Ne Yediğimizi Biliyor Muyuz?/GDO

Ferah Coşkun

Biyomühendis

Yazar Hakkında

Hatay’da doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Hatay’da tamamladım. 2019 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü’nden mezun oldum. Biyomühendislik bölümü multidisipliner bir bölüm olması sebebiyle bana bilimin çeşitli alanlarında gözlem yapma ve çalışma fırsatı sağladı. Ayrıca son zamanlarda Dünya’da yaşam kalitesinde ciddi değişimler meydana geldiğini ve bu değişimlerin ekolojik boyutta olumsuz etkileri olduğunu fark ettim.  Bu da beni Gıda, Sağlıklı Beslenme gibi konuları incelemeye ve bunları ekolojik denge çerçevesinde değerlendirip çözüm üretmeye yönlendirmektedir.


ferahcoskunn@gmail.com


A+ A-
Beslenme, temel ihtiyacımız! Yaşamak için hepimiz beslenmek zorundayız. Peki ya sağlıklı ve kaliteli için yaşam için beslenme? Yediklerimize her zaman dikkat etmeye çalışıyoruz. Rastgele beslenmiyoruz. Ne olduğunu bilmediğimiz bir şeyi yemiyoruz. Bir ürünü alırken içinde neler var, neler kullanılmış diye mutlaka araştırıyoruz. Markete gidip domatesin, patatesin, sebzelerimizin en güzel görünenini seçip alıyor, içimiz rahat bir şekilde sağlıklı beslendiğimizi düşünüyoruz. Ancak o sebze veya diğer gıdanın içindekilerine bakıp ne kullanıldığını bildiğimizi sanıyoruz,aslında ürünün pek de sağlıklı olmayabileceğini biliyor muyuz?

Sağlıklı bir hayat için en sağlıklı olduklarını olduğunu düşündüğümüz ürünleri tüketirken bu ürünlerin sağlığımızı geri dönüşsüz bir şekilde etkileyebileceğini tahmin edebilir misiniz?

Bugünlerde hepimiz gıdaya/besinlere oldukça kolay ve zahmetsiz bir şekilde ulaşabiliyoruz. Bu kadar kolay ve ucuz bir şekilde ulaşınca bu sefer içeriğini sorgulamayı bırakıyoruz ama bu aslında gözardı edilemeyecek kadar önemli bir konu.

Gıda endüstrisinde kullanılan birçok ürünün doğal olarak üretilebilmesi zaman, para, emek ve bir takım zirai ilaçlar gerektiriyor. Bu durum, 19. yüzyılda sanayileşmenin ilerlemesinin köylerden kentlere göçü tetiklemesiyle başlamıştır. Şehirlerdeki koşulların iyileşmesi insanları cezbetmiş ve köylerdeki nüfusu azaltmıştır. Tarım ve hayvancılık ile uğraşan insan sayısı dahaliyle azalmış, bu durum çiftçinin rekabete girmesine neden olmuştur. Bu rekabet sonucu çiftçi verimliliği arttırmak, daha hızlı ve daha fazla ürün almak için böcek ve haşerelere karşı zirai ilaçlara başvurmuştur. Bazı insanlar büyük biyoteknoloji firmaları tarafından üretilen bu zirai ilaçların insanlara, hayvanlara ve çevreye zarar verdiğini düşünmüştür.  Bunun üzerine bilim insanları kollarını sıvamış ve tarım ilacını doğrudan bitkinin içerisine yerleştirmenin yolunu bulmuştur. Nasıl mı?  Genetiğini değiştirerek yani hepimizin adını sıkça duyduğu GDO ile…

Peki nedir bu GDO?

GDO, Genetiği Değiştirilmiş Organizma, adından da anlayabileceğimiz gibi bir organizmanın genlerinin genetik mühendisliği veya moleküler biyoloji yöntemleri kullanılarak değiştirilmesiyle elde edilen yeni özelliklere sahip bir organizma formudur. Yani canlının özelliklerinin doğal olmayan modifikasyonlarla (canlının genlerinde oluşan değişim) değiştirilmesidir. 

