İtaat Toplumu 'Şeyma Bacın'


Diğer Yazıları

A+ A-
“Kitle, çobanına sadık bir sürüdür.”
                                                                                                           Gustave Le Bon
 
“Sizce Almanya’da bir diktatörlük hala mümkün olabilir mi?” 2. Dünya savaşından sonra birçok sosyal psikolog otokrasi üzerine araştırmalar yaptı. Bilindiği üzere monarşinin bir çeşidi olan otokrasi aslında tek kişilik yönetimi simgeler. Ancak monarşinin aksine otokraside kişi iktidarlığı miras yoluyla değil, ele geçirerek almıştır. Sosyal psikolojinin de incelediği bir alan olan liderlik şekilleri ve otokrasi öğrencilik yıllarımda ilgimi çeken konulardan biriydi. Bu konuyla ilgili birçok araştırmayı incelemiş biri olarak “Die Welle” filminin adını ilk duyduğumda hemen izlemek istedim. Otokratik liderlik konusuna odaklanan film günümüz Almanya’sında hala bir diktatörlük mümkün olabilir mi sorusunu odağına alıyor. 3. Dalga deneyi olarak da adlandırılan deneyde, bir lise tarih öğretmeninin otokrasi konusunu öğrencilerine kendine has bir yöntemle anlatmasıyla başlar. Öğrencilere otokrasinin tanımını yaptırarak başlayan Ron Jones, öğrencilerin Almanya’da yeni bir diktatörlüğünün mümkün olmadığını savunmaları üzerine yepyeni bir taktik oluşturarak öğrencilere bunun mümkün olabileceğini anlatmak ister. Film, bu aydınlanmadan sonra bambaşka bir hal almaya başlar.

Konusunu 1967 yılında yaşanan gerçek bir olaydan alan film, sinemanın kendine has kurgusuyla ilerler. Gerçeğe paralel giden filmde, beş gün boyunca otokrasinin karakteristik özelliklerini anlatan Jones, bu özellikleri öğrencilere uygulayarak göstermek ister. Bu sebeple ilk olarak bir oturma düzeni ayarlar ve tüm öğrencilerin söz alıp ayağa kalkarak konuşmasını ister. Kendisine Mr. Jones olarak hitap edilmesini isteyen hoca, kendilerine has bir selamlaşma ve simge bulunması gerektiğini ifade eder. Deneyin üçüncü gününde otuz kişilik katılımcı sayısı birden kırk üç kişiye ulaşır. Öğrencilerin davranışları ve ders notları düzelmeye başlar. Ancak grup içerinde otoriteye uymayanların kendine şikâyet edildiğini gören Jones, deneyin bu kadar kısa sürede benimsenmesine şaşırır.  Ertesi günkü derse beyaz gömlek ve kot pantolon giyilerek gelinmesini ister. Buna itiraz edip gömleği giymeyen öğrenciyi sınıfın içinde görmezden gelip dışlar. Aslında otokratik yönetimlerde olan şey de tam olarak budur. Topluluğa uymayı kabul etmeyen bireyler toplumdan dışlanır. Jones bunu göstermeyi hedeflemiştir. Deney devam ettikçe öğrencilerde, Mr. Jones’da kendini olayın akışına kaptırır. Öğrenciler Die Welle’nin ismini yaymak için gece buluşup Vandalizm sayılacak hareketler gösterirler. Olayların kontrolden çıktığını ve artık müdahale edilmesi gerekliliğini gören Mr Jones, deneye son vermek ister. Ancak işler istediği gibi gitmez. Bu zamana kadar gerçek olayla birebir parelellik gösteren film sonunu tamamen farklı bir şekilde kurgulamıştır.
 
