Kar Maksimizasyonunda Yeni Yöntem: Çalışan Motivasyonu

Buğra Altuğ Yılmaz

İktisatçı

Yazar Hakkında

Ankara’da doğdu. Lisans ve yüksek lisans öğrenimini Hacettepe Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümünde tamamladı. Yüksek lisansı esnasında proje katılımcısı ve araştırma görevlisi olarak çalıştı. Faturaların kendi kendine ödenmediği gerçeğiyle 29 yaşında yüzleşti. En büyük tesellisi hala kahve alabiliyor olması. İktisadi konuları, ilgi duyan herkese mümkün olduğunca kolay bir dille anlatabilmek en büyük arzusu. Halihazırda, kamuda danışman olarak çalışıyor ve kendi alanındaki araştırmalarını sürdürüyor.


bugraltug@gmail.com

https://www.linkedin.com/in/buğra-altuğ-yılmaz-3723b393/


A+ A-

Günümüzde iktisadi aktivite sermayesiyle, sektörleriyle ve çalışanlarıyla adeta yaşayan bir organizma gibi varlığını devam ettiriyor. Artık tüm Dünya’da iç içe geçmiş ve birbirine bağımlı olan bu yapı insanlığın varlığını sürdürebilmesinin de olmazsa olmazı haline gelmiş durumda. Çok küçük bir kısmımızın sermaye sahibi, çoğunluğumuzun da ücretli çalışan olduğu söz konusu sistem her birimizin yaşamları üzerinde doğrudan etki sahibi. Özel hayatımızdan sosyal yaşantımıza kadar her alandaki konumumuzu belirleyenin ve ruh hallerimizi yönetenin çoğunlukla kişisel iradelerimiz değil, çalıştığımız yerlerdeki konfor durumumuz ve alım gücümüz olduğu yadsınamaz bir gerçek. Öte yandan, bu bağımlı durumun komple dönüşümü yakın vadede mümkün görünmese de en azından içinde bulunduğumuz yapının şartlarını iyileştirmek mümkün.

Yazının başlığı ilk bakışta kökten eleştirel görünse de aslında bu iyileştirmeye vurgu yapıyor. Söz konusu durum hakkında genel bir çerçeve oluşturabilmek içinse, insanın karnını doyurma serüvenini baştan sona kısaca gözden geçirmek gerekiyor.

Bilindiği üzere insanlık, var olduğundan beri karnını doyurabilme, güvenliğini sağlayabilme ve neslini devam ettirebilme çabasında oldu. Avcı toplayıcı yaşam biçiminden günümüz teknoloji dünyasına gelene kadar geçen süreç boyunca insanlar temelde çoğunlukla bu dürtülerle yaşadı. Yerleşik hayata geçmeden önce basit bir iş bölümüyle varlıklarını devam ettiren insan toplulukları, yerleşik hayata geçilmesi ile kendilerini daha karmaşık bir toplumsal yapı içerisinde buldular.

Milattan önce 10.000 ve 7.000 yılları arasında Dünya’nın çeşitli bölgelerinde yerleşik hayata geçişe dair ilk izleri gözlemek mümkün.  Neolitik Devrim veya Tarım Devrimi diye adlandırılan bu geçiş küçük gruplar halinde yaşayan ve ana aktiviteleri avcılık ve toplayıcılık olan insanlar için sosyal ilişkilerin ve rollerin tamamen değişime uğrayacağı bir süreci de beraberinde getirdi. Hiyerarşinin gözlenmediği, toplumsal iş bölümünün henüz katı çizgilerle oluşmadığı ve sermaye birikimi, miras ve mülkiyet gibi kavramların gündelik aktivite gereği mümkün olmadığı ve tüm bunların neticesi olarak da elde edilen ürünün eşit bölüşümünün sağlandığı avcı toplayıcı yaşam biçimi insanoğlunun belki de tamamen doğanın bir parçası olduğu son dönemdi. Hatta tüm bu özelliklerinden ötürü Marx ve Engels avcı toplayıcı yaşam biçimini İlkel Komünizm (Primitive Communism) olarak nitelemişti.

Ancak bahsi geçen ilkel yaşam tarzının beraberinde getirdiği zorluklar insanları farklı arayışlara itmiş olacak ki tahmin edilen zaman dilimi içerisinde insanlık birbirinden bağımsız bir biçimde çeşitli bölgelerde toprağı ekip biçmeye ve daha kalabalık biçimlerde yaşamaya başladı. Bir noktada ihtiyaç duyulan konfor, tarım sayesinde gıdaya daha kolay ulaşım sağlanması ve toplu yaşamın getirdiği güvende olma hissi bu değişim isteğinin en önemli sebeplerindendi.

