MÜZİK ve İNSAN

N. Halil Uğur

Farklı Bir Bakış

Yazar Hakkında

Orta Doğu Teknik Üniversitesi–Elektronik Mühendisliği’nden mezun olmuştur. 1973 yılında teknoloji alanında kendi işini kurmuştur. 1980 – 1984 yılları arasında Harvard Üniversitesi’nde işletme eğitimi almıştır. 1991 – 1994 yılları arasında Türkmenistan’ın Ankara İstanbul fahri konsolosu olarak görev yapmıştır. 1994-2000 yılları arasında Türkmenistan’ın Washington büyükelçiliği görevini üstlenmiş ve bu süre boyunca Amerika’da yaşamıştır. Türkmenistan’ın Amerika’daki ilk büyükelçisidir. Aynı süreler içinde Kanada ve Meksika’ya da Türkmenistan'ın büyükelçiliğini yapmıştır. 2000 yılı sonunda Türkiye’ye dönmüştür. Dönüşünden sonra da çiftçilik yapmaya karar verip ziraat ile ilgili 1926’dan bu yana devam eden ziraat/gıda aile işlerini devir alıp Halil Efendi Çiftliği’ni kurmuştur. İş yaşamına devam etmektedir. Seyahat tutkusu fotoğraf sanatına olan ilgisini arttırmıştır. Fotoğraf çekmeye lise yıllarında başlamıştır. Ana ilgi alanı insan ve kültürlerdir. Fotoğrafları yurt dışında büyük ajanslarca da satılmaktadır.


halil@medyacuvali.com

www.medyacuvali.com/kategoriler/sanatci/halil-ugur


A+ A-


Müzikle ilgilenenler bilirler ki, müzik, insanlara duygusal zevkten çok daha fazlasını verebilmektedir. Şimdi bunu incelemeye çalışacağız.

Günümüze kadar müziksiz hiçbir eski veya yeni kültür bulunamamıştır. Tarih öncesi mağara insanının yaşamında bile mağara duvarlarında resmedilen dans eden insan figürlerinden müziğin varlığını görüyoruz.

İnsanoğlunun geliştirdiği her faaliyetin, bir ihtiyacın karşılanmasına yönelik olduğundan hareket eden bilim adamları müziğin orijini üzerinde tam bir anlaşmaya varamamışlardır.

Müzik insanı hem duygusal hem fizyolojik olarak uyarabilmektedir. Özellikle birlikte icra edilen müzik, paylaşılan melodi ve ritim yolu ile insanların en azından şarkı süresince bedenlerinin ve duygularının müziğe tepkisini paylaşmalarına; topluluk üyeleri arasında bir harmoni ve uyum oluşmasına, bir dayanışma ortamının doğmasına yol açmaktadır.

Bu nedenle bugün pek çok bilim adamı, müziğin ilk önce anne ve bebeğin iletişiminde, aralarındaki harmoninin kurulmasında, bugün ninni dediğimiz tarzda melodili diyalog ile başladığına inanmaktadırlar. Bu diyalog bilgi aktarımı değil, tamamen bir duygusal iletişim ve birliktelik pekiştirmesi içermektedir. Bebek, annenin konuşmasına değil, ama annenin sesindeki melodiye, ritme ve yoğunluğa tepki vermektedir.

Jean Jacques Rousseau’dan başlayarak pek çok düşünür; insanlar arası ilk iletişimin melodili seslenişler tarzında olduğu, daha sonra melodili şiirsel iletişimin geliştiği, ancak çok daha sonra bugünkü sade sözel iletişimin, kelimelerin çeşitlenmesi ile ortaya çıktığını düşünmektedir. Hatta şarkı ve dans ile iletişimin bugünkü gibi kelimelerle iletişimden önce insanoğlu tarafindan binlerce yıl kullanıldığı ileri sürülmektedir.

Erken şiir bir şarkı tarzında söylenirdi ve hatta melodi kelimesi de eski Yunanca ‘melos’ kelimesinden gelmektedir ki, bu da hem lirik şiire hem de bu şiirin oturtulduğu müziğe verilen ortak addır. Bugün de çok yakın geçmişteki şiirimizin kafiye ve vezinleri hep melodili geçmişin kalıntılarıdır. Bizim kültürümüzdeki müzikli şiirin insanlar üzerindeki derin etkisinin en güzel örneği belki de Mevlüt’tür.

