Öğrenmeyi Hala Seviyorum

Fatma Ülkü Selçuk

Sosyoloji, Dr.

Yazar Hakkında

Fatma Ülkü Selçuk 1995 yılında ODTÜ ‘Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’ bölümünden mezun oldu. 1999 yılında Ankara Üniversitesi’nde ‘Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri’ yüksek lisansını, 2007 yılında ODTÜ’de ‘Sosyoloji’ doktorasını tamamladı. 2005 yılında ‘Örgütsüzlerin Örgütlenmesi: Enformal Sektörde İşçi Örgütleri’ başlıklı kitap için Türk Sosyal Bilimler Derneğinin ‘Genç Sosyal Bilimciler Ödülünü’ aldı. 1999-2017 yılları arasında Atılım Üniversitesi’nde çalıştı. Yayınlarının bir kısmına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://independent.academia.edu/FSelcuk


fuselcuk@gmail.com


Diğer Yazıları

A+ A-

Öğrenmeyi neden hala seviyorum? Son günlerde aklımda bu soru dönüp duruyor. Biliyorum: öğrenmenin hayatta kalmaya, konfor alanı sağlamaya, türü devam ettirmeye hizmet eden yönleri var. Fakat hikaye bundan ibaret olmasa gerek diye düşünüyorum.

Yaklaşık yarım asırdır nefes alıyorum. Öğrencilikse sevgiyle sarıldığım bir etkinlik olmaya devam ediyor. Keşfettiklerimin kimisini paylaşmayı da seviyorum. Öğrenmeyi, keşfetmeyi, paylaşmayı hala sevinçle deneyimliyorum.

Aklıma babam geliyor. Doksan üç yaşına yaklaşırken bulmaca çözmeye, okumaya, dünyada, memlekette olup bitenleri takip etmeye devam ediyordu. Annemse hala haber programı, gazete ve kitaplarla geçiriyor zamanını.

Bir de aklıma öğretmenlerim geliyor...

İlkokul öğretmenlerim

İlkokul dörde kadar öğretmenimiz başkaydı. O emekli olunca dördüncü ve beşinci sınıflarda Azime Öğretmen sınıfımıza geldi. Dördüncü sınıfa kadar okula gitmek bende mide ağrısı oluştururdu.

Hakkını teslim etmeliyim, ilk üç yıl öğretmenimiz bize çok bilgi öğretti. Daha üçüncü sınıftayken beşinci sınıf matematiğini öğreniyorduk. Ancak yine de okul zamanı geldiğinde ayaklarım geri geri gidiyordu. Öğretmenim, işini büyük bir ciddiyetle yapardı. Güldüğünü belki de sadece birkaç kere görmüşümdür.

Öğretmenimle ilgili en canlı anım, bir gün beni yanına çağırması, herkesin önünde yüzüme tokat aşketmesiydi. Hiçbir açıklama yapmamıştı. Evde çok ağladım. Nedenini ancak birkaç gün sonra öğrenebildim. Abim veya ablam (ikizler), hangisi söyledi bu benim için hala muamma, kendi öğretmenlerine “Ülkü annemi üzdü” demiş. Onların öğretmeni de benim öğretmenime söylemiş. Annem de tokadın nedenini öğrenip bana söyledi. Anlıyorum ki tokat bile beni öğrenmekten soğutamamış.

Belki de öğrenmeyi sevmemde Azime Öğretmenin etkisi olmuştur. Hoş, bize matematik öğrettiği pek söylenemez. Daha ziyade şarkı türkü filan öğretti: “İndim Havuz Başına”, “Havada Bulut Yok” vs. Bir de dua öğretti. Matematik öğrenmiyor da olsam artık okula koşa koşa gidiyordum...

Sonraki yıllar

İstisnalar hariç, ortaokul, lise ve üniversite lisans eğitimi sırasında bana zorunluluk hissi veren derslerden ve ders kitaplarından pek keyif almazdım. Daha ziyade, başka kitaplardan okuyup öğrenmeyi severdim.

Lisansüstü derslerin okumalarını yapmaksa benim için çoğu zaman Beethoven’in 9. Senfonisinin bir ve dördüncü kısımlarını dinlemek gibiydi. Yürekten, doğrudan, yer yer hüzünlü, çoğunlukla coşkulu, gürül gürül ve umut dolu... “Kulak ver, bak ne söylüyorum” diyerek bazen mırıldanan, konuşan, tarif eden, çokça haykıran... Yüksek lisansı da doktorayı da çok severek, isteyerek deneyimledim. Derslerin bir saatini bile kaçırsam üzülüyordum.

1999 yılında üniversitede ders vermeye başladım. İlerleyen yıllarda etkin öğretim tekniklerine dair seminerlere, atölye çalışmalarına katılma imkanı buldum. Yaparak öğrenme, akran öğrenmesi, etkileşimli öğrenmenin hikmetini anladım. Mizaca, kişiliğe göre hangi öğrenme tekniğinin daha etkili olabileceğini keşfettim.

Bugünkü öğretmenlerim

Öğrenmeye hala doyamıyorum. Üniversite yıllarımda gitar, otuzlu yaşlarımın sonunda ut, kırklı yaşlarımda piyano, armoni vs. Yorum yaparak kendimi ifade edebilmek için bana serbest alan tanıyan her öğretmenime minnet hissettim. Başta da Yüksel Dural’a.

