Mekanlar ve Kazandırdıkları: Bir Kahvehane Deneyimi

Feyza Ülkü Güzey

Sosyolog

Yazar Hakkında

Henüz çeyrek asırlık ömrüme bir çok şehir, bambaşka insanlar, mekanlar ve bir sosyoloji lisansı sığdırdım. Bir de çokca merak ve söylenecek söz. Bütün bunlar birleşince insan bir şeyler söylemeden yazmadan edemiyor. Şimdiye kadar biriktirdiklerimi paylaşmak için buradayım. Merakınız ve eleştirel düşünceniniz bitmemesi dileğiyle.


guzeyfeyzaulku@gmail.com


A+ A-

                                        Toplumsal cinsiyet rolleri tüm sosyal alanlarda etki ettiği gibi özellikle kamusal mekanlarda ayrışmalara neden olmaktadır. Bu ayrışma olumsuzlanmayan, hatta olması gerekli görülen durumlar arasında görülür. Aynı zamanda bu ayrışma, cinsiyet rollerinin ve ona dayalı iş bölümünün, inançların, statülerin ve eğitimin yarattığı iktidar ve otorite alanlarının kurgulanmasına ve var olmasına neden olmuştur. Toplumdan topluma değişen kadınlık ve erkeklik algıları, eril hegemonya içerisinde görülmezdir. Ve yine farklı toplumlarda farklı özellikler üretilebileceği gibi, kadınlık ve erkeklik prototipi oluşturulmuş, bir tahakküm kurulmuştur. Bu tahakküm ile kadın ve erkeklerin bulundukları mekanlar dahi denetlenmiştir. Kadın ve erkek mekanları ayrışmış; kurgulanan ve yeniden üretilen cinsiyet rolleri, bu mekanlar bağlamında süreklilik kazanmıştır. Genel bir yargı olarak her ne kadar günümüzde bu fikrin sınırları belirsizleşmeye başlasa da kamusal alan eril, özel alan kadınsal olarak kabul görmektedir.

               Kadınların sosyalleştikleri ve kendilerini yeniden ürettikleri yerlere örnek olarak ev, komşu gezmesi, pazar; daha eskiye gidip baktığımızda avlu, hamam gibi mekanlar görüyoruz. Bu mekanlar her ne kadar günümüzde özel olarak kendi topraklarımızda kadınların kamusal alanda görünürlüğünün artmasıyla birlikte çeşitlense de eril tahakkümün hala hüküm sürdüğünü biliyoruz. Erkek mekanı olarak tanımlanan, cinsiyetleştirilen kamusal alan; iş yeri, sokak, çarşı, kahvehane gibi yerlerdir. Hatta yazılı bir kanun olmayarak, şehrin pek tekin olamayan yerleri, belki kadınların çoğunluklu yer almadığı mesleklerin icra edildiği alanlarda -mesela şantiye gibi yerler- eril söylemin çığlığını duyabilirsiniz.

                 

               Mekanların bir cinsiyet kazanması üzerine kahvehane örneğini verecek olursak; erkeklerin bir var olma, erkekliği öğrenme ve yeniden üretme yeri, güçlü iktidarlarını kurdukları, kendilerini “daha erkek” hissettikleri bir yer; homososyal ilişkililerin ağırlıklı olduğu toplumda eril bir sosyalleşme ve dayanışma ortamı olarak tanımlayabiliriz. Hülya Arık’ın Kahvehanede Erkek Olmak çalışmasında kahvehanelerin erkek mekanı olduğunu; erkeğin ev dışında rahatça vakit geçirebildikleri ve erkekliği deneyimleyip öğrendikleri bir mekan olarak görüyoruz. Toplumsal cinsiyet üzerine yapılan çalışmalar ile gündelik hayatımızdaki deneyimlerimiz ve gözlemlerimiz bize bu hegemonik erilliğin, kamusal alanda nasıl tezahür ettiğini açıklıyor. Bir kadın olarak kahvehaneye gitmenin, önünden geçmenin yahut bir erkek olarak kadınlarla avluda oturmanın, kadınların ağırlıklı olduğu bu mekanlarda sözlü iletişim kurulmasa dahi vakit geçirmenin, toplumsal normlara ters düşen ve toplumsal değerlere zarar veren bir davranış olarak algılanmakta olduğunu/süregeldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Kadının, ataerkillik tarihi boyunca fiziksel ve ruhsal olarak sınırlandırıldığını biliyoruz fakat erkeklerin kadınlardan kamusal alanda daha rahat hareket ediyor olmaları onların da bu tahakkümün –her ne kadar en büyük üreticileri olsalar da- bir parçası olmadığını ve sınırlandırılmadığını söyleyemeyiz.