Zamanla sözel iletişim bilgi aktarımı, müzik ise duygusal iletişim, dinsel ve törensel içerikli toplumsal dayanışma amaçları ile kullanılır olmuşlardır. Esasen ilkel toplumlarda birey düşüncesi çok zayıf olup, birey ailenin bir parçası, aile toplumun bir parçası olarak algılanmış ve törenler de müziğin yoğun kullanıldığı, toplumsal birlikteliğin işlendiği ortamlar olmuştur. Ancak toplu müzik icra edildiğinde birey hem toplumun bir parçası olduğunu hissetmekte, hem de bireyselliğini yani kendi benliğini hissedebilmekte dolayısı ile iki zıtlık bir arada yaşanmakta, bu da kişiye büyük bir haz vermektedir. Törenler aynı zamanda, hayatın başka yönlerinin de olduğunu hatırlatan ortamlar olmuştur.

Sosyo-biyolog Wilson, eski toplumlarda şarkı ve dansın insanları bir araya getirmek, duygularını yönlendirmek ve onları birlikte hareket ettirmek için kullanıldığını söyler. Bir uygulama da savaş hazırlıklar için yapılan müziktir. Bununla, hem kendi tarafının saldırı coşkusunun arttırılması, hem de karşı tarafın ürkütülmesi hedeflenir. Yakın tarihimizden Mehter Müziği bunun en canlı örneklerindendir. Gene futbol maçlarında milli marş söylenmesi; hiçbir mantıksal açıklama taşımasa, söyleyenler sözleri düşünmese de, birlikte söyleyenlerde büyük bir katılım ve dayanışma ruhu yaratmaya yaramaktadır.

Müzik, farklı insanların duygularını koordine etmek ve bunlarda benzer fiziksel tepkiler uyandırmak yolu ile insanlarda birlik duygusu yaratmaktadır. Din ve siyaset alanlarında müziğin bu yönlerinden yararlanılmaktadır. Ancak her tür müzik bu tür etki yaratmamaktadır. Örneğin asansörde dinlediğimiz müzik, rahatlama duygusu yaratarak stresli bir ortamda sakince beklememizi sağlamak için kullanılmaktadır. Buna karşılık bazı tempolu müzikler, hızlı ve ritmik fiziksel çalışmayı gerektiren fabrika ortamlarında üretim verimini arttırmak amacı ile kullanılabilmektedir. Benzer bir uygulama da, çok bilinen büyük bir oyun parkında kullanılmaktadır. Sabah, akşam giriş ve boşaltma saatlerinde turnikelerde meydana gelen yığılmayı azaltmak için buralara açılan yollarda marş temposunda müzikler, buna karşılık, parkın oyun alanlarında halkın rahatça gezmesi için hafif, dinlendirici müzikler yayınlanmaktadır.

Kesin olan bir şey varsa, o da, işitme ile duygularımız arasındaki bağın, görme ile duygularımız arasındaki bağdan çok daha güçlü olduğudur. Belki de bu, anne karnında iken ilk çalışan duyu organımızın işitme olduğu, ilk duyduğumuz sesin de annenin kalp atışları olduğu gerçeği ile bağlantılıdır. Sağır olan insanların, görme duyusunu kaybeden insanlara göre çevrelerinden ve toplumdan çok daha fazla koptukları da gözlenmiştir.

Karanlık ürkütücü olabilir ancak mutlak sessizlik ölü bir dünyayı ifade eder ve insan için en korkutucu olandır. Hepimiz yaşam için az da olsa bir geri plan sesine, gürültüsüne ihtiyaç duyarız. Dolayısı ile işitme, duygusal hiyerarşimizde en üstte yer almaktadır. İnsanın duygusal uyarılmaya ihtiyacı olduğu ve müzik de bunu en rahat gerçekleştiren bir olay olduğu için de müzik, insanların büyük çoğunluğunda hayatın bir parçası haline gelmiştir.