Yerleşik hayata geçilmesiyle kalabalık gruplar halinde yaşamaya başlayan insanlar arasında daha kompleks bir iletişim ağı gelişmeye başladı. Buna bir de tarımsal üretimin gerektirdiği mevsimsel planlama, günlük aktivitenin gün ışığına doğrudan bağımlılığı ve tarımsal ürün fazlasının stoklanıp muhafaza edilmesi gibi gereklilikler eklendiğinde bu ilişkiler önceki yaşam tarzına kıyasla bambaşka bir biçim aldı.

Elbette gelişmekte olan bu iletişim ağının kaynağı gündelik yaşamda sürdürülmesi bir zorunluluk haline gelen birtakım misyonlardı. Dolayısıyla, gelişmekte olan bu toplumsal yapı belli noktalarda ayrıntılı görev bölüşümünün oluşmasına da kapı araladı. Artık toprağın ekilmesi, tarımsal ürünün takibinin yapılması, ihtiyaç fazlasının depolanması ve korunması gerekiyordu. Diğer taraftan artık bir köy formatı almış olan yeni yaşamsal birimlerin güvenliğinin sağlanması da öncelik haline gelmişti.

Görev bölüşümünden kaynaklı sınıf yapısının oluşması ve bunun neticesi olarak mülkiyet ve tarımsal üretime bağlı birikim kavramlarının ilkel düzeylerde ortaya çıkması bölüşümün de bir problem haline gelmesine sebep oldu. Bu şekilde ortaya çıkmış olan söz konusu yapı Endüstri Devrimi’ne kadar binlerce yıl boyunca pek değişikliğe uğramadan ve de en önemlisi belli dönüşümler karşısında adaptasyonunu sağlayarak varlığını sürdürmeyi başarabildi. Ancak, tarımsal yerleşik hayatın son formlarından olan feodalitenin toplumsal yapısı, gelişen sosyal ve iktisadi ortama ayak uyduramayarak 1500’lerin sonuna doğru yok olmaya yüz tuttu. İnsanlar kendi emekleriyle ürettiği ürünün büyük bir kısmını güvenliklerinin sağlanması karşılığında toprak sahiplerine haraç olarak vermeyi reddetti. Bir noktada bu durum, insanlığın katı hiyerarşiye karşı olan tutumunun da bir göstergesiydi.

Yukarıda da kısaca bahsedildiği gibi, çok uzun yıllar sonra iktisadi aktivitenin yeniden şekillenmesiyle toplumların yapısı da değişmeye başladı. Sanayileşen toplumlar bu köklü değişimde baş rolü oynadı. Toplumsal rollerden kaynaklı sınıfsal yapılar Endüstri Devrimi ile birlikte yerlerini sermaye temelli sınıflara bıraktı. Artık otoritenin kaynağı toprak sahipliği, inanç veya kas gücü değil büyük oranda sermaye idi. Doğmakta olan bu sınıfsal yapılar Orta Çağ tarım toplumundaki kölelik benzeri bir düzene yakınsanacak konumda değildi ancak bu dönüşüm ücretli çalışan sınıfın da doğuşunu beraberinde getirdi.

Sebepleri bir önceki yazıda detaylı biçimde verilmiş olan kırdan kente göçün bir sonucu olarak şehirler kalabalık işçi gruplarının yaşam alanı haline geldi. Ancak Endüstri Devrimi’nin başlangıcında şehirler öngörülemeyen bu kalabalıkları kaldıracak altyapı ve konaklama imkanlarına sahip değildi. Robert Malthus’un tarifine göre kalabalık topluluklar küçücük evlerde insanlık onuruna yakışmayan biçimlerde yaşarken şehirlerde işgücünün dışında kalanlar ise suça bulaşıyordu. Kadın ve çocuklar ise insanlık dışı şartlarda günde 16-17 saat çalıştırılıyordu. Sermaye sahiplerine kıyasla oldukça kötü şartlarda yaşayan, iş güvenliğinden yoksun bir biçimde ter döken ve fabrikalarda katı disiplin altında para kazanmaya çalışan ücretli çalışan sınıfların isyanı bu koşullar altında kaçınılmaz hale geldi.