Tabi ki tüm canlıların genetik yapıları zaman içerisinde doğal olarak modifikasyonlar geçirebilir ancak GDO söz konusu olduğunda bu modifikasyonlar insan eliyle yapıldığı için doğal kabul edilmemektedir.

Burada aklımıza hemen başka bir soru gelmektedir, bu modifikasyonlar nasıl mümkün oluyor?

Tüm canlılar DNA’dan oluşur, DNA da genlerden oluşur. Bu genler gizemli ve doğaüstü oluşumlar değildir; basit kimyasal zincirlerden ibarettir. Bilim insanları bunu keşfettikten sonra bu kimyasal zincirlerin manipüle edebileceğini fark etmiştir. Bu fark ediş DNA zincirindeki bazı genleri silip bazı genleri de ekleyerek DNA’nın yapısını değiştirmeyi mümkün kılmıştır.

 

Normalde bakteriler ve virüsler girdikleri konak hücrelere genlerini verebilirler veya onlardan gençalabilirler. Daha sonra başka bir konağa geçtiklerinde çaldıkları bu genleri yeni konağa enjekte edebilirler. Bu şekilde “Yatay Gen Transferi” gerçekleşmiş olur. Bilim insanları da bundan yola çıkarak istedikleri özellikleri kodlayacak olan genleri (DNA parçalarını) istedikleri organizmaya enjekte ederek bu organizmanın özeliklerini istedikleri biçimde değiştirmiş olurlar.

GDO tarihinin başlangıcı

GDO’nun hayatımıza girişinin asıl amacı açlığa çözüm olacağıiddiasıydı. İkinci Dünya savaşından sonra dünya nüfusunun hızla artması ile üretim artışı birbiriyle paralel gitmemiş ve GDO çözüm olarak ortaya atılmıştır. 1973’te ilk defa yabancı bir gen E.coli bakterisine aktarılmış ve bu bakteriye farklı özellikler kazandırılmıştır. 1979’da sağımlık ineklere, süt üretim kapasitesini arttırmak amacıyla bir büyüme hormonu (rSBH) enjekte edilmiştir. 1986’da ise tarım alanında ilk deneme yapılmıştır. Bu deneme sıfırın altındaki sıcaklarda hayatta kalabilen bakterilerin genlerini bitkilere aşılayarak donmalarını engellemek amacıyla yapılan bir çalışmadır. Bir domates çeşidi olan Flavr Savr ise 1996 da piyasaya sunulmuş ilk GDO’lu besin olmuştur.

Yani 1973’te hayatımıza giren GDO’nun yalnızca bitkiler üzerinde değil, mikroorganizmalar ve hayvanlar üzerinde de çalışıldığını gözlemleyebiliriz.

Hayatımızı nasıl etkiliyor?

GDO teknolojisi ile kimyasalları ve tarım ilaçlarını kullanmayı bıraktık, doğrudan tohumun içerisine istediğimiz genleri ekledik. Böylece bitkileri virüslere, yabancı otlara ve herbisitlere (doğal öldürücü/bitki öldürücü) karşı dirençli hale getirdik. Bitkilerdeki besin kalitesini değiştirerek daha kaliteli ürünler elde ettik. Olgunlaşmasını ve çürümesini de geciktirdik böylece raf ömrü uzadı. Brokoli, patates, muz gibi besinlerin genetiğine aşı depoladık böylece besinler artık hem besliyor hem tedavi ediyor. Hatta hayvanların genetiğine de müdahale edip et ve süt kalitesini arttırdık.  Ne müthiş bir teknoloji değil mi… DEĞİL!

Yukarıda da bahsettiğim gibi DNA bir kimyasal zincirden ibarettir.  Genetiği değiştirilmiş gıdaları tükettiğimizde, bu gıdaya aktarılan gen parçası bizim DNA zincirimize katılabilir ve etkileşebilir. Bu da sebebini bilmediğimiz birçok hastalığa neden olabilir. Özellikle GDO çok yeni bir teknoloji olması ve yakın bir geçmişe dayanması nedeniyle bu hastalıkların sebeplerinin araştırılması konusunda yetersiz kalmakta. Uzun vadede nasıl neticeler doğuracağı ile ilgili kesin bir bilgi yok. Ancak yapılan birçok araştırma verilerine ulaşmak mümkün.