Müziğin insan vücudunda fiziksel etki yaratması ve özellikle kol ve ayak gibi bazı kasları çalıştırması psikologlar tarafından, vücudun müziğe amplifikatör işlevi üstlenmesi olarak tanımlanmıştır. Dört yaşına kadar küçük çocukların el ve ayaklarını oynatmadan şarkı söylemekte çok zorlandıkları gözlenmiştir. Aynı şekilde konser ortamları gibi sahnede müzikle birlikte hareketin sergilendiği durumlar insanlar için daha uyarıcı olmaktadır. Bazı dini müziklerin icrasında da dinleyici veya katılımcıların müzikle beraber sağa sola salınımları çok yoğun duygusal birliktelik yaratmaktadır. Benzer şekilde Mevlevilikte dans olmasa idi Mevleviliğin ne kadar etkin ve yaygın olabileceği bütün içerikten bağımsız olarak sorulabilir. Mevlana’nın dilinin Farsça olması ve takip edenlerinin büyük kısmının Mevlana felsefesini çok fazla okuyamamış olmalarını da göz önüne alarak bu soruyu cevaplamak durumundayız. Uluslararası yaygınlığı olan Mevlana'dan yabancı yaym organlarında da atıf yapıldığıda, ilk kısa görüntü felsefi sözler değil, ney eşliginde dönen dervişlerdir.

Müzik doğadaki kaos içinde, ritim ile bir düzen kurmaktadır. Ritim ise insan bedeninin yaşamsal köklerinde kalp atışı, nefes alma, seks gibi var olan bir olgudur. Bu olgu ve uyum   insanın   müziği   içinde   hissetmesine, müzikle birleşmesine yol açmaktadır. Çevredeki diğer insanların da müzikle birlikte değişik oranlarda da olsa aynı anda duygusal yükselişe geçmeleri, psikolojik bir birlik duygusunun yaratılmasına yol açmaktadır. Bu birlik duygusu da, ‘birlikten kuvvet doğar ‘ sözünde olduğu gibi insanın kendisini daha güçlü ve güven hissetmesini sağlar.

İnsan beyninde müzik ve konuşma, genelde iki ayrı bölümde; konuşma mantıksal işlemlerin yapıldığı sol yarımda, müzik ise duygusal işlemlerin yapıldığı sağ yarımda işlenmektedir. Dil, ya da konuşma, insanların birbirleri ile iletişiminde, bilgi alışverişinde ve dünyayı anlamalarında çok önemli bir rol oynamıştır. Dolayısı ile müzikten zevk almak, yoğunlaşmak sağ yarımda yapılan bir işlem, ancak müziği analiz edip eleştirmek sol yanımda yapılan bir işlemdir. Bu nedenle de, örneğin müzikten çok iyi anlayan bir eleştirmenin aynı zamanda iyi bir müzisyen olması gerekmemektedir.

Plato, müziğin eğitimde çok önemli bir araç olduğunu, müzik yolu ile insanların iç düzeninin ve toplumla uyumunun sağlanabileceğini söylemiştir. Müziği insanları yönlendirmek için en ustaca kullanan kişilerden birisi de Hitler olmuştur. Hitler’in 1936 Nuremberg mitinginde kendisi kürsüye gelmeden önce bandolar vasıtası ile kalabalıklar coşturulmuş, duygular ve beklentiler en üst düzeye çıkarılmış; kendisi kürsüye çıktığında da, hiçbir bilgi içermeyen, ancak dini vaazlara çok paralel, yabancı olmayan ve ama yüce imajlı nutkunu verdiği zaman kalabalıkları esir almıştır. Hitler’in konuşması hiçbir entelektüel değer taşımamakla birlikte duygusal olarak olağanüstü yoğunlukta olmuştur. Konuşmasında müziğin ve ortamın duygusal etkisini arttırıcı kelimeler kullanmış, ve sık sık kendisi ve toplumla birlik içeren kelimeleri kullanarak beyinleri etkilemiştir. Bugün de politikacıların çok daha basit ölçeklerde bu yöntemleri seçim meydanlarında denediklerini görmekteyiz.

