”, “homoseksüellik” veya argoda “ibne”  kavramları karşımıza çıkar. Yapı-bozumu sayesinde kavramlar- bu onların birer inşa olduğunu gösterir nitelikte- politik bir anlam kazanmış, queer bugün ikili yapılara muhalif kimliklerin şemsiye kavramı haline gelmiştir. Butler, queer kavramını bu yüzden ayrı bir grup gibi bölmek istemez. Başlangıçta kavramın karşısında duran heteroseksüelliği de bu alanın içine dâhil eder. Bir bakıma herkesi aynı kavrama dâhil ederek kavramın varlığını etkisiz hale getirir. Kategorilerin getirdiği baskı ve dışlamaya karşı duran her yönelimdeki insanı bu şemsiyenin altına davet eder.


Butler’a göre birey kendisinin üretmediği koşulların içine doğduğu için hâkim iktidar koşulları karşısında savunmasız kalır. Bu durumda kendi varlığının tanınması ve kabul edilmesi için kendisinin yaratmadığı kategori ve adlandırmalara bağlı şekil almaya çalışır. Yani kendisini halihazırdaki hakim bir söylemin içinde arar; oraya yerleştirmeye çalışır. Bu da demek oluyor ki birey kabul edilmek için tabi olmayı seçer. Butler bunu şu ifadesi ile anlatır bize:

 Özneleşme sürecinde varoluşun bedeli maduniyettir.” – Maduniyet, ast olma durumudur. Bedel ise toplumda iktidar olana ve iktidarın koşullarına bağlı olarak yaşamaya karşılık gelir.

Butler’ın toplumsal cinsiyete uyguladığı performatiflik ya da edimsellik kavramı, dil felsefecisi J. L. Austin’e aittir. Kavram, icra etmek, sahnelemek gibi anlamlara gelen “to perform” fiiline dayanır. Austin’e göre performatiflik bir şeyi betimlemez ya da aktarmazlar, “doğru” ya da “yanlış” değildir; performatiflik eylemde bulunmaktır. Performatiflik, dil, sanat, bilim, gündelik hayat gibi farklı alanlarda edimde bulunarak toplumsal gerçekliği temsil etmenin yanında onu inşa ettiğimizi ifade etmektedir. Buna göre performatiflik yoluyla anlam, her seferinde yeniden ve farklı bir biçimde inşa edilmektedir. Bu anlamda performatif kavramı değişmez bir kültür anlayışına yönelik inancı eleştirmekte, doğaçlama ve anlamların çokluğu düşüncelerini ön plana çıkarmaktadır. Aynı zamanda Butler’ın performatiflik anlayışı, performatif eylemin öznenin iradesinin doğrudan bir sonucu olduğunu kabul eden kültürel inşa görüşünden ayrılmaktadır. Butler, Austin’den ödünç aldığı performatiflik kavramına, Derrida’nın yaptığı eleştirel ekler olarak yinelenebilirlik ve atıfsallık özelliklerini de katar. Buna göre performatiflik, tekil ve kasti bir eylem değil; yinelenebilir ve atıfsal bir pratiktir. Performatiflik, her zaman için, bireyin kendisinden önce gelen bir norm veya normlar kümesine yaptığı bir atıftan hareketle türemektedir. Buna göre toplumsal cinsiyet, performatif bir pratiktir ve toplumsal cinsiyetli özne bir dizi yasağa ve norma atıfta bulunarak varlık kazanır. Bu yasak ve normlar yine doğal olduğu kabul edilen heteroseksüel matrisi inşa ederler. Heteroseksüel matris, cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve arzu arasında tutarlı bir ilişki olduğunu iddia eder. Yani, eril cinsiyet erkek rolüne göre davranır ve karşı cins olan kadını arzular; dişi cinsiyet de kadın rolünü sergileyip karşı cins olan erkeği arzular. Burada cinsiyet olduğu kadar arzu ve cinsel yönelimler de doğal kabul edilir. Ancak Butler’a göre cinsel yönelimler ve arzu da performatif olarak belirlenmektedir; yani doğal değildir. Bir tür canlandırma, taklit etmedir.

Prokrustes’in Yatağı: Tarihte tek tip insanlardan oluşan toplum üretme projelerinin simgesi.

Derrida’nın katkıları bağlamında,

İktidar bilgi üretir ve Derrida bilginin amacının doğruyu temsil olduğunu ileri sürer. Dünya bir bilgi metnidir; metinler bizim dünyayı nasıl algılayıp yorumlayacağımızı şekillendirirler. Derrida bu metinlerin yapı-bozumu(deconstruction) tekniği ile çözümlenip, bozulabileceğini söyler. Queer’e katkısı yöntemsel bağlamdadır; queer, heteronormatif yapıyı yapı bozumuna uğratır. Derrida, hakim düşünce geleneğinin yarattığı ikili zıtlıkları (cinsel, ırksal, bedensel vb.) ve bu zıtlıkların çizdiği düşünce kalıplarını yapı-bozumuna uğratarak, “orada olmayan”ın ideolojik, psikolojik, toplumsal olarak neyi ifade edebileceği hususunda farklı anlamların imkânını ortaya koymaktadır. Yani yaratılan zıtlıkların görünmeyen etkisini ortaya koymaktır. Yapı-bozumu(deconstruction) tekniği, diğer söylem analiz yöntemlerinden farklı olarak söylemin nasıl telaffuz edildiği yerine, nasıl anlamlandırıldığına odaklanmaktadır. Buradaki amaç dildeki ve tabi yapıdaki hiyerarşiyi ters yüz etmektir. Ters yüz etme işleminde hiçbir zaman dilin dışına çıkılmaz, aşkın bir gerçeklik aranmaz. Dilin kendisi ölçüt alınır; gerçekliği yaratan odur. Queer ile ilişkisel bakarsak, Butler “mümkün görülmeyen” bireylere nefret söyleminde bulunmanın salt bir ayırt etme aracı olmadığını; şiddet içerdiğini ve yöneldiği kişiye şiddet uyguladığını dile getirerek, toplumsal bir suç olarak kabul edilmesini önerir.

Foucault’nun katkıları bağlamında,

Foucault söylem, iktidar ve kontrol mekanizmaları üzerine yaptığı çalışmaları ve çözümlemeleri ile Butler’ın düşünce yapısına yoğun katkıda bulunmuştur. Kariyeri boyunca hastalık, cinsellik, sapma, delilik gibi konularla ilgilenmiş olan Foucault’nun Queer’e katkısı özellikle “Cinselliğin Tarihi” adlı eseriyle olmuştur. Temel önermesi, bedenlerimize bir cinsiyet hakim söylem tarafından atfedilmeden önce cinsiyetli birer varlık olmadığımız yönündedir. Çünkü olay ve olgulara, fenomenlere anlam kazandırmak için hakim söylemlerin ürettiği kelime dağarcığımızı kullanırız ve bu kelime dağarcığı disipline eden her aygıttan beslenir: Eğitim, din, hukuk, sağlık vd. Bu aygıtlar bize kim olacağımız(kimlik), ne yapacağımız(eylem) konusunda sürekli bir telkin verir.


Kaynakça

Butler,J.(2008).Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi,Çev: B.Ertür,  İstanbul: Metis Yayınları

Özkazanç, A.(2015).Feminizm ve Queer Kuram, Ankara: Dipnot Yayınları.

Şaylan, G. (2009). Postmodernizm, Ankara:İmge Yayınları.

 

04-11-2019