Yapılan bir araştırmada GD mısırla beslenen sığır ve tavuklarda bu mısır DNA’sının hayvanların çeşitli dokularına girdiği gözlemlenmiştir. Yani sadece o besini tüketmemek de bir çözüm değil. GDbesin veya tohumlarla beslenen bir hayvan, genomunda bu yabancı geni barındırabilir ve bu şekilde de vücudumuza girebilir.

İngiltere'nin önde gelen araştırma enstitülerinden biri olan Rowett Enstitüsü’nde fareler üzerine yapılan bir araştırmada ise GD patatesler ile beslenen farelerde beyin, karaciğer ve testis gelişiminin engellendiği gözlemlenmiş. Asıl amacı artan nüfusun açlığına çare olmakolan GDO teknolojisininkısırlığa sebep olabileceğini göz önüne alırsak açlık sorununa kökten çözüm olduğunu düşünebilir miyiz(!)

Ayrıca GDO üretiminin artması ile kanser vakalarının da oldukça arttığı yapılan araştırmalar sonucu kesinleşmiştir.

Besinlerdeki değiştirilmiş genlerin insan DNA’sı ile etkileşime girmesinin en muhtemel yolu, ince bağırsaklarımızdaki bakteriler ile olanıdır. Çünkü Genetiği değiştirilmiş organizmalar antibiyotiğe dirençli genlerden üretiliyor ve bağırsağımızdaki bu bakteriler ile kaynaşınca antibiyotiğe direnç düzeyi artıyor. Bu da sağlımız için oldukça korkunç bir durum oluşturuyor.

Alerjen reaksiyonlar da GDO’nun taşıdığı bir diğer risk. Brezilya fındığında bulunan bir genin soyaya aktarıldığını düşünelim, soya ile ilgili hiçbir sorunu olmayan tüketici biranda alerjik reaksiyon gösterebilmektedir.  Ayrıca aktarılan gen toksik yani zehirleyici etkilere sebep olabilir.Hindistan’da bu ihtimal gerçekleşmiş, GD tohumlarla üretilen pamuğutoplayan, işleyen, paketleyen, taşıyan işçilerin tamamında istenmeyen reaksiyonlar gözlenmiştir.

Sağlığa olan bu korkunç etkilerinin yanında, biyoteknoloji firmaları istedikleri özellikleri içeren genlerin yanı sıra tohumlara terminatör genler ilave edebilmektedir. Bu eklenenterminatör genler, tohumun kısırlaşmasını ve sonraki sene ürün vermesini engellemektedir. Bu şekilde de çiftçi her yıl uluslararası şirketlerden yeni tohum almak zorunda olacak ve ekonomide doğal olarak bundan etkilenecektir. Yine de biz çiftçinin doğal tohumlarını muhafaza ettiğini ve üretimini bunlarla yaptığını düşünelim. Bitkilerde gen alışverişi hayvanlarda olduğundan çok daha kolay bir biçimde gerçekleşir. Rüzgâryoluyla GD bitkiler doğal ürünlerle kolayca çapraz tozlaşma yapar.GDO’lu genlerin doğal bitkilere geçişi de böylece gerçekleşir. Yani çiftçi doğal tohumunu bu şekilde yine kaybeder. Yabani bitkilere de geçebilen bu genler bizlere süper yabani türleri yaratmış olur. Biyoteknoloji firmaları bunun için de spesifik genlere spesifik ilaçlar üretiyor. Eee GDO’nun en büyük avantajlarından biri kimyasal ilaç kullanılmasını engellemekti, burada bir kez daha kendiyle çelişmiş oluyor.

Üstelik 1996’dan yani GDO’lutarım ürünü üretiminin başlangıcından itibaren dünyada açlık çeken kişi sayısı yükselmiştir. Açlığa çözüm amacıyla ortaya çıkan GDO, şu ana kadar hedefine ulaşamamıştır.