Dolayısı ile kabul etmeliyiz ki müzik, Plato ve Aristo’nun da söylediği gibi etkili bir eğitim aracı olup iyi amaçlarla olduğu kadar kötü amaçlarla da kullanılabilir. Sözlü müzikte, dinleyicinin müzikle kendisinin yoğunlaşmasının beklenmesi yanında, bazı somut mesajlarla da onun coşturulması ve coşkularının yönlendirilmesine çalışılmaktadır. Özellikle eşlik eden müziğin zayıf olduğu, beklenen coşkuyu yaratmadığı hallerde, sözlü mesaja destek vermek için bizim bazı sahne sanatçılarımızın bolca yaptığı gibi el, kol ve beden hareketleri ile sözlerin tercümesine de kalkışılan güldürücü durumlar ortaya çıkabilmektedir.

Bazı psikologlara göre müzik, var olmanın acı ve zorluklarından, doğanın düzensizliğinden insanı kaçırdığı gibi aynı zamanda hayata adaptasyonu da kolaylaştırmaktadır. Doğadaki düzensizlikten en çok rahatsız olan insanların, müzikten en fazla etkileniyor olması anlaşılabilir bir gerçektir.

İnsan, diğer hayvanlar gibi doğaya karşı çok basit ve az sayıda tepkilerle sınırlı kalmamıştır. İnsan, sürekli olarak doğayı gözlemekte, aldığı verileri sınıflandırıp katagorize ederek bir ilişkiler düzeni bulmaya, olayı tanımlamaya çalışmakta, ve bulduğu bu düzene karşıda tepkisini oluşturmaktadır. Müzik en önde gelen duyu organımızın algıladığı sesleri düzenlediği için bizi derinden etkilemektedir. Müzikteki ses düzenlerini anlayabildiğimiz, gelişimini tahmin edebildiğimiz, ve bunun kompleksitesi oranında da müzikten zevk almaktayız. ‘Güzel’ kelimesinin ifade ettiği, varlığın beklenen bir düzen içinde olmasıdır. Ancak bir kare şekil, çok basit bir düzen olup, onu algılamak çok fazla bir zevk vermemektedîr. Halbuki kompleks bir desen; başta simetri, renk harmonisi vb olmak üzere, bilinç altında bir düzen yakalanırsa, ‘güzel’ olarak tanımlanabilmektedir.

Pek çok dini ritüellerde müzik; katılanlarn duygularını yoğunlaştırmaya ve sonra onları rahatlamaya bırakırken ‘okyanus duygusu’ denen; doğa ile, tanrı ile birleşme, ve bir bütünün parçası olma duygusal ortamını gerçekleştirmek için yer almaktadır.

İnsan; zihninde, diğer obje ve olguları, uzayda algıladığı üç boyut ve zaman dördüncü boyutu ile birbirinden ayırt edebilmektedir. Ancak eğer bu dört boyutu ortadan kaldırırsak, bütün varlıklar tek bir varlık haline gelecektir. Kendisinden iki bin yıl önce Çin’de Tao felsefesi ile de ifade edilen bu düşünce için Schopenhauer, bunun tek gerçek olduğunu söylemiş, gerek kendisi ve gerekse aynı düşüncede olan Kant da, bu gerçeğe ulaşmanın ise mümkün olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu gerçeğe en fazla yaklaşabildiğimiz an, kendimizi kendi dışımıza çıkıp izlemeye çalıştığımız an olabilmektedir. Gene bu düşünceye göre bizim ‘Can” dediğimiz kozmik enerji, bütün varlıkları yaratan ve hareket ettiren, insanı aktive eden güçtür. Bir diğer deyimle içimizdeki “Ben” bu enerjidir. Yüzyıllar önce ise Yunus, aynı düşünceyi “Bende bir ben var, benden içeri” sözleri ile ifade etmiştir. Jung ise aynı düşünceyi “İçimdeki Ben’in dışa çıkması, hayat hikayemdir” şeklinde ifade etmiştir.

Schopenhauer’e göre müzik, diğer sanatlarda olduğu gibi bir düşünceyi veya bir olayı tasvir etmemekte, içimizdeki Ben’in duygusal platformdaki varlığını yansıtmaktadır. Nietzche ise, yaşam boyunca duygu ve düşüncenin giderek birbirinden ayrıldığını, müziğin ise bu ikisi arasında köprü kurduğunu, dolayısı ile de müziğin yaşamı yaşanmaya değer kılan bir fonksiyon olduğunu ileri sürmüştür. Gene son yıllarda yapılan araştırmalar da, duyguların güçlü bir düşünce sistemi kurmada çok önemli rol oynadığını ortaya koymuştur. Duygu ise, beklenmeyen deneyime içimizdeki Ben’in gösterdiği tepki olarak tanımlanmaktadır.