               Yüzyıllara dayanan kahvehane kültürü, özellikle son yüzyıldır Anadolu topraklarında erkeğin “gerçek erkeklik” ile tanıştığı ve “adam” olmaya adım attığı, kurgulanmış bir mekandır. Homososyal ilişkilerin ağırlıklı olduğu toplumlarda kadın ve erkek farklı mekanlarda sınırlandırılmışlardır. Kamusal alanın erkeğin alanı olduğu düşüncesi, kadını ev ve eve bağlı, benzer yerlerde konumlandırmıştır. Her ne kadar ev dışında, kadınlar için mekanlar oluşturulsa da erkek için kurgulanmış ev dışı yaşam ile kıyaslanamaz. Buna bir örnek vermek gerekirse; bir kadının kahvehanenin önünden geçmesi dahi ayıplanıyorken, bir erkeğin bir hamamın önünden geçmesinin takdir edilebilecek, onun erkekliğine erkeklik katacak bir davranış olarak görülebileceğini söylebiliriz. Kahvehane, hamam, avlu, sokak gibi alanlar ve bu alanların kime ait olduğunun ayrımı, mekanları cinsiyete göre ayırmış ve bahsedilen cinsiyetçi ayrımların yeniden üretimine katkıda bulunulan demirbaş mekanlar haline gelmiştir. Kadının sokakta ne giyeceğinden tutun, haftanın hangi gününde, saatinde nerede olabileceğine varana kadar denetleyen toplum ve devlet; erkeği de bu denetlemeye tabi tutabilmek için ona, sus payı sayılabilecek “hükmetme” gücü vermiştir. Yani toplumsal normlar ve iktidar güçleri tarafından erkeğe vurulan zincir, kadınınkinden daha uzundur. Böylece ev dışı alanın erkeğe ait görülüyor olmasının garipsenmediğini düşünebiliriz.

               Peki, bir kadın olarak bir “erkek mekanında” bulunmanın ne gibi durumlar oluşturduğunu düşünürsek; bu bazı açıklamalar yapmayı gerektirir. Bu mekanın bir kahvehane olduğunu varsayalım. Bu kahvehanenin metropol bir kentte yahut kırsal bir yerde olmasından tutun, kahvehanedeki insanların yaş ortalaması ve aldıkları eğitime kadar bir çok etken; bu insanların, mekana gelmiş olabilecek bir kadına karşı tepkilerini şekillendirecektir. Her ne kadar halen mekansal ayrışmalar, cinsler açısından devam ediyor olsa da artık kadın-erkek vakit geçirilen mekanlar çok sayıda ve tercih edilirler.