Ekosisteme yaptığı etkilerden bahsedecek olursak, tohumlara eklenen bu genler hedef olmayan bazı yararlı böcek türleri ve arılar üzerinde de toksik etki göstererek bunların türlerini de tehlikeye sokmuş oluyor.  Ayrıca organizmaların genetiğini değiştirme kontrolsüz tozlaşmanın ve gen kaçışının da etkisiyle bitkilerin DNA’larının gittikçe birbirine benzemesine ve zamanla birbirlerinin klonu haline gelmesine sebep olabilir. Bu şekilde ekosistem için hayatî bir öneme sahip olanbiyoçeşitlilik de yok olma riski ile karşı karşıya kalır. Biyoçeşitliliğin var olması demek, organizmanın doğada değişen şartlara uyum sağlaması demektir. Örneğin, bir salgın olduğunu düşünelim. Bitkinin DNA’sının da tek tipleştiğini varsayalım. Bitki DNA’sı bu virüse karsı dirençsizse bütün bir tür, salgın sonrası yok olacak demektir. Ancak çeşitliliğini kaybetmemiş bir bitki dirençsiz genlere sahip türlerini kaybederken dirençli genlere sahip türleri yaşamaya devam eder yani soyu da kurtulmuş olur.

GDO’lu olup olmadığını bilebilir miyiz?

GD ürün piyasaya çıktıktan sonra, küresel ölçekteyeni ve hızlı büyüyen bir sektör oluşmaya başlamıştır. Genetiği değiştirilmiş tohumların ekildiği tarım arazileri ise düzenli olarak artış göstermiştir.1996’da 1,7 milyon hektar alanda başlanan üretim, 2017 yılında yaklaşık 110 kat artış göstererek toplam üretim alanı 189,8 milyon hektara çıkmıştır.

En çok GDO içeren bitkisel ürünler pamuk, soya, mısır ve kanola gibi ekonomik değere sahip ürünlerdir. 2017 verilerine göre üretilen soyanın %77’si, pamuğun %80’i, mısırın %22’si genetiği değiştirilmiştir.

 

Tükettiğimiz besinlerde GDO var mı yok mu bilmek tabi ki bizim en doğal hakkımız.  Bu nedenle GDO katkı maddesi olan besinlerin üzerine bunu bildiren bir etiketin olması gerekmektedir. Etiketleme, bu ürünleri tüketmek isteyen veya etik, kültürel ve dini sebeplerle tüketmek istemeyen insanlara imkântanımış olur.

Avusturalya, Japonya ve Avrupa Birliği ülkelerinin de bulunduğu 64 ülke, genetiği değiştirilmiş gıdalar için zorunlu etiketleme yapmaktadır. Amerika ve Kanada’da zorunlu bir etiketleme uygulaması yoktur. Ülkemizde bu konuyla ilgili ilk düzenleme 18.03.2010 tarihinde Biyogüvenlik Kanunu’nun yayınlanmasıyla başlanmıştır.Bu kanuna göre GDO’lu ürünlerin üretilmesi ve ülkeye sokulması yasaklanmıştır, bu nedenle de etiketlemeyi gerektirecek bir durum yoktur. Ancak hayvan yemi olarak ithal edilmesi yasaldır. Hayvanların tükettiği besinlerin insan vücuduna girmesinin mümkün olduğunu söylemiştik, bu durumda tükettiğimiz yumurta, süt, et, bal ve çeşitli deniz ürünlerinin insan sağlığı açısından tehlikeli olabileceğini öngörebiliriz. Tükettiğimiz gıda GDO’lu olmasa bile GD besinlerle beslenen hayvanların ürünlerinin etiketlenmesi gerekir mi? Bu üzerinde tartışmamız gereken bir konu.

