Özlemek

Ceren İlhan

Psikolojik Danışman

Yazar Hakkında

1990 yılında Mersin’de doğdu. Lisans eğitimini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kuzey Kıbrıs Kampüsü’nde Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık alanında tamamladı. Şu anda Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde aynı alanda yüksek lisans eğitimine devam ediyor.  Ankara’da yaşıyor. Kedileri, çiçekleri ve renkleri çok seviyor. Çömlek, heykel, resim gibi hobileri var.


ilhanceren1@gmail.com


A+ A-

“Özlemek hayatın yerine geçer ve biz yavaş yavaş yaşayamadıklarımız oluruz.”

Alper HASANOĞLU

 

Özlemek

 

Özlemek son günlerde en fazla kafa patlattığım konulardan bir tanesi oldu. Özlediğimiz “şeyi” neden özleriz?

 

İlk yaşlarımızdan itibaren özlemek hayatın içinde vardı. Hep de olacak. Yazın kışı, kışın yazı özleyeceğiz. Uzaktayken evimizi, evimizdeyken uzakları özleyeceğiz. Yalnızken aşkı, aşıkken yalnızlığı özleyeceğiz… Fakat beni asıl meraklandıran şu oldu: ara ara özlemeyi bıraktığımız bir “şeyi” neden ara ara yeniden özlemeye başlarız? Bu belki de benim gri alanları sınırlı bir insan olmamdan kaynaklı olabilir. Bir “şeyi” ya hep özlersin ve elde ettikten sonra özlemeyi bırakırsın ya da unutarak özlemeyi bırakıp bir daha hiç özlemezsin. Kulağa hiç de sağlıklı gelmiyor kabul ediyorum; ancak şu bir gerçek ki, özlem acı verir ve biz insanlar hayatımız boyunca acıdan korunmaya çalışırız. Istırabımızı dindirmek üzerine programlanmış hayatlar yaşamaya meyilliyiz. Dolayısıyla acıyı dindirecek olan, özlenen “şeyi” unutmak ve artık özlememekse bunu yaparız. Acıyı dindirecek olan özlenen “şeye” ulaşmaya çalışmaksa da, bunun için elimizden geleni yaparız. Yani çözümü hep özlenen “şey” ile bağdaştırırız. Peki ya çözüm özlenende değilse?

Bu konu ile ilgili literatürü taradığımda ne yazık ki elle tutulur bilimsel bir çalışmaya rastlayamadım. Ancak konu üzerine fikirlerini belirtmiş bazı ruh sağlığı uzmanlarının görüşlerine göz atma fırsatım oldu. Uzmanların görüşleri genel olarak benzerlik gösteriyor ve şu sonuca varıyor: Hayatımız yolunda gitmediğinde ve kendimizi mutsuz hissettiğimizde, vücudumuz, azalan serotonini dengelemek için zihnimizi harekete geçirir ve geçmiş mutlu anılarımızı canlandırır. Bizler de bu dar zamanda yardımımıza koşmaya çalışan mutlu anılarımıza kapılıp, o anıları paylaştığımız insanları, yerleri, zamanları yoğun bir şekilde özlemeye başlarız.

 

Eminim ki hayatınızın belli dönemlerinde karşılaştığınız zorlayıcı olaylara bir tepki olarak mutsuzluk, umutsuzluk, üzüntü vb. duyguları deneyimlemişsinizdir. Böyle zamanlarda eski sevgilisini, artık görüşmediği eski bir dostunu, bir zamanlar yaşadığı bir şehri (o şehirdeki anıları çoğunlukla negatif duygular uyandıran anılar olsa bile), eskiden yaşadığı bir evi vb. özleyen bir tek siz değilsiniz. O yüzden şimdi sakin olun ve eski sevgilinizi aramak için elinize aldığınız o telefonu yavaşça yerine bırakın. Konu ona olan duygularınız değil. Konu sizsiniz. Hayatınızda yolunda gitmeyen bir şeyler var. Nedir o?