                       

               Kendi deneyimimden yola çıkarak; üniversitedeyken kahvehane ile bir tanışıklığım oldu.  Orta halli bir semtteki, yaş ortalaması tahmini olarak 45-50 civarında olan, eğitim seviyesi çok yüksek diyemeyeceğimiz, kentte yaşasalar dahi çok fazla yer değiştirmeyen ve kente kırsaldan gelen erkeklerin bulunduğu, yanında ganyan bayii olan bir kahvehaneye girip oturduk. Kapıdan adım attığımızda tüm bakışların bize dönmesine şaşırmadık. Oturup oturamayacağımızı sorduğumuzda içtenlikle buyur edildik. Oturduğumuz masa mekana hakim bir masaydı, neredeyse herkesi görebiliyorduk. Bir kaç dakika sonra insanlar aralarında konuşmaya, birbirlerinin kulaklarına eğilip soru sormaya başladılar. Kimisi ise alenen “kim bunlar? ne iş?” gibi tavırlar içerisine girdiler. Kahvehanenin diline uygun olmayan çay ricamızın, çay dağıtan arkadaşın da kendini garip hissetmesine neden olduğu görülebiliyordu.

               Kahvehanedeki insanların giyimine göre dışarıdaki yaşamlarının nasıl olduğu tahmin edilebilirdi. Takım elbiseli, kravatlı olanlar da vardı rahat giyinen insanlar da. Bu durum, kimin ne tepki vereceğini dahi belirledi. Kıyasla daha düzgün giyimli olanlar ve yine kıyasla konuşma dili şehir ağzına uygun olan insanlar, pek fazla bakıp, rahatsız etmemeye özen göstererek kendilerine biraz daha çeki düzen verdiler. Hatta aralarından yalnızca bir tanesi “hoş geldiniz çocuklar” deyip gülümsedi. Bunun zıttı olarak, kötü bakışlar ve çekiştirmeler ile gözlerini dikip rahatsız edenler de vardı.

                Oyun sırasında oyunbozanlık yapan bu koca adamlar, kendi aralarında normal şartlarda küfür edip, bağırıp stres atarken bizim orada olmamız durumu değiştirdi ve küçük bir tartışmanın orta yerinde derin bir sessizlik oldu. “Küfürlü konuşmayalım” beyler diye yankılanan bir ses, yine bakışları üzerimize çekti. Bir süre sonra o kadar da farklı bir şeyin olmadığını düşünerek bir kısmı yalnızca oyunlarıyla ilgilendi. Geri kalanlar ise orada ne aradığımız konusunda hala merak içindeydi. Oturduğumuz masaya yaklaşmaları, yazı yazdığım kağıda dikkat kesilmeleri, konuşmalarımızı duymaya çalışmaları bunların kanıtıydı. Dışarıdan mekana yeni giren erkekler ise içeride karşı bir cinsin olduğunu fark edip, inanamayarak dönüp yeniden baktılar ki içeriye girmeyip, yalnızca mekanın önünden geçen kadın ve erkeklerin dahi dikkatini çektik. Bu noktada en çok ilgimi çeken olay ise; içeriye giren küçük bir çocuğun, hemcinsi olan o koca adamlar gibi tepki vermemesi oldu. Bizi başta fark etmedi bile, sonrasında sadece gözüne iliştik ve o kadar da şaşırmadı.

               Bir ara merakından yanımıza gelerek oyun oynayıp oynamayacağımızı soran ak saçlı bir arkadaş, dönüp oyun oynamak için arkadaşını da çağırdı. Burada iki durum yaşandı: ilki, çağırdığı arkadaşın attığı “ne münasebet” bakışı, diğeri ise kahvehane sahibinin “onların arkadaşları gelecek, sen içeri geç, rahatsız etme” diyerek sert çıkmasıydı. Evet, biz oradayız ama bizimle kurdukları yahut kuracakları iletişimin sınırlı olduğunu iliklerimize kadar hissettik. Zaten bir süre sonra, ne zaman gideceğimizin merak konusu olduğunu fark edebiliyorduk.

