Neden Devlet

Zeynep Güneş

Tarihçi

Yazar Hakkında

 Adı: Zeynep Güneş Doğumu tarihi: Doğumu ve doğum tarihi meçhul   Meslek: Tarihçi, Kendince fotoğrafçı ve biraz da yazar. Doğunun sert ve çorak ikliminden kendine özgü Akdeniz iklimini yaşayan Türkiye’nin en doğusunda uçta bir şehir olan Iğdır ilinde doğmuştur. Eğitim: Ne kadar eğitildiği zamana çarpılacak olur ise Lise: Iğdır Atatürk lisesinde dört yıl eğitildi. Üniversite: Ankara Gazi Üniversitesinde tarih bölümünde dört yıl eğitildi. Mastır: Muğla Sıtkı Koçman üniversitesinde hala eğitiliyor. 


Toplum, içerden ve dışarıdan gelebilecek tehlikeler karşısın da, güvenliğini sağlamak için bir kişiye ve ya bir gruba tabi olması, süreç içerisinde, sistemli kurum şekline bürünecek olan, devlet’i meydana getirmiştir. İbn-i Haldun, devletin doğuşu ile ilgili insanın doğasının böyle bir kuruma ihtiyaç duyduğunu savunur ve şu tanımlamayı yapar; 


  “… Doğaları gereği insanlar, kamu düzenini sürdürmek için her çeşit toplumda bir önleyici mekanizmaya ve bir arabulucuya muhtaçtırlar. Der ve şunları ekler: İnsanlık toplumsal örgütlenmesini tamamladığı ve uygarlık bir olgu haline geldiği zaman, onları denetleyecek ve onları ayıracak bir gem bir fren gereksinimi kendini hissettir insanlara, çünkü saldırganlık ve adaletsizlik insanın doğasında vardır. Kalın kafalı hayvanları uzak tutmak amacına ayrılmış savunma silahları bütün insanlara aittir: dolaysıyla bu silahlar onları kendi saldırganlıklarına karşı korumaya yetmez. Hayvanın insanınkiler kadar algıları ve esinleri olmadığı için ancak dışarıdan gelebilecek başka bir şey gereklidir. Dolaysıyla bunun ılımlılaştırıcı, yatıştırıcı,bir etki uygulayacak bir insan olması gerekir .Bunun insanlar arasında dönüşmelerini engelleyecek yeteri otoriteye ve güce sahip olması gerekir krallığın kökeni böyledir işte…” (1) Kısacası; bu önleyici ve arabulucu sistem gurup halinde yaşayan insanların ihtiyaçlarından doğduğunu ileri sürer .

Devletin ortaya çıkması üzerinde çeşitli fikirler ortaya atılsa dahi  çoğunluğu aynı noktadan bahsetmektedir ki oda mülkiyetin güvenliğidir . İbn-i Haldun’un yukarıdaki devletin var oluşu ile ilgili tanımlamalarında insanların bir birlerine yönelik saldırıları der ve adaletten bahseder. Adaletsizlik  mülkün olduğu yerde mevzu bahistir. Mülk yok ise adalette adaletsizlikte yoktur. Ayrıca devletin uygarlık aşamasında doğduğuna değinir uygarlık ise yerleşik hayatla başlamıştır .

“…İnsanları yabancıların saldırısından ve birbirlerinin zararlarından  koruyabilecek ve böylece  kendi emekleri ile ve yeryüzünün meyveleri ile kendilerini besleyebilmeleri ve mutlak içinde yaşayabilmelerini sağlayacak böylesi bir genel gücü kurmanın tek yolu bütün kudret ve güçlerini, tek bir kişiye veya hepsinin iradesini oyların çokluğu ile tek bir iradeye indirgeyecek bir heyete  devretmektir…”. (2) der. Hobbes’in tanımından da yola çıkacak olursak devletin kuruluşunda  güvenlik hususunun mevzu bahis olduğunu görürüz.

