Mimarlık Sanat Mıdır?

Öykü Su Sezen

Mimar

Yazar Hakkında

1994 yılında Aydın’da doğdu. Lisans eğitimini Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde Mimarlık bölümünde tamamladı. Sanat ve mimarlık tarihiyle ilgilenmekte ve mimarlığın görsel sanatlarla ve edebiyatla olan ilişkisi ilgisini çekmektedir. En kısa zamanda Mimarlık Tarihi üzerine yüksek lisans eğitimine başlayarak akademik hayatta yer almayı hedeflemektedir.


oykususezen@gmail.com


A+ A-
Mimarlığın bir sanat dalı kabul edilip edilemeyeceği hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bu “mimarlık sanat mıdır?” tartışması yalnızca modern döneme ait bir sorgu değildir. Bu sorunun cevabını bulabilmek için öncelikle mimarlığın ve sanatın geçmişten günümüze kadar yapılan tanımlarını incelemek gerekmektedir. Bu tanımlamayı yaparken mimarlık yapıtı ile sanat eserinin de ne olarak tanımlandığı ve mimarlığın diğer sanat dallarıyla ilişkisini göz önünde bulundurmak gerekir.

Mimarlığın bilinen ilk tanımlarından birini Romalı mimar Vitruvius yapmıştır. Eseri, klasik çağdan günümüze ulaşan tek mimarlık kuramcısıdır Vitruvius. De Architectura adlı on bölümden oluşan eserinde mimarlığın düzen, düzenleme, armoni, bakışım(simetri), uygunluk ve ekonomiye dayandığını söyler. Aynı zamanda yapıların dayanıklılık, uygunluk ve güzelliğe gereken önemin verilerek yapılmasını öğütler. Antik çağdan beri süregelen bu tanım geliştirilip değiştirilerek tekrar tekrar yapılmıştır. Bu tanımlarda genellikle mimarlığın formülü yazılıp aşağıdaki gibi gösterilmiştir:

Mimarlık = İşlev + (Strüktür + Konstrüksiyon) + Sanatsal Değer.
Mimari = (Bilim + Teknoloji) x Sanat
Mimari = Fonksiyon x (Strüktür + Konstrüksiyon) x Sanatsal Değer
 
Bu ifadelere bakınca mimarlık tanımının içinde sanatın yer aldığını görmekteyiz. Yani mimarlık yapıtının, işlevsel ve sağlam olduğu kadar estetik değeri olması gerektiği belirtilmiştir. Disiplinler arası bir kavram olmasıyla mimarlık, elbette psikoloji ve sosyoloji gibi bilimlerle, mühendislikle, ekonomiyle ve sanatla doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkilidir. Bu ilişkiler mimarlığı var eden yapı taşları gibi de düşünülebilir. Ancak mimarlık, bu disiplinlerin herhangi biriyle tek başına açıklanamamaktadır.
Sanat da her dönemde düşünürler, sanat tarihçileri ve sanatçılar tarafından tanımlanmaya çalışmıştır. Bu konuda kabul görmüş olan kuramsal görüş “Sanat eseri bilinçli olarak insan eliyle yapılmış, belirli bir sosyal kurum olan Sanat Dünyası için hareket eden, kişi veya kişiler tarafından, bazı özellikleri hakkında fikir birliğine varılmış, özgün niteliklere sahip, beğeni kazanmaya aday objedir.’’ diyen George Dickie’a aittir.

Sanatın bir kendini ifade ediş yöntemi, duygu ve düşüncelerin dışa vurumu olduğu söylenebilir. Sanat eseri ise insan elinden çıkma, özgün, ortaya çıkması için bir gereksinime ihtiyaç duymayan bir eserdir. Aynı zamanda sanat eseri duyguların dışa vurumu sonucu ortaya çıktığı gibi o eseri gören, duyan kişide de bir duygu uyandırır. Heinrich Wölfflin’in Sanat Tarihinin Temel Kavramları kitabında yer alan bir hikâye, bu dışavurumun sanatı sanat yapan şey olduğunu ve sanat eserinin özgünlüğünü çok iyi açıklamaktadır:

Ludwig Richter anılarında anlatır: Gençliğinde bir gün, üç arkadaşıyla Tivoli'de belirli bir manzara parçasının resmini yapmak istemişler. Her dördü de tabiattan kıl payı ayrılmamaya karar vermişler. Ama model aynı olduğu, hepsi gözlerinin gördüklerine tam bir doğrulukla bağlı kaldığı, hepsi de yetenekli sanatçılar oldukları halde gene de sonunda, dört ressamın kişilikleri kadar birbirinden apayrı dört resim meydana gelmiş. Richter bundan, nesnel görüş diye bir şeyin asla var olmadığı ve her sanatçının renk ve şekilleri, kendi mizacına göre, başka başka yollarda kavradığı sonucunu çıkarır.
Tarih boyunca sanatın ne olduğu ve nelerin sanat eseri olarak kabul edileceği tartışılırken Rönesans’la birlikte sanat ve zanaat ayrımı netleşmeye başlamıştır. Bu iki kavram arasındaki en belirgin farklardan biri; zanaat kazanılabilen bir beceriyken, sanatın üretim süreci tamamen özgün ve eşsizdir. Yukarıda da bahsedildiği gibi sanatın üretim sürecinde belli duygu ve düşüncelerin ifadesi görülür. Zanaat ise faydacı bir amaç güden bir üretim tekniğidir. Aynı zamanda sanatta orijinal ve kopyadan bahsedilebilirken zanaatta böyle bir durum söz konusu değildir.

Bugün yapılan sanat-tasarım ayrımı da sanat-zanaat ayrımını çağrıştırmaktadır. Tasarım ve tasarımcı kelimeleri yeni kavramlar sayılırlar. Tasarım da zanaat gibi gereksinimlere yönelik ve kuralları olan bir disiplin olmasıyla sanattan ayrılır. Sanat ve tasarımı birbirinden ayıran şey amaç değildir. İkisinin de amacı vardır. Ancak tasarımın amacı bir ihtiyaç iken, sanatın amacı sanatçıya bağımlıdır. Sanat ister sanat için ister toplum için olsun sanatçının yaratıcı dehasıyla yorumlanarak ortaya çıkar. Sanat da tasarım da ortaya yaratıcı bir ürün koymak için tekniğe ihtiyaç duyar ve teknik öğretilebilir ve öğrenilebilirdir. Ancak tasarımın sanattan farklı olarak sınırları vardır çünkü içgüdüsel olamaz. Bu sınırlar fiziksel, yapısal sınırlar değil yaratım sürecindeki sınırlardır.

Mimarlığın sanat olduğu düşüncesinin temellerini yaratıcı eylem ve estetik değer oluşturur. Mimarlık, estetik bir ürün ortaya koymasıyla sanatsal bir eylem olarak nitelendirilir. Ancak mimarlığın üretim süreci de bir tasarım sürecidir ve tasarım ile sanat arasındaki farklar mimarlığı da sanattan ayıran farklardır. Aynı zamanda mimarın sorumluluk üstlenmesi de onu sanatçıdan ayırır. Bir kişi, mimari bir esere, bir yapıya yalnızca bakma eylemi ile yaklaşılırsa bir sanat eseri olduğu izlenimine kapılabilir. Ancak yapı içinde yaşayarak anlaşılabilir. Bu da onun bir tasarım sürecinin ürünü olduğunu gösterir. Çünkü tasarım ürünü deneyimlenir, kullanılır ve anlaşılır, oysa sanat eseri yorumlanır.
Tüm bu bilgileri toparlayarak ve mimarlığın bir tasarım etkinliği olduğunu göz önünde bulundurarak mimarlığın sanatla olan ilişkisine değinmek gerekir. Bilindiği gibi mimarlık dünyanın en eski mesleklerinden biri kabul edilir. İnsanların yaşadığı ilk çağlarda barınma gereksinimine önce doğada var olan mekanların kullanımıyla cevap verilmiş, sonraları ise basit araç gereç ve tekniklerle yapı yapma eylemi başlamıştır. İnsanlık bilgi, teknoloji ve yetenek açısından ilerledikçe mimarlık da bu gelişimden payını almıştır. Önceleri yalnızca hayvanlardan ve kötü iklim şartlarından korunma amaçlı yapılan geçici sayılabilecek yapıların, yerleşik hayata geçilmesiyle kalıcı ve dolayısıyla daha sağlam olması istenmiştir. Yapı, yalnızca fiziksel ihtiyaçlara cevap vermekle kalmamış, estetik bir kaygıyla inşa edilmiştir. 
Yapı yapma işinin estetik kaygılar gütmesi, mimarlığın özellikle görsel sanatlarla sıkı bir ilişki içinde olmasına neden olmuştur. Görsel sanatlar içerisinde, özellikle strüktürel zorunluluklar açısından mimarlığa en yakın görülen sanat, heykel olmuştur. Ancak mimarlığın işlevselliğine karşın heykeltıraşın strüktürel kısıtlardan başka sınırları yoktur. Mimari ve heykel ilişkisi, benzerlik ve farklılıklarından çok eserlerin bir araya gelerek bir kompozisyon oluşturmasıyla kurulabilir. Antik çağdan beri heykel mimari mekânın içinde, yapının cephesinde, kamu alanlarında ve hatta mimari yapının strüktürel ögelerinde kendisine yer bulmuştur. Bu duruma verilebilecek en uygun örnek karyatidler olabilir.