               Bir erkek mekanında, onlar için erkek oyunu olan bir oyun oynadık, onlar gibi çay içip, sohbet ettik. Hatta sigara içip, ne tepki vereceklerine şahit olmak istedik. Onların gördükleri, zihinlerinde yer eden ön yargılarındaki kadın/genç kız kalıbına uymadığımız kesindi ve garipseniyorduk. Hatta bazı bakışların bizi olumsuzladığı kesindi. Bu noktada dikkatimi çeken diğer bir durum ise karşı masamızda yaşanan şakayla karışık bir tartışma arasında geçen konuşma sonrasında, masada yancı olarak bulunan ve içeri girdiğimizden itibaren kötü bakışlarını ayırmayan bir adamın “evcilik mi oynuyorsunuz?” cümlesinin sesli bir şekilde içeride yankılanması olmuştu. Ve ardından attığı bakış. Tam anlamıyla bizim orada bulunmamızı dalga konusu yapan ve aşağılayan bir yaklaşımdı.           


Genel olarak bir erkek mekanında nasıl hissettiğimi sorguladığımda ise buna cevabım; aslında büyük rahatsızlıklar duymadığım ve kaçıp gitmek hissi uyandırmayan, kalıp bi çay daha içip oyun oynayabileceğim oldu. Tabi ki her daim gidip oturacağım bir yer olmamasına rağmen kadınların yalnızca önünden geçtikleri bu mekanların erkek mekanı olmasının sebebinin, içlerine hiç kadın girmemiş olduğu aşikardı. Eskiden olduğu gibi ne büyük tepkiler ne de büyük olumsuzlamalar göreceğimiz kesin, eğer bu gelenekselleşmiş erkek mekanlarında kadınları görürsek. Çünkü ilerleyen teknoloji, değişen dünya algısı ve her ne kadar eril hegomonya devam ediyor olsa da yaşlılar dahi bir şeylerin artık kendi zamanlarındaki gibi olmadığının farkında.

               Kadınların ağırlıklı olduğu mekanları da göz önünde bulundursak; hali hazırda biz kadınlara yabancı olmayan bu mekanlar, erkek mekanlarından çok daha farklı. Kadının mahremiyeti ve erkeğin dış dünyaya hakimiyeti, bu tarz mekanları kurarken kendisini gösteriyor. Değişen tüm algılara rağmen bir şeyler yeniden üretiliyor. Kadınlar için daha ev benzeri yerler ve dışarıdan görülmeyecek mekanlar tasarlanıyor. Erkek ve kadın olarak kıyaslar isek cinsiyetlerin, bulundukları mekanın kapı pencere sayısını dahi belirleyebildiğini söyleyebiliriz.

               Düşündüğümüzde, toplumun ve iktidarın oluşturduğu bu sınırlamalar, ufak yahut büyük değişiklerle günümüze kadar taşınan kadın-erkek mekanları, kurgulanmış yerler olmaktan başka bir şey/yerler değil. Çünkü bu homososyal ilişki ağı içerisinde erkeğin kendini daha güçlü hissetmesini sağlayan erkek mekanları, kadının da kendini daha güvende hissettiği kadın mekanları, eril hegemonyanın devamı ve yeniden üretimi için atılmış stratejik adımlardır. Eşitsizliğin beden bulduğu, zihinsel olarak devamını sağlayan bu fiziksel mekanlar; kendilerini korumaya devam edecek ve tercih edilir durumda olacaklardır. Nasıl ki dünya tarihinde gelişmeler tüm millet ve toplumlarda bir anda olmadıysa, bir ülkede de mekanların ayrımı, eğitim seviyeleri ve cinsiyet eşitliği konusundaki gelişmeler de aynı anda, aynı derecede olmayacaktır. Yine de bize ülkelerimizin daha yaşanır olduğu, şiddetin ve ayrımcılığın her konuda en az olduğu mekanlar üretmek için daha çok çalışmak, okumak düşüyor.

 

 

Kaynakça

Çakır, Serpil. “Osmanlı’da Kadınların Mekanı, Sınırlar ve İhlaller

Arık, Hülya. “Kahvehanede Erkek Olmak: Kamusal Alanda Erkek Egemenliğin Antropolojisi”

 

26-11-2018