Bütün entellektüel araştırmaların, bilimin ve sanatın son hedefi evrendeki kargaşa içinde bir düzen yakalamaktır. Bu yolda, parçaları bir düzene bağladıkları için matematik ve müzik bazı düşünürler tarafından birbirine benzetilmiştir. Ancak matematik, içimizdeki Ben’de hiçbir etki yaratmazken, müzik bize onun düzenini ulaştırmakta, evrenin bütünü ile aramızda bağ kurarak, evrendeki kaosdan bizi düzene götürerek, bütünün parçası oluşumuzu bize yaşatabilmektedir. Ortiz ‘hepimiz hayat senfonisinin birer notasıyız’ diyor. Müzik içinde, daha önce değindiğimiz gibi, bizler için son derece önemli olan sesler bir düzen içinde akmakta ve her hareket eden varlık gibi müzik, bize yaşamı temsil etmektedir.

Günümüze gelirsek, dünyaya yeni bir şekil verilirken müziğin de, göze batmadan, bir süredir yoğun bir şekilde kullanıldığını görürüz. Yukarıda anlattığım gibi müzik, insanlar arasında güçlü bir birliktelik duygusu yaratabilmektedir. Halbuki çok kalabalıklaşan bir dünyada düzeni sürdürmek yönetimler için giderek zorlaşmaktadır. Dinler ve ideolojiler de artık kalabalıkları yönlendirmekte, disiplin altında tutmakta yetersiz kalmaktadır.

Bu nedenle yönetimler, insanları birbirlerinden koparmaya, aralarındaki bağları zayıflatmaya uzun bir süredir gayret etmektedirler. Fiziki yaşam alanında; yoğun şehirleşme evresinde, fiziksel imkanı olan devletlerden ABD yerleşimi, birbirinden kopuk bağımsız evlere yaymayı, bu maddi imkana sahip olmayan Sovyetler Birliği de çok geniş aralıklı cadde ve sokaklar etrafına yaymaya çalışmışlar, hemen bütün devletler de büyük toplanmalara imkan verecek büyük meydanlardan imkan halinde kurtulmaya çalışmışlardır.

Müzikte ise; çoğumuzun hatırladığı geçmiş günlük müzikte, sıradışı insan sesi ve anlamı ile şarkı sözü, insanlar arasında çok derin bağlar kurabilirken, giderek bunların payı günümüzde azalmış, elektronik enstrüman sesi ön plana çıkmış ve dolayısı ile de insanın insanla değil madde ile bağı güçlendirilmeye başlanmıştır.

Hedef, diğer elektronik iletişim araçlarının da yoğun bir şekilde devreye girmesi ile insanın insanla doğrudan ilişkisinin koparılıp, yerine kontrolü ve yönetimi çok kolay, insanın sadece madde ile doğrudan ilişki kurabildiği sanal bir dünya ile çevrilmesidir. Bu hedefe yaklaşıldıkça üreme de yavaşlayıp nüfus azalacak ve dünyaya şekil vermek isteyenler istediklerini çok kolay yapabilecek, insanları karınca sosyal yaşam düzenine rahatlıkla sokabileceklerdir. Artık ne Aşık Veysel, ne Sezen Aksu, ne Müslüm Gürses ne Elvis Presley ne de Luciano Pavarotti olacaktır.

Bir süredir müzik de, bu hedefe erişmek için kullanılan, bize insanlığın değil, maddenin parçası olduğumuzu hissettirerek insanı yanlızlaştırmak için çok önemli bir enstrüman olarak kullanılmaktadır.

Müzik, mevsimleri değiştiremez, ama bizim mevsimleri algılayışımızı çok değiştirebilir.

 

 


Kaynakça

Fotoğraf: Halil Uğur

Kaynakça:

-Music and the Mind

Anthony Storr

-The Tao of Music, Sound Psychology

John M. Ortiz

-Music,The Brain and Ecstasy

Robert Jourdain

07-12-2020


ankara psikolog