Kendim Ve Yansımam

Feyza Ülkü Güzey

Sosyolog

Yazar Hakkında

Henüz çeyrek asırlık ömrüme bir çok şehir, bambaşka insanlar, mekanlar ve bir sosyoloji lisansı sığdırdım. Bir de çokca merak ve söylenecek söz. Bütün bunlar birleşince insan bir şeyler söylemeden yazmadan edemiyor. Şimdiye kadar biriktirdiklerimi paylaşmak için buradayım. Merakınız ve eleştirel düşünceniniz bitmemesi dileğiyle.


guzeyfeyzaulku@gmail.com


A+ A-

   Düşününce hepimiz aynıydık. Çocuktuk tek hevesimiz tüm enerjimizi kurduğumuz oyunlarda harcamaktı. Bunlardan önce bir ayrım yapılmıştı çocuğun kız mı ‘’erkek’’ mi olduğunu belirtmek için renkler, farklı elbiseler ve bambaşka yaklaşım şekilleri vardı. 7-8 yaşlarımda oğlanlarla oyunlar oynar onlardan biri olurdum. Diğer kızlar gibi değildim. Ama bunlar beni ne oğlan ne de kız yapmaya yetecek bir şeyler değildi.

                         

     O çocuk yaşımın üstünden çok geçti ve yeni yeni fark ediyorum ki annemizin babamınız yorumları yahut vazifesizce kınayan yetişkinlerin sözleriyle şekilleniyoruz. ‘’sen kız çocuğusun atletinle dolaşamazsın, gel bak felanca kız gelmiş onunla oyna, birazcık hanım hanımcık ol koşturup durma, erkek çocuğu değilsin sen bırak o oyuncakları...’’ zamanla ‘’genç kız gibi davran, senden ben sorumluyum laf getirme bana, eteğin biraz kısa değil mi, gelinlik kız oldun, hala akıllanmadın erkeklerle aşık atıyorsun dışarda, orada çok erkek var ne işin olur senin...’’ gibi şeylere dönüşmüş. Oğlan çocukları futürsuzca serbest bırakılırken ne nasıl olmaları söylenmezken –sanki ne olursalar nasıl olursalar olsun ‘’tam’’ olacaklarmış gibi- yalnızca kıza/kadına ögütlenmekteydi nasıl olacakları.

     Şanslıydım ki çok eğitimli bir ailem olmamasına rağmen beni ve kardeşlerimi bu ayrımcılıktan uzak tutmaya çalıştılar. Bu düşüncem bundan dört sene öncesine aitti tabii ki üniversite ve okuduğum bölüm ailem ve bu ayrımcılıkla ilgili daha başka noktaları fark etmemi sağladı. Mesela biz (ben ve ablam) 14-15’li yaşlarımızda istesek, heves etsek dahi çalıştırılmadık ama oğlan kardeşim bu yaşlarında kafelerde restoranlarda çalıştı. Bakınca yalnızca ‘’o erkek çalışsın yoksa serseri olur’’ anlayışı var işin içinde, belki masum bile gelebilir bu fikir. Ama bir genç kadının bu tür yerlerde çalışması onu yalnızca serseri değil daha da kötüsü yapardı, gözü dışarı kayar kötü yola düşer, yahut biri tarafından kullanılır  ve tüm o kutsal evlilik ve anne temsiline uzak düşerdi.

     İşte öğrenilmiş olan normların sorgulanmayan toplumsal cinsiyet rollerinin kabullenmiş olaması sonucu  anne babalarının, genç kadın ve genç erkelerinin zihinlerine çöreklenmiş birer korku senaryosudur. Çünkü eğer kız-oğlan ayırmadan güçlü ve karakterli yetiştirilen çocuklar olsaydık ne ‘’serseri” ne ‘’orospu’’ olurduk. Genç bir kadın olarak tacizde bulunan iş arkadaşından-patrondan korkmazdık yahut bu korkulu ihtimallere karşı planlamazdık hayatımızı ya da genç bir erkek olarak ‘’çüklerimiz’’ değil akıllarımız çalışır pohpohlanıp şımartılmış totolarımızın rahatını annemizden, ablamızdan, sevgilimizden, eşimizden beklemezdik. Çünkü tüm o yapının yasalar ve geleneklerle dayattığı bu sistemin daha farkında olur ve eşitsizliği olabildiğince sağlamak için uğraşırdık.

     Birlikte.

