Hayali Bir Gerçeklik

Feyza Ülkü Güzey

Sosyolog

Yazar Hakkında

Henüz çeyrek asırlık ömrüme bir çok şehir, bambaşka insanlar, mekanlar ve bir sosyoloji lisansı sığdırdım. Bir de çokca merak ve söylenecek söz. Bütün bunlar birleşince insan bir şeyler söylemeden yazmadan edemiyor. Şimdiye kadar biriktirdiklerimi paylaşmak için buradayım. Merakınız ve eleştirel düşünceniniz bitmemesi dileğiyle.


guzeyfeyzaulku@gmail.com


A+ A-
Kültür ve normlar hakkında konuşmak istersek öncelikle toplumu ve bireyi tanımlamamız gerekir. Toplum; bireylerin oluşturduğu kalabalıklar/gruplardır. Bir toplumda bireyler, halihazırda kültürlerden de etkilenerek yaşadığı toplumun değişmesine/gelişmesine katkı sağlamaktadır. Öte yandan birey bir ‘’parçadan’’ ziyade biricikliği olan bir varlıktır. Bireyi yalnızca bir millete, bir kuruma yahut bir cemiyete üyeliği ile tanımlayamayız. Birey; bir nicelik ifade etmekten öte bir ruh, zihin, dünyayı algılayış biçimidir. Aile sosyolojisinde toplumun en küçük yapı taşı ailedir şeklinde bir genel kanı varsa da aslında toplumun yapı taşı birey/bireylerdir. Çünkü bu iki kavram, toplum ve birey; biyolojik bir organizma gibi birbirlerinden faydalanır, birbirini korur ve gerekirse kendini gerçekleştirmek için ötekine zarar verir. İşte bu süreçte bireylerin birbileriyle olan yakın ilişkileri ve toplumsallaşmışlığı, kültür ve norm gibi kavramların oluşmasını, her toplum/grup için belli başlı kabullenişlerin oluşmasını sağlar. Öyle ki bu kabuller zaman zaman evrenseldir. Tıpkı dünyada bu yüzyıllarda paranın, hukukun bir değeri olması gibi. 



Her toplumun kendine özgü bir cezalandırma ve temel hakları koruma gibi, geliştirdikleri bir anlayış vardır. Hammurabi Kanunları’nın kısas gibi bir yöntemle işlemesi gibi. Dişe diş kana kan. Bu kanunlar uzun yıllar boyunca  Babil halkı tarafından kabul görmüştür. Günümüze kıyasla her ne kadar insan hakları açısından yetersiz olsa da. O dönem ve o toplum için toplu bir kabul haliydi ve aynı zamanda bir yaptırım gücü mevcuttu. Günümüzde ise kısas gibi bir uygulama yoktur -en azından evrensel boyutta-. Bu durum şöyle bir okuma yapmamızı sağlıyor: dönemden döneme ve toplumdan topluma farklı genel kabuller mevcuttur. Bu genel kabuller hayali gerçeklik/gerçeklikler olarak adlandırılabilir. Bu hayali gerçeklik kavramı mevcut yapılar içerisine sinmiş, gizlenmiş ve halihazırda küresel bir fayda sağlamaktadır. Tıpkı insan haklarının kabulü gibi. Yahut hukukun üstünlüğü ve paranın özellikle günümüzde e-para diyebileceğimiz para birimlerinin gerçekliğinin kabuller üzerine kurulması gibi. Bir nevi hayali gerçeklik yahut hayali kabuller insanlık tarihinin itici bir gücüdür. Örneğin bir toplumda eşcinsel evlikler kabul edilir ya da tercih edilirken bunu o topluluğun kabulleri belirler. Aslında birçok yapıyı bu hayali gerçekliklerin içerisine alabiliriz. Dil, din, hukuk, ideolojiler ve siyaset... Bunların, bireylerin bir arada yaşayabilmeleri için fayda sağlayan bir yanları da vardır. Her ne kadar birbirine yabancı toplumlarda bu kabuller farklı olduğu için düşmanca tavırlar takınılıp, belki de savaşlar verilse de bu kabuller/gerçeklikler günlük yaşamın sağlam ilerlemesini sağlar. Yani kaos ve kargaşayı önlemektedir. 

Bu hayali gerçeklikler bireyin ve toplumun zihnine işleyen ve aktarılan bir kavramdır. Böylece yüzyıllardır süregelen ve belki de kutsal kabul edilen bir ırk, bir toplum özelliği yahut bir ideoloji varlığını korur. Ama bu kabullerin en önemli katkısı bu değildir. Hayali gerçekliklerin kalabalık grupları bir arada tutabilmek ve bir arada güvende yaşayabilmelerini sağlamak gibi bir gücü vardır. Örneğin hiç görmediğimiz bir memleketlimizin yaşadığımız şehre göçtüğünde kendini güvende hissedip, yeni yaşamına bir nebze daha kolay ayak uydurması gibi. Normalde şöyle düşünülebilir; hiç tanımadığım bir insana nasıl güvenebilirim ve bu kişinin bana yardım edeceğinden emin miyim? Evet, neredeyse eminizdir. Çünkü “memleketli” olmak bir yakınlık kabulüdür ve bir insan kendi toprağından gelen birine kötülük etmez. En azından sosyal algımızda bir başkasının kötülük etme ihtimalinden daha düşük olarak kodlarız bunu zihnimize. Kütüğünün biriyle aynı olması ne kadar güven verebilir sonuçta? Ama toplumsallaşma sürecinde bu böyle seyrediyor. Aynı memleketli olmak, aynı ülkeden olmak, aynı dili-şiveyi kullanmak, aynı ten rengine sahip olmak, aynı inanca mensup olmak, aynı mesleği icra etmek, aynı parmaklarla üç sayısını göstermek... 