             

Devletin ekonomik boyutunu  İbn-i Haldun   şu şekilde tanımlamaktadır :“…Devlet Dünyanın, maddi  uygarlığın hazırladığı en büyük pazardır ve insanların toplu halde yaşamasına neden olanda üretici faaliyettir …” (3).diye yazar. Devletin ortaya çıkmasında insanların güvenliğinden bahsederken fiziki bir güvenlik ihtiyacı değil mülkiyetin doğuracağı bir güvenlik ihtiyacı burada söz konusudur. Şöyle ki; göçebelikten yerleşik hayata tarım ile gecen insanlık beraberinde bir yerleşik ekonomiyi, yani üretimi de getirmiş oluyordu.

Üretimin olması ile biriktirme, biriktirme ile sermeye meydana gelmekteydi. Bundan dolayı sermayenin paylaşılmasında, dağıtılmasında, üretimin devamlılığından sorumlu bir güvenlik sistemine ihtiyaç duyulmuştur. Devlet zaten tam bu noktada mülkiyetin ortaya çıkması ile başa baştır. İbn-i Haldun’un bahsetmek istediği husus bu olsa gerek aynı hususta Hobbes’in yukarıdaki devletin tanımında da açık bir şekilde görmek mümkün.

     
                                                                 
Toplulukların ihtiyaçlarından doğup süreç içerisinde niteliği değişen devlet, toplumun ihtiyaçları dışında iktidarların ihtiyaçları yönünde bir şekillenme  göstermiştir.  Toplum için var olan devlet, yerini devlet için var olan topluma bırakmıştır. Bu şekilde nitelik değiştirilen devlet sistemi, zamanla toplumun gözünde meşruiyetlerini yitirmiş devlet yöneticileri kendilerine meşruiyet kazandıracak araçlara yönelmiştir. Bu araçlar insanların en zayıf ve yönlendirilmesi kolay olan kutsal inançları olmuştur.

Meşruiyet kelime anlamı olarak siyasi iktidarın varlık sebebini yönetilenler için kabul edilebilir bir hale getirilmesidir. İlk devletten büyük imparatorluklara kadar devletlerin en büyük meşruiyet aracı toplumların dinleri olmuştur. İbn-i Haldun’un dinin güçleri meşrulaştırmasında şu şekilde değinir  Dinsel propaganda hanedanlığı güçlendirir”(4). Tarihte kurulan büyük imparatorluklar dini kökenli olması bunu gösterir Roma,Bizans,Osmanlı, Sasani ve Abbasi devletleri.

 

MÖ 2 bin yıllarında, Sümerler merkezi bir tapınak çevresinde kendilerini surlarla güvenlik altına alan küçük kent devletleriydiler. Bu kentler; Uruk,Ur-lagaş, Nipur, Kistir. Kentlerin lideri Uruktur. kentleri başında ayrıca  rahip kral Ensi vardır. Ensi özellikle set ve kanal yapımı çalışmaları için organize edilmiş olan halk üzerinde egemenliğini sürdürür.  Akkatlar,  kral Sargon ile dünyaya imparatorluğu ve tanrı kral anlayışlarını tanıtmıştır. Mısır devleti de yönetiminidin ile meşrulaştırmıştır. Mısır da En tepede firavun bulunur, firavun tanrı kraldır. Mısır devlet yapısında, kölelik sisteminin yaygın olması, firavunun, devasa tapınak ve piramitleri yaptırması (5). İnsanların firavuna duydukları kutsal bağlılık ile ilişkilidir. Roma da Tanrı mitolojisi, Bizans imparatorluğunda kilise devlet ilişkisi Türk devlet geleneğindeki Sultanın Tanrının yeryüzündeki gölgesi yani Gök Tanrı inancı vb örnekler devlet yöneticilerinin kendilerini din ile meşrulaştırdıkları görünmektedir.  Hobbes  din ve devlet ile ilgili şöyle yazmaktadır.