 

İthal edilen GDO Ürünler

 

Türkiye’de GDO’lu ürünlerin denetlenmesi, 2010 tarihindeyayınlanan Biyogüvenlik Kanunu’na göre yapılmaktadır. Bu Kanuna göre “…Ülkemizde GDO içeren gıda üretimine ve ithalatına izin verilmemiştir. Dolayısıyla, Türkiye'de GDO ve ürünlerinin gıda amaçlı olarak kullanılması ve GDO'lu üretim yapılması da tamamen yasaktır.” denmesine rağmen25 çeşit GDO’lu ürünün ithalatına izin verilmiştir.Bunlar; 9 çeşit mısır, 3 çeşit soya, 3 çeşit kanola, 6 çeşit pamuk, 1 çeşit şekerpancarı, 1 çeşit maya, 1 çeşit patates, 1 çeşit bakteri biyokütlesi şeklinde. Günümüzde ise bu rakam 36 çeşide ulaşmıştır. Bunların etkilenmesinde ise “insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” şeklinde kesin olmayan ifadeler kullanılmaktadır.

 

Bence durum böyle iken ve bu teknolojinin hayatımızda yaratacağı riskler bu kadaryüksekken hepimiz daha duyarlı ve daha dikkatli davranmalıyız.

 

Özellikle ülkemizin sahip olduğu zenginkaynakları, tarımsal çeşitliliği, üretim potansiyelini ve iklim koşullarını göz önünde bulundurduğumuzda,kendi üretimimizi yapmak bu kadar elverişli iken tarımda dışa bağımlı hale gelmek, hayatımızı bu kadar olumsuz etkileyebileceğini bilmemize rağmen çok çeşit GDO’lu ürünün ithal edilmesi, eminim sadece beni düşündüren ve üzen bir konu değildir.

 

Çözüm olarak ülkemizin tarımsal potansiyelinin farkına varıp, bizlere sağlıklı ve kalitelibir yaşam vermesi mümkün olan organik tarıma yönelebiliriz. Geri dönüşü henüz mümkünken organik eylem planları yapılıp, bu planları uygulamaya geçirerek organik tarımın yaygınlaştırılmasına odaklanabiliriz.

 

 

 


Kaynakça

1.       ÇELİK, V., TURGUT BALIK, D.,Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO), Erciyes Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Dergisi 23 (1-2) 13-23 (2007)

2.       Wikipedia, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, Alındığı tarih: 13.09.2020

3.       ARVAS, Y.E., KAYA, Y., Genetiği Değiştirilmiş Bitkilerin Biyolojik Çeşitliliğe Potansiyel Etkileri,YYÜ TAR BİL DERG (YYU J AGR SCI) 2019, 29(1): 168-177

4.       SARIHAN ŞAHİN, T.,ARAL Y., GÖKDAİ A., Dünyada genetiği değiştirilmiş ürünler pazar yapısı ve sosyo-ekonomik değerlendirme, Vet. Hekim Der Derg 89(2): 85-108,2018

5.       ZHANG, J., 2019 Overview of Global GMO Development, AgNews, http://news.agropages.com/News/NewsDetail---34089.htm, 2020

6.       GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR VE ÜRÜNLERİNE DAİR YÖNETMELİK, Resmî Gazete Tarihi: 13.08.2010 Resmî Gazete Sayısı: 27671,https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=14203&MevzuatTur=7&MevzuatTertip=5 Alıntılama tarihi: 17.09.2020

7.       BİTİR, B., TÜRKİYE’DE GDO İLE İLGİLİ YASAL DÜZENLEMELER, BioMedya, 2018

8.       https://www.hurriyet.com.tr/gundem/gdolu-25-urun-turkiyede-15452264 Alıntılama Tarihi:18.09.2020

9.       SUDAGEZER, E., Türkiye Neden GDO’ya Sürükleniyor, 2017

10.   KUMAR K., GAMBHIR G., DASS, A., KUMAR TRIPATHI A., SINGH A., KUMAR JHA, A., YADAVA, P.,CHOUDHARY, M., RAKSHIT, S., Genetically modified crops: current status and future prospects, SpringerLink, 2020

11.   https://www.youtube.com/watch?v=Zh1hMg3QY5k&t=198s&ab_channel=Bilim101

12.   https://www.youtube.com/watch?v=tgUmW5ZwkGU&ab_channel=YemekYolculugu

08-10-2020