Yıllarca süren isyanlar ve iç karışıklıklar sonucunda işçiler önemli kazanımlar elde ederken seneler içerisinde ücretli çalışan kesimlerin yaşam koşullarında da önemli bir iyileşme gözlendi. Diğer taraftan, bu iyileşme yalnızca çalışanların hayatlarına değil üretilen ürünün kalitesine ve miktarına da olumlu biçimde yansıdı. Herhangi bir tarafın gözünden bakmamakla birlikte, çalışanların şartlarındaki iyileşme süreç içerisinde aslında işverenlerin şartlarını da iyileştirmişti.

Bütün bu olan biten belki de bin yıllar boyunca insanın hayatta kalabilmek için verdiği mücadelenin bir özeti sayılabilir. Avcı toplayıcı yaşamdan tarımsal hayata, endüstri toplumundan günümüz teknoloji çağına kadar geçen süreç aslında şimdiki iktisadi aktivitenin verimliliği için de bizlere önemli ipuçları sunuyor. Aynı zamanda yazının en başında da bahsedildiği üzere, tarih boyunca gelişimini sürdürmüş olan iktisadi aktivite yapısı günümüzdeki çalışma koşullarında yanlışı ve doğruyu ayırt edebilmek adına birtakım karşılaştırmalar yapılmasına imkan sağlıyor.

Toparlanacak olursa, avcı toplayıcı dönemde yaşamsal tehditlerle ve açlıkla mücadele eden insan her ne kadar eşit bölüşümün olduğu bir çevrede yaşıyor olsa da tek başına bunun yeterli olmadığını gördü ve temel ihtiyaçlarının tehlikede olduğu bir yapıyı kabullenemedi. Gıdanın teminat altında olduğu alanlarda güvenli bir yaşam arayışına girdi. Ancak, zihni hiyerarşinin olmadığı bir çevrede şekillenen insan yerleşik hayatta oluşan toplumsal rollerle yaşayamadı. Ürettiği ürünün haraca bağlanmasını reddetti. Ayrıca, sağlık ve eğitim hizmetlerine daha kolay ulaşacağı yerlerde olmayı amaçladı ve şehirlere göç etti. Öte yandan, fabrikalarda verdiği emeğin karşılığını istedi ve bunun için mücadele verdi. Kısaca insanlık her zaman, bölüşümün adil olduğu, yaşam hakkına ve özel hayata saygı duyulan, güvende olduğu bir yaşam arzu etti.

Tüm bunlardan hareketle, modern çalışma ortamları göz önünde bulundurulduğunda şimdiye kadar tartışılan konuların bir kısmından dersler çıkarıldığı görülürken mevcutta hala belli başlı sıkıntılar olduğu anlaşılıyor. İktisadi aktivitenin tarihsel süreçteki gelişimi esnasında kendine has dönemlerde gündeme gelmiş ve içinde bulunduğumuz yüzyılda da gündemde olmaya devam eden günlük çalışma süreleri, çalışma koşulları, sınıfsal hiyerarşi ve özel yaşam gibi birçok konu tartışma unsuru olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Öncelikle, çalışanların saat bakımından fazla çalışmalarının işletmeler açısından verimli bir yöntem olup olmadığı üzerinde birçok soru işareti olduğunu vurgulamakta fayda var. Sanayileşmenin ardından taraflar arasında fazlaca kavga sebebi olmuş olan bu durum günümüze gelindiğinde ülkemiz de dahil olmak üzere birçok yerde hala problem teşkil ediyor. Geçtiğimiz yıllara kadar kurumlar çalışma saatlerinde birbirleriyle yarışırken bunun artık çok da anlamlı olmayan bir yarış olduğu kabullenilmiş durumda. Kurumsal yapısı ve insan kaynakları ile çağı yakalamış olan sayıca az birkaç kuruluş dışında katı mesai saatlerinin birebir kişilerle iletişimde olunmayan departmanlarda dahi hala uygulanıyor olması ise süreçte olan bitenden bihaber olunduğunun da bir göstergesi.

Bu durum ülkeler karşılaştırıldığında da aslında böyle görünüyor. Burada, Avrupa’da kişi başına yurtiçi gelirin en yüksek olduğu ülkelerden Almanya, Norveç ve İsveç’te haftalık çalışma sürelerinin ortalamanın çok altında olduğunu belirtmek gerekir. Diğer taraftan, Türkiye, Romanya ve Bulgaristan gibi kişi başına yurtiçi geliri düşük olan ülkelerde ise haftalık çalışma süreleri ortalamanın çok üzerinde. Kesin bir değerlendirmeye dayanak olmasa da bu karşılaştırmadan yola çıkarak, saat bakımından çok çalışmanın değil verimli çalışmanın nitelikli bir üretime karşılık geldiğini söylemek yanlış olmaz. Zira buradaki kişi başı gelir aslında ülkede üretilen ürünün parasal değerinin bir karşılığı.