     Erken geçliğimden hatırladığım en büyük cinsiyetçi ve aşağılayıcı anı şöyledir; 13 yahut 14 yaşındaydım  ‘’hacı’’ diye tanınan 60’larında olduğunu tahmin ettiğim bir amca ile kısa bir sohbete maruz kalmıştım. Bu sohbetin daha doğrusu öğütün ana teması ‘’kızlığı-bakireliği’’ korumam, onu tüm ağzı sulanarak bekleyen vahşi erkeklerden uzak tutmam yoksa büyük günahkar sayılacağım ve erkeklerin bir malzemesi olacağım yönündeydi. O yaşımda bu durum o denli itici gelmişti ki dedem yaşındaki adamın yüzünün altında resmen bir yaratık görüyordum. Çok sonrasında bunu daha bilimsel bir dille algılayabildim ancak. Sanki bu adam-hacı Viktoryen dönemin bir din adamı, eşşsiz bir müminiydi. Yahut Avrupadaki kapalı küçük bir cematin kurullara koşulsuz uyan üyesiydi. Hepsinden öte ‘’hoşgörü ve eşittiliğin’’ dini olan İslam’a mensuptu. Küçük yaşımda bunun beni çok etkilemediğini düşünmüştüm ve ne ayıp anlamsız deyip bir kenara atmıştım bu anı.

     Aradan yine yılların geçtiği toplumun bana öğrettikleri ve benim bir şeyler öğrenmeye çalıştığım zamanlardan sonra bir yetişkin olmaya başladığımda ve kadın- erkek ilişkileri yahut daha genel bir dille duygusal gelişmeler deneyimler yaşamaya başladığımız zamanlarda bu ve buna benzer korku ve günah öğütleri bir şekilde bir yerlerden fırlıyordu. Öyle işleniyordu ki bize ‘’temiz olmak’’ fikri, ne biriyle duygusal ve cinsel açıdan yaklaşabiliyorduk ne de tv filmlerinde bir sevişme sahnesine bakabiliyorduk. Çünkü kadın ihtiyaç duymaz, kendini, namusunu korur, kendisini kocasına saklar; gerekirse af diler, günah çıkarır yahut  töreyle bu durum halledilirdi. Ya da belki bir tecavüz mağduru olup bu durumu hem fiziksel hem psikolojik olarak kaldıramayıp canımıza kıyardık. Yani derine baktıkça hem hacı baba hem toplum baba hemde devlet baba bizi idaelize ettiği gibi görmek istiyordu eğer standanrtlardan ‘’sapar isek’’ bir şekilde temizlenmemiz şarttı. Bu daha çok toplumsal cinsiyet rollerinin eşitsizlik üzerine kurulmasının kadın ve erkeğin emeğinin, cinselliği ve tercihlerini, dini ve geneleksel değerleri ile her daim kadının denetlenmesini gözler önüne seriyor. Yani bir bakıma aynı hacı amcanın benim o yaşlarımdaki oğlan torununa nasıl ‘’erkek’’ olunacağını daha müstehcen bir dille anlattığına adlarımız kadar emin olabiliriz.

                                             

     Başka bir an ise lise ve üniversitede hangi okul şehir ya da bölümde okumak konusu. Ablam lise imtihanlarında başka bir şehirde turizm ve otelcilik okulunu kazanmıştı. O yıllarda amcalarımız ve büyükbabamız dahil olmak üzere ‘’kız çocuğu dışarda okur muymuş, turizmde ne o bölümde genç kızlara neler ediliyormuş, kendi elinizle kızı ‘’orospu’’ mu yapacaksınız’’ gibi cümlelerle anne ve babamı etkilediler. Böylece ablam dizimizin dibinde düz bir lise okumaya başlamıştı. Tüm aile ve akrabaların içi rahattı artık.

     Yıllar sonra üniversitede hangi şehri kazandıysa peşinden gittik, anne babası her daim ‘’yanındaydı’’. Ve ablam hep yanımda oldu istediğim lisede istediğim şehirde okuyabilmem için. ‘’ben yapamadım siz yapın evladım’’ diyen klasik bir anadolu annesi edasıyla. Şimdi ablam ailemizden ayrı bir şehirde istediği işi yapıp parasını kazanıyor en önemlisi de kendi ayakları üzerinde duruyor. Bense yine ailemden uzakta bilmediğim bir şehirde üniversite okuyorum benim dik başlılığım ve ablam sayesinde. Fakat aynı aile geleneği küçük oğullarını lise döneminde başka bir şehre rahatlıkla gönderebildi. Şöyle ki o erkek ve başının çaresine bakar mantığı ile kız çocuğunun sözüm ona savunmasızlığı doğru orantılı. Bu bana göre bahsedilen ‘’doğanın kanunu’’ olan kadının doğurğanlığı ve radikal feministlerin diliyle içe girmeci durum üzerine inşa edilmiş ve bu ayrımcılığı unutturacak kadar korumacı bir zihniyet yaratmıştır. Dini temeller üzerinde de aynı şekilde kadının sözüm ona el değmemişliği yine aynı görünmez sebepler ile korunmak istenmiştir.