Yaşadığımız çağ, belki de sosyal medyanın ve reklam kültürünün yoğun baskıları sebebiyle bizlere mutsuz olmayı yasaklamış durumda. Pozitif duyguların yüceltildiği, negatif duyguların dışlandığı, hor görüldüğü zamanlardayız. Her duygunun bir işlevinin olduğu gerçeğini bir kenara koyarsak, doğamız gereği de acıdan kaçma eğiliminde olduğumuzu yadsıyamayız. Yani medya bize pozitif olmak zorunluluğunu aşılarken dozu kaçırmasa, aslında yardımcı oluyor bile diyebilirdik. Ancak gösterime sunulmuş her şey gibi, duygularımız da instagram profillerimizde gösterime çıktığında işler biraz kontrolden çıkabiliyor, ama konumuz bu değil.

 

Her şeyden önce şunu kabullenmeliyiz: Mutsuzluk bir lanet değildir, mutsuzluk, hayatımız bizim istediğimiz gibi ilerlemediğinde verdiğimiz bir tepkidir. Hayattaki her detayın bizim istediğimiz gibi, bizim kontrolümüzde ilerlemesi mümkün mü peki? Elbette hayır. Fakat kontrol etmeye gücümüzün yettiği detayları şekillendirebiliriz, yani kendimizi şekillendirebiliriz. Başka insanlar üzerinde sağlanmaya çalışılan kontrol, eninde sonunda patlak verecektir çünkü üzerinde kontrol sağlanmaya çalışıldığını hisseden kişi, bir noktada kontrolü kendi eline alabilmek için başkaldıracaktır ya da tamamen teslim olup, hayatla bağlantısını koparacak ve yaşayan bir ölüye dönüşecektir. Tabii kendi hayatınızın kontrolünü elinize alırken sizin de birilerine baş kaldırmanız gerekebilir. Yani bizleri geçmişte bıraktıklarımızı özlemeye iten etken, kaybettiğimiz kontrolümüz ve tatmin edemediğimiz ihtiyaçlarımızdır. Bu ihtiyaçlar kişiden kişiye farklılık gösterebilir, ancak ruh sağlığı alanında çalışmalar yapan birçok bilim insanının da söylediği gibi bu ihtiyaçlar genellikle barınma, beslenme, fiziksel olarak sağlıklı olma, sevme, sevilme, ait hissetme, eğlenme, özgürlük ve üretime katılma gibi ihtiyaçlardır. O halde geçmişi özlediğimizde kendimize yöneltmemiz gereken soru şu olabilir: Ben hangi ihtiyacımı tatmin edemiyorum ve bunun için ne yapabilirim?

Tabii bu yazıdan duyduğumuz özlemin gerçek bir duygu olmadığı anlamı da çıkmasın. Geçmişinizde, özleyebildiğiniz birileri, bir yerler, bir zamanlar olduğu için çok şanslısınız. Sadece bugününüzü işlevsizleştiren bir özlem duygusu yaşam kalitenizi düşürebilir ya da özlem, zaten düşük olan hayat kalitenizin bir işareti olabilir. Bu yazı ile varılmak istenilen nokta da budur.

 

Sözlerime Umay Umay’ın ‘Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli’ adlı kitabından bir iki cümle ile son veriyorum.

 

“Seni öyle özledim ki, utanıyorum. Geçen gün arabamın frenine sonuna kadar basıp denize doğru koşmaya başladım. Dolmabahçe’yi yalayıp yutmaya çalışan dalganın sen olduğunu sandım. Üzülme…, ağlamadım. Kahkahalar atarak biricik hayatıma geri döndüm. Hadi beni alkışla.”

 

Ceren İlhan

Psikolojik Danışman

 


Kaynakça

Görseller

1-     Gustav Klimt – The Kiss

2-     Edward Munch – The Scream

3-     Frida Kahlo – Diego and I

08-04-2019