Mimarlığın yakın görüldüğü ve heykelde olduğu gibi mekanla birlikte var olmuş bir diğer sanat dalı da resimdir. Mimarlık ve resmin üretim sürecinde çizimin asıl teknik olması, bir açıdan bu ilişkiyi yaratmış olabilir. Mimarın çizim yeteneğine sahip olması gerektiği söylemi kimseye yabancı gelmeyecektir. Ancak mimar için aslolan teknik çizimdir yani mimarlığın dilini bilir ve ona göre çizer. Mimarın görsel olarak beğeni toplayan eskizler yapması resmetme işi olabilir ve yeteneği ifade edebilir. Ancak çizim yeteneği, ürettiği ürünü sanat eseri yapmaz. Aynı zamanda mimarın üretmesi gereken yalnızca kâğıt üzerindeki çizgiler değildir. Onun uygulanabilir oluşu yani bir yapı inşa etme gereğini yerine getirmesidir.
Resim, heykel, taş işçiliği gibi sanat ve zanaatlar birçok dönemde mimari eserlerle birlikte var olmuştur. Sanatın mimariyle bu kadar iç içe kullanılması mimari eseri de bir sanat eseri görünümüne sokmuştur. Ayrıca mimarlık ve sanat tarihine bakıldığında mimarlık ve diğer sanat dalları, hatta sanat ve zanaat arasında net ayrımların olmadığı dönemlerde mimarlığın sanat olduğu düşüncesi tutarlı gelebilir. Ancak bugün hepsinin birbirinden ayrılmış disiplinler ya da meslek dalları olduğu düşünüldüğünde ve mimarlığın işlevsel yanı göz önünde bulundurulduğunda, mimarlığı sanat olarak kabul etmek olası gözükmemektedir.

Kaynakça

KAYNAKÇA

1. Vitruvius (2013). Mimarlık Üzerine On Kitap. (Çev: Suna Güven), Ankara: Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, s9,12

2.  http://www.doganhasol.net/mimarlik-sanat-degil-mi.html (Erişim Tarihi: 24.07.2019)

3. https://www.tarihlisanat.com/sanat-nedir/ (Erişim Tarihi: 24.07.2019)

4. H. Wölfflin (2015). Sanat Tarihinin Temel Kavramları. (Çev: Ahmet Cemal). İstanbul: Hayalperest Kitap, s11

5.  M. A.D. ERCİŞ (2015). Rönesanstan 20. Yüzyıla Kadar  Resi̇m Sanatında Anıtsal Görünümler (Yüksek Lisans Tezi). Sosyal Bilimler Enstitüsü, Atatürk Üniversitesi, Erzurum, s5

 N.E. Beken (2007). Mi̇marlik Ve Sanat: Çakişim Boyutlarinin İrdelenmesi̇ (Yüksek Lisans Tezi). Fen Bilimleri Enstitüsü, Gazi Üniversitesi, Ankara, s8

29-07-2019