Peki, öğrencileri bu şekilde davranmaya iten ve sadece Almanya’da değil dünyada bile otokratik yönetimlerin mümkün olabileceğini bize gösteren şey neydi? Öğrenciler neden böyle davrandı? Geçmişten ders almalarını düşünmelerine rağmen onları itaat etmeye iten şey neydi? Die Welle, bunun sadece küçük bir örneği aslında. Tarih boyunca itaat konusunda birçok deney yapıldı ve çoğu başarıya ulaşamadı. Çünkü insanların otoriteye boyun eğme eğiliminde olduğunu ve Hitler gibi bir diktatör daha çıktığı takdirde yine aynı sonuçların alınabileceğini bizlere kanıtladı. Peki, insanları bu şekilde davranmaya iten şey neydi? Bu soru üzerinde birçok kez beyin fırtınası yaptım. Ve vardığım sonuçlar her seferinde şu kavramla birleşti; “aidiyet duygusu”. İnsanlar bir gruba ait olduklarını hissettiklerinde kendine has olan farklı düşüncelerini törpüler ve toplumun tamamına uyum sağlamak için bireyselliğinden feragat eder. Çünkü evrimsel olarak da açıklandığı üzere insanlar gruplar halinde yaşamaya eğilimlidir. İlk çağlara bakıldığında homo sapienlerin gruplar halinde yaşaması, hayatta kalma açısından önem farz eden bir durumdu. İlerleyen zamanlarda ise hayatta kalma mücadelesi sosyal iletişimin bir parçası haline geldi. Hayatta kalma mücadelesi, teknoloji ve sanayinin gelişmesiyle birlikte sosyal açıdan önemini kanıtladı. Bir topluluğa ait olmak, yalnız kalmamak insanlar için öncelikli olmaya başladı. İlk çağlarda, yabani hayvanlar tarafından yenilme korkusuyla bir gruba dâhil olan homo sapien, teknolojiyle birlikte yalnız ve çaresiz görünmemek adına bir gruba dâhil olmaya başladı. Otokrasiyi evrimsel süreçte incelediğimde insanların başka birine itaat etmesi fikri o kadar da saçma gelmemeye başladı. Aslında içten içe yaptıkları şey bu korkunç dünyada hayatta kalabilme mücadelesiydi. Sosyal ölüm, istenmeyen dışlanan insan haline gelmek, gerçek bir ölümden beterdi hiç şüphesiz. Kendi düşüncelerini özgürce söylemekten korkan insanlar, aslında toplum tarafından dışlanmayı göze alamayan ve içten içe özgüven ve öz şefkat eksikliği çok yüksek olan bireylerdi. Toplumda bu eksikliği hisseden bireylerin gereken desteği almadığı takdirde çok büyük problemlere yol açacağını, hatta yeni bir Hitler’in bile doğmasına ortam hazırlayacağını bu deneyler bizlere göstermiş oldu. Kitle içerisinde, bireyin kimliğini hiçe sayan anlayış sayesinde bireyler tek başına gösteremediği davranış biçimlerini göstermeye başlar. Bunun en güzel örneklerinden biri, şu anda yayında olan “Çukur” dizisidir aslında. Bilindiği üzere Çukur İstanbul’da bir mahalledir. Anarşinin kol gezdiği, bireyselliğin olmadığı bir mahalle olan Çukur, Koçova ailesi tarafından yönetilen bir mahalledir. Çukur’a polis giremez çünkü o kadar iyi örgütlenmişlerdir ki Çukur’un her bir bireyi aslında Koçovalıları ve kendilerini korur. Kendilerine has dövmeleri ve giyim tarzları olan bu grup, birlikte hareket ederek toplumsal düzeni, kendilerine has kurallarla sağlamaya çalışır. “Aile her şeydir” sloganıyla hareket eden grup aidiyet ve itaat kavramlarının şiddet ve vandalizm kavramlarıyla harmanlanarak sinemaya başarılı bir şekilde aktarılır. Peki, Türk halkı neden Çukur’u bu kadar benimsedi? Yayınlandığı her hafta izlenme rekorları kıran bu diziyi ayrıcalıklı yapan neydi? Bu iki yapım aynı eksende incelendiği takdirde yine karşımıza yine aynı kavram çıkıyor; aidiyet duygusu. Bir toplumda adalet kavramı önemini yitirdiğinde insanlar kendi adaletlerini kendileri sağlamaya çalışır. Çukur’da da yapılan bu aslında. Bu zamana kadar ekrana yansıtılan hayatlar hep farklı hayatlardı. İnsanlar kendilerini o hayata ait hissetmedikleri için sabun köpüğü misali söndü yapımlar. Çukur’un bu kadar takip edilmesinin bir sebebi de insanlar kendilerini bu hikâyeye ait hissettiler. İzledikleri hayat kendi yaşadıkları hayattan farklı değildi. Ve en önemlisi Çukur’da olduğu gibi tek başına seslerini çıkartamayanların sesi oldu bu farklı yapım. Bir toplumda itaat ortamı yaratmak istiyorsanız yapmanız gereken tek şey budur aslında. Bireyselliği ortadan kaldırmak! Farklı düşünenleri toplumdan dışlayıp aile ve aidiyet konuları üzerinde yoğunlaşmak… Dünya üzerinde polis şiddetinin bu kadar yoğun olmasının bir sebebi de budur. Polislerde devletin gardiyanı ve koruyucusudur. Diğer bir deyişle iktidarın kılıcıdır. Onlarda kendilerine has bir üniforma ve kendilerine ait bir silah edinirler. Kendilerini adaletin uygulayıcısı olarak gören güvenlik güçleri neden sivillere şiddet uygular peki? Çünkü onlar toplumsal huzuru korurlar. Bir diğer deyişle anarşiyi engelleyip, otokratik yönetimi desteklerler. Yani aidiyet duygusunu güçlendirirler.


Bireysellik, kişiye istediği özgürlüğü ve toplumdan farklı olabilme cesaretini verir. Otokrasi ve monarşinin aksine farklı olmak kötü bir şey değildir. Toplumu toplum yapan şey bütün farklılıklara rağmen birlikte yaşayabilmektir. Die Welle’den öğrendiğimiz yegâne şey budur. Farklılıklarınızı kabullenin. Ve eğer günün birinde bir tane daha soykırıma tanık olmak istemiyorsanız kendinizle barışın. Başkalarının sizin düşüncenizi şekillendirmesine olanak tanımayın. İnsan her haliyle mükemmel bir varlıktır. Toplumun insanı şekillendirmesi bu mükemmelliği bozan bir unsurdur. İtaati ve otokrasiyi engellemek için birey olarak yapmamız gereken şey de budur. Farklılıklarınızı benimseyin, kendinizi olduğunuz gibi kabullenin ve size yanlış gelen bir şeye “hayır” diyebilme cesaretini gösterin! Bütün bunları uyguladığımız ve kendimize karşı şefkatli olabilmeyi becebildiğimiz takdirde tarihin bu zamana kadar görüp göreceği en kanlı olayı geride bırakıp bir daha bunun olmasına izin vermemiş oluruz.
Die Welle’den başlayıp, Çukur’a kadar giden serüvenimiz şimdilik burada son buluyor. Umarım sizlere otokrasi konusunda birazcık ışık olabilmişimdir.

Yeni bir serüvende görüşmek üzere


Sağlıkla Kalın
                                                   “ Toplum kolaylıkla cellat olabilirdi.”

Kaynakça

Die Welle Filmi

Çukur Tv Dizisi

Gustave Le Bon

https://unsplash.com/

Google Görseller

28-10-2020


ankara psikolog