 “…paganların dinin kurucularının  tek amaçları halkı itaat ve barış içinde tutmak olan pagan devletinin ilk kurucuları ve yasa koyucuları,  her yerde ilkin insanlarda dinle ilgili olarak koydukları hükümlerin kendi icratlarından değil  bir tanrının ve ya başka bir ruhun buyruklarından kaynaklandığı ve ya kendilerinin ölümlülerin üzerinde bir nitelikte oldukları inancını oluşturmaya gayret etmişlerdir ki böylece koydukları yasaların daha kolayca kabul edilmesini amaçlamışlardır  Numa pomlüs  Romalılar arasında ihdas ettiği ayinleri egana adlı  neften aldığını idda etmiştir .ve peru kırallığının ilk hükümdarı ve kurucusu  kensisi ve karısının güneşin çocukları olduğunu idda etmiştir…”(6). Görüldüğü üzere inanç toplumlar için   önce yasalaştırılmış sonra kişisel çıkarlar için meşrulaştırma aracı olarak kullanılmıştır. Kısacası en büyük meşruiyet aracı din olmuştur.

Osmanlı coğrafyasında ise meşruiyet farklılıklar arz etse çoğunlukla aynı yöntem ile uygulanmıştır . Peygamberin vefatından yaklaşık otuz yıl sonra Araplar eski geleneklerine olan maillerinden dolayı Peygamberin şu hadisini“İslamiyet’te ruhbaniyet yoktur.” unutup,bir çok tekke ve tarikat kurmuşlardır. Bu zamandan beri Arabistan da, İran da , Anadolu’da fakıh ve tarikat dervişleri çoğalmıştır. Osmanlı devletinde de Gazilik, Babailik, Mevlevilik anlayışlarını İslamiyet ile pekiştirtmişlerdir. Babai dervişleri , Bektaşilik tarikatı ,Mevlevilik tarikatı Osmanlının  kuruluşunda büyük rol oynamış hatta Hacı Bayram Veli Osmanlı’nın askeri kolu olan yeniçerilerin piri, Bektaşi tarikatı yeniçeri askerlerinin menşei , Mevlevi tarikatı devlet memurlarını temsil etmekteydi. Ayrıca  yeniçeri askerleri  kendilerini hem asker hem de mürit olarak  görürlerdi (7). Bu tarz bir dini örgütleneme ile örülü Osmanlı devleti fetihlerini  ise gaza  ideolojisi çerçevesinde meşruiyet kazandırmıştır.

 Osmanlı devletinde etkili olan gaza ideolojisini Halil İnalcık şu şekilde tanımlamaktadır : “Gaza: İslami kutsal savaş anlamına gelip Osman’ı ve onun gibi uçta savaşan Alpler  ve alperenleri harekete geçiren ‘doyum’ akınlarına anlam kazandıran kutsal ideolojisi” (8). olarak tanımlar.

                                                         

 



1- İbn-i Haldun ,Mukkadime ,C1,:(Çev.Sevim Belli), Onur Yayınları ,2.Baskı,Ankara, 2011,s.117

2- Tomas Hobbes .Leviathan.( Çev Semih Lim),Yapı Kredi Yayınları ,6.Baskı İstanbul, 2007,s.92,93

3- İbn-i Haldun .Mukkadime ,C 2(.Çev.Sevim Belli), Onur Yayınları ,2.Baskı.Ankara  2011,s.50

4- İbn-i Haldun ,Mukkadime ,C 2,(Çev.Sevim Belli), Onur Yayınları ,2.Baskı.Ankara 2011 s.262

5- Jacgues Pirene,Büyük Dünya Tarihi ,C.1,(Çev. Nihal Önal,Beslan Cankart ,Refik Özbek ),Meydan Yayınları 1.Baskı,İstanbul 2000.s.5,20

6- Tomas Hobbes ,Leviathan.,(Çev Semih Belli),Yapı Kredi Yayınları ,6.Baskı İstanbul 2007,s.89,90

7- Josept Von Hammer ,Büyük Osmanlı Tarihi, (Çev. Yılmaz Öztuna),C.1,Ötüken Yayınları,Ankara 1994,s 21-24

8- Halil İnalcık,Devle-i Aliye Osmanlı imparatorluğu Üzerine Araştırmalar ,C.1, Kültür Yayınları,45.Baskı İstanbul 2009,s. 10-11

02-11-2018