     Tüm diğer hayvanlar gibi olağan olan, doğanın ve tanrının bize sunduğu nimetler için şükredip kanunlara uygun yaşamalıydık. Fakat bu kanun eşitsizlik, ataerlik zihniyet ve iktidar arzusuyla bir devletin yazdığı anayasa gibi bir kanunlar değil, nasıl yargı kurumu olan (yargılanabilecek olan) bir devlet dahi haksızlıklar ve adaletsizlikler yapıyor ise insanın ta kendisi ve arzuları tüm bu doğa ve tanrı kanunlarını kendine yormuş ve iktidarını kurmuştu.

      Belki de tarihte her şey o kadar imtizanlı devam ediyordu tek bir farklılık bile olmadan ki bu ancak bir kandırmaca olurdu. En başından beri farklı insanlar vardı homoseksüel kadın ve erkekler, tek ebevenyli aileler, ailesizler, dinsizler yahut devletsizler fakat korku o kadar gelişmişti ki bir şekilde gözler önünden kaçırılıyor, kaldırılıyor ve ibret olması için hikayeler anlatılıyordu. Düşündüğümüzde yüz yıllar öncesindeki bir kadından yahut erkekten ne farkımız var diye. Bilmin, teknolojinin, farkındalığın ve belki kanunların gelişmesinden başka bir şey yok. Evet bunlar muazzam gelişmeler fakat hala iliklerimize itinayla işlenmiş zehir, eşitsizlik, aşağılama, kabulleniş hala tüm dünya kadın  ve erkelerinin içinde.

     Üç örnek verdim yazımda belli bir sıralamayla. Ve bunlardan ilki cinsiyetini keşfetmek, ikincisi cinsiyetinin ve cinseliğinin başka bağlamlarda neler doğuracağıyla tanışmak, sonuncusu ise lise ve üniversite ile eğitim ve meslek yaşamımızda nasıl belirlendiğimiz ve belirlediğimizle ilgili. Ben bu üç bölümü çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik olarak düşündüm ve tüm bu evrelerde ne derecelerde toplumsal cinsiyetlerimizle, sorumluluk ve toplumun bizden ne beklediğiyle tanıştığımızı küçük bi kurgu olarak sunmak istedim.

                                             

     İki cinsiyetin ve tamamlayıcılığın doğanın uzantısı olduğunu söyleyenler bile bu doğallığı görmek istedikleri gibi görmüş doğadaki deniz atlarını, arıları, penguenleri, angut kuşlarını, cinsel bir birleşme olmadan döllenen çicekleri ve Meryem Anayı unutmuş görmek istememişti. Bu durum ister biyolojik bir durum ister tanrının mucizesi olsun toplumu inşaa edenlerce istedikleri gibi okunmuş ve ona göre teoriler geliştirilmiştir. Kadının doğası gereği doğurması ve anneliği, erkeğin emekleriyle karın doyurmayı kabul eden insanlık tarihi bunun altında daha nice durumu ve farklılığı erittiğini ve dışladığını görmemiştir. Bana kalırsa eğer insanlık tek şekil olacak olsaydı ne tanrı bu farklılıkları yaratır ne insan bilimi keşfeder nede bilmenin ve eşitliğin tadına varmazdı. Kimliklerimizden ziyade yalnızca birbirimizi insan olarak görebileceğimiz bir gelecek umuyorum.  

 

        Görseller kaynak:

1)     https://pazarlamailetisimi.com/tag/toplumsal-cinsiyet-esitligi-nedir/

2)     https://www.nature.com/news/gender-balance-women-are-funded-more-fairly-in-social-science-1.18310

3)     http://www.bucurestifm.ro/2015/10/08/in-comunitate-discutam-despre-egalitatea-de-sanse-intre-sexe/

 

 

22-10-2018