On yıl kadar önce resim yapmaktan keyif aldığımı fark ettiğimde şaşırdığımı itiraf etmeliyim. İlkokul üçte filan olmalıyım. Öğretmen, yangın resmi yapmamızı istemişti. Ben de itfaiye arabasının alevlere su püskürtmesini kafamda canlandırıp kağıdı boyamaya başladım: Sarı, kırmızı, mavi, kahverengi... Boyalar iç içe geçtikçe çıkan renk cümbüşü coşkumu arttırıyordu. Sonra teneffüs zili çaldı. Sıra arkadaşım koridora çıktı. Öğretmen yanıma geldi. Benim yaptığım resmi Hülya’nın resmi zannetmiş. “Kendi gibi pasaklı” dedi. Alevler yüreğimi dağladı. “Bu resim benim resmim öğretmenim” diye mırıldandım.

Otuz yıl sonra, resim, hayatıma yeniden girdi. Natalia Hoca’nın sunduğu rahat atölye ortamında boyalarla oynamaya kaldığım yerden devam ettim.

Yetişkinliğim boyunca öğrenme ve kendimi ifade etme isteği beni dersten derse, atölyeden atölyeye yöneltti. Felsefeden tutun yazarlığa, istatistikten tutun dramaya kadar. Bir de dil derslerine doyamadım.

İspanyolca dersleri salgında da sürdü

Galiba öğrenmek benim için öyle sevgili bir etkinlik oldu ki salgın döneminde bile dünyama renk kattı. Salgın öncesinde İspanyolca ve Arapçaya devam ediyordum. Salgınla Arapça derslerim sekteye uğradı. Ancak İspanyolca dersine Skype üzerinden devam ettik.


Galiba devam etmemizde sevgili Elif Erarslan’ın öğretmenlik becerilerinin payı büyük oldu. Elif Hocamızın öğrettikleri gramerden ibaret değildi. Bize adeta tarih, kültür ve gezi rehberliği de yaptı. Salgının ürpertisini ensemizde hissederken evlerimiz Pablo Neruda’nın şiirleriyle, İspanyolca konuşan dünyanın acılarıyla, sevinçleriyle, alışkanlıklarıyla doldu taştı. Hocanın yeni yazdığı İspanyolca Öğreniyorum kitabını merak ediyor, aynı isimli Youtube kanalını fırsat buldukça izliyorum.

Öğrenmeye devam ediyorum

COVID-19 salgını devam ederken pek çok konuyu düşünme fırsatı buldum. “Neden öğrenmeyi seviyorum?” sorusuna bulduğum yanıtlarsa beni bir türlü tatmin etmedi.

Çocukluktan yaşlılığa, öğrenme süreçlerimi, öğretmenlerimi bir bir gözümün önüne getirdim. Anladım ki yaşamımın baharı mazide kalmış olsa da kendimi, insanı, varoluşu, canlılığı, farklı dünyaları, evreni, hakikati keşfetme arzum diri kalmış.

Garip olansa şu: Yarın öleceksin deseler, tahminim, bir yandan dua ederim, bir yandan da deneyimlediklerimi anlamaya, anlamlandırmaya çalışırım. Tabii aklım yerindeyse. Yani ölüm döşeğinde bile öğrenme, anlama arzum devam eder gibi geliyor bana.

Öğrendikçe hangi nörokimyasallar aktifleşiyor? Paylaştıkça, kendimi ifade ettikçe neden yaşam enerjim artıyor? Öğrenmek, paylaşmak, kendimi ifade etmek bir alışkanlıktan mı ibaret? Bir gün öğrenme ve paylaşma imkanı bulamazsam; bir de beyin kimyam, yapım bunun farkına bile varamayacak kadar değişirse, ben hala bugünkü ben olur muyum?

Alzheimer olan balerin Marta C Gonzales’in Kuğu Gölü Balesi eşliğinde yaptığı zarif hareketler geliyor aklıma. Acaba geçmişte öğrendiklerimiz, deneyimlediklerimiz nöral ağlarımızı uyardıkça yaşamın notaları da bedenimizde mi çağlıyor?

Peki bugün hala öğrenmeye devam ederek canlılık duygumuzu mu pekiştiriyoruz? Öğrendiklerimizle bizim için bilinmezliklerle dolup taşan yaşama biraz olsun belirlilik kazandırmaya mı çalışıyoruz? Belki de böylelikle kendimizi biraz daha güvende hissediyoruz.

Kim bilir, belki de öğrenme rutinimizi yinelerken, tanıdık titreşimler usulca sinir sistemimizi sarıp sarmalıyor. Yenilikle de olsa rutin, bize rahatlık hissettiriyor.

Hakikati bir gün daha fazla keşfedebilmek dileğiyle, kalın sağlıcakla...


Kaynakça

Görsel kaynaklar

1) https://hbogm.meb.gov.tr/

2) 1978 yılında Ahmet Vefik Paşa İlkokulu 1. Sınıfta çekilen fotoğrafım

3) https://www.bauer.uh.edu/graduate-studies/prospective-students/experiential-learning/

4) https://www.freepik.com/free-photo/top-view-artistic-copy-space-abstract-painting_9977263.htm#page=1&query=painting&position=21, <a href="https://www.freepik.com/photos/paint">Paint photo created by freepik - www.freepik.com</a>

5) https://aklimdavar.com/ispanyolca-ogreniyorum-569538

6) https://www.youtube.com/watch?v=OT8AdwV0Vkw&feature=youtu.be

07-12-2020