Belki de bu konuya özgü en güzel güncel örnek dernekler olabilir. Haklarını korumak, görünürlüğünü artırmak ve kollektif olarak kazanmak için kurulan yapılar. Tabipler odası, ticaret odası, mühendisler derneği, psikologlar derneği gibi. Belki de günlük hayatında ortak hiçbir paylaşımınızın olmayacağı bir insana sadece aynı meslekten olduğunuz için bir yakınlık duyabilirsiniz. En evrensel olan mesleklerden biri tıp olduğu için bunun üzerinden örneklendireceğim. 

Bir doktorun her meslekte olduğu gibi yakın çevresi kendi meslek grubundan olabilir. Bu, bireyin kendine bir konfor alanı oluşturmasında yardımcı olur. Dayanışma ve yardımlaşmanın yoğun olduğu bir sosyal çevre edinebilir. Her birini görüp tanımadığı bir gruba dahil olup sosyal görünürlüğünü ve güvenliğini sağlamlaştırabilir. Özellikle son dönemlerde bizim ülkemizde yaşanan doktora şiddet gibi olayların karşısında bir yaptırım oluşturmak için bir arada, ortak bir fikirde olurlar. Bu doktara şiddet gibi bir olay dünyanın başka bir ülkesinde köşesinde yaşansa aynı kuvvetle olmasa dahi yine o olay için de bir kamuoyu oluşturma çalışmaları olacaktır. Bu hem birey hem de bir grup cemaat olarak sürdürebilirliği korumak ve her iki konumda da kazanabilmek içindir. 

Hem birey hem de bir toplumun üyesi olarak kazanmak durumu evrimsel bir sürecin getirisi olabilir. Bu noktada akrabalık kavramı üzerinden konuyu bağlayabiliriz. Yakın akrabalarımız ile uzak akrabalarımız arasında bir derecelendirme yapmaktayız. Birey ve grup olarak güvende olmak, tok olmak gibi ihtiyaçlar için evrimsel olarak öncelikli yakın akrabalarla yardımlaşmaktayız. Bu durum hem bizimle çok benzer DNA dizilimlerini hem de toplumu oluşturan motivasyonu kültürel olarak sonraki nesillere aktarabilmek için tarih içerisinde gelişmiş olan özelliklerimizdir. Daha önce verdiğimiz doktor örneğinde gördüğümüz, dayanışacağımız yakın sosyal çevrenin kim ya da kimler olacağını belirleme güdümüz bu evrimsel sürecin sonuçudur. Bu durum yalnızca insanlarda değil diğer canlılarda da gözlenmektedir. Yani sosyal bir yaşam süren tüm canlılar da tıpkı insanlarda olduğu gibi hayali gerçekliklere sahiptir. Hayali gerçeklikler/kabuller yalnızca insanlık için değil aynı zamanda evrimsel teoriye göre uzak kuzenlerimiz sayılan bonobolar için de geçerlidir. Onlar için her ne kadar meslek edinmek kariyer yapmak gibi sosyal faaliyetler olmasa dahi bonoboların da kabul ettikleri norm ve yaşam biçimleri vardır. Güçlü bir bonobo erkeğinin sözünün dinlenmesi yahut yavruları olan bir dişiye gruptaki diğer hayvanların da yardım etmesi gibi bazı sosyal örüntülere sahiptirler. Bu da demek oluyor ki kültür ve normlar toplumdaki bireylerin kabul ettikleri hayali gerçekliklerin ne kadar fayda sağlar, onların yaşamlarında ne kadar konfor yaratır iseler o derece inanılmaya devam ettiği ve güçlerini sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Yani inandığımız sürece devam eden hayali gerçeklik ne kadar insanın inancını kazanırsa o kadar güç kazanan bir yapıya sahiptir. Zaman içinde değişim gösterir ve günün koşullarına ayak uydurur. Bu durum geleneksel toplumun genç yahut azınlıklı bireylerinin yeni gerçeklik algıları yaratması ile değişecektir. Kısaca toplumları var eden kültür ve normlar, onları takip edip etmeyen bireylerin yeni algı ve isteklerine kalmaktadır. Dünya üzerinde yüzlerce sene sonra her şey değişecek belki de fakat henüz bizler bu dünyayı kullanırken değişip tüm toplumlar için faydalı yeni gerçeklikler yaratmalıyız. Bu düşünceye inanan daha çok insana ulaşmak dileğiyle. Hayalimizi gerçek yapalım.




Önerilenler:

Akrabalık kavramı ve evrimsel açıklaması için şu video; 

Hayali gerçeklik kavramını daha iyi anlmak için; Yuval Noah Harari’nin Hayvanlardan Tanrılara kitabı.
 
31-12-2018