Ayrıca, bu gibi ülkelerin iş çevrelerinde son birkaç yıldır gündemde olan -geçmişten günümüze de özel hayat, yaşam koşulları vb. konular temelinde irdelenmiş olan- konu ise çalışan motivasyonu. Son yıllarda Avrupa’nın önde gelen ülkeleri haftalık çalışma sürelerini düşürerek çalışanlarının verimlilikleri üzerinde ciddi çalışmalar yapıyorlar. Bir çalışanın kurumundaki mutluluğu ve oraya hissettiği aidiyet aslında fiziksel olsun veya olmasın üretimi miktar olarak da nitelik olarak da arttırıyor. Bu aidiyet ise kurum içi adalet, eşit ücret, şeffaflık ve çalışanların iş dışındaki yaşamlarına saygı ile sağlanıyor. Katı bir disiplinle yönetmeye çalışmak veya hiyerarşik baskı kurmak yerine çalışanların öncelikle kurumlarını sahiplenmeleri ve profesyonel bir bakış açısı ile görevlerini yerine getirmeleri hedefleniyor.

Son olarak parantez açılması gereken bir diğer konu da salgın koşullarında hayatlarımıza girmiş olan uzaktan çalışma uygulaması. Henüz çok yeni olmasına karşılık ülkemizde ve Dünya’da birçok kurum tarafından uyarlanabilir departmanlarda devreye sokulan bu yeni çalışma biçiminin şimdiye kadar belirli alanlarda daha verimli olduğunun gözlenmesi, şirketlerin birer birer bu sisteme geçmelerine sebep oldu. Kurumlar bir yana, avcı toplayıcı atalarından kalan genetik miras sebebiyle kapalı ofislerde sabahtan akşama kadar oturmaktan pek de hoşnut olmayan günümüz insanı için de şimdilik arzulanabilir olan bu değişimin uzun vadeli etkileri ise tabii ki ileride daha doğru bir biçimde ölçülecek.

Ancak söz konusu uygulamanın verimli olup olmayacağı bir yana dursun, anlatılan değişimin kimsenin tahmin bile edemeyeceği harici bir durumun sonucu olarak ortaya çıktığı gerçeği bile başlı başına çok önemli. Zira birkaç sene önce hiçbir işverenin sıcak bakmayacağı, belki de işten kaytarma olarak tanımlayacağı bir uygulamanın bugün daha verimli olup olmadığının tartışılması bile her an her koşulun değişebilir olduğunun da bir göstergesi.

Sonuç itibarıyla insanlığın binlerce yıllık çalışma deneyimi, doğru çalışma koşulları hakkında çıkarılmış birçok ders içeriyor. Tarih boyunca yaşanan çatışmaların tekrarlanması ise tarafların enerjilerinden çalıyor. Tarih bizlere en verimli uygulamanın ne olduğu konusunda birçok ipucu veriyor. Bu durum Dünya üzerinde her ne kadar adil çalışma şartlarının sağlandığı, eşit bir bölüşümün garanti edildiği ve sosyal çatışma ortamının sona erdiği anlamları taşımasa da belli iyileştirmeler için bir yol haritası çiziyor. Temelsiz hiyerarşinin getirdiği psikolojik çöküntüler, adil olmayan kurumsal yapılar, ücret eşitsizliği, özel yaşamın baskılanması ve bunlar gibi birçok sebep ücretli çalışanların tüm yaşamları üzerinde baskı unsurları olarak yerini alıyor ve mutsuz toplumların oluşmasına sebep oluyor. Buna karşılık, yapılan hataları tekrarlamayan, yeniliğe açık toplumlar ise kurumlarıyla ve çalışanlarıyla ilerlemeye devam ediyor.


Kaynakça

-Tosh, J. (2010). The Pursuit of History: Aims, Methods and New Directions in the Study of Modern History. New York: Longman/Pearson.

-Engels, F., Morgan, L. H., & Engels, F. (1972). The Origin of the Family, Private Property, and the State. New York: Pathfinder Press.

-https://ec.europa.eu/eurostat/data/database

-https://unsplash.com/photos/YI_9SivVt_s

09-03-2021


ankara psikolog