GERİ DÖNMEK

A+ A-

“… Dünya, virüsün henüz ortaya çıkmadığı güne artık dönemez.

Biz de 10 Mart'tan öncesine dönemeyiz.

Önümüzdeki günler istesek de istemesek de kesinlikle farklı olacak.

Bu hastalık bütün dünyada hayatı değiştirecek bir yayılma kabiliyetine sahip. …”

Yukarıdaki satırlar, Sağlık Bakanı’nın mart ayı içinde yaptığı konuşmalardan birine ait.

Sonrasında dünyanın birçok yerinden ve birçok yetkilisinden, hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağına ve geriye dönemeyeceğimize dair, daha birçok konuşma duyduk.

Peki bu iyi bir şey miydi, yoksa kötü mü?

Dönemeyeceğimiz şey neydi?

Birbirimize sarılabilmek ve dokunabilmek mi, yoksa eskisi gibi, dünyayı hiç bitmeyecekmiş gibi tüketebilmek mi?

Peki hatayı nerede yapmıştık ya da ne zaman başlamıştık?

***

1700’lü yıllarda yaşamış İskoç filozof ve ekonomist, Adam Smith'in gözlemlerine göre insanlar, ceplerine küçük konfor malları dolduruyor ve daha da fazlasını taşımak için, daha fazla cepleri olan ceketler satın alıyordu.

İşe yaramayacak olsalar da insanlar bunları bir mutluluk aracı olarak görüyordu.

Bu değerlendirme, madde peşinden koşmanın insan ruhunu, sosyal düzeni ve ülkeleri yıkıp bozduğuna inanan, eski çağların düşüncelerine meydan okudu.

Sürdürülebilir büyüme ve üretim öncesinde, sınırlı kaynak ve sınırlı parayla yaşanıyordu. Yeni çıkmış veya farklı bir ürün için yapılan harcama, yerel üretici ve hazine için bir kayıptı.

Ama tüm toplumların ya da tüm bireylerin bu düşünceye katıldığı söylenemez. Çünkü her devrin lüks yaşayan bir kesimi vardı.

14. ve 18. yüzyıl aralığında, birçok Avrupa ülkesi tüketimle ilgili uzun kanunlar yayınladı.

1500’lü yılların Venedik’inde, düğün hediyesi olarak 6 kaşık ve 6 çataldan fazlasını vermenin yanı sıra yaldızlı sandıklar ve aynalar tamamen yasaklanmıştı.

Bundan 200 yıl sonra, Alman devletlerinde, kadınlar pamuk fular kullandıkları için para ya da hapis cezası alabiliyordu.

Ancak zaman içinde sadece Avrupa’da değil, dünyanın birçok noktasında mallar dünyası, tahmin edilmeyen bir şekilde genişlemeye başladı.

1630’da Hollandalı düşünür Caspar Barlaeus, yeni olanı onaylamayı öğrettiği için, ticareti övdü.

Yeni ürünlerin, icatlar ve ithalat yoluyla tanıtımı hakkındaki dünyevi tartışmalar, dini tartışmalarla güçlendiriliyordu.

Eğer Tanrı, insanların onları keşfedip tüketmesini istemeseydi, mineraller ve egzotik çiçeklerle zengin bir dünyayı yaratır mıydı?

Adam Smith’in de arkadaşı olan David Hume, ılımı lüksü savundu. Tüketim, savurgan olmaktan ve toplumu yoldan çıkarmaktan öte, ulusları daha zengin, daha medeni ve daha güçlü kılan bir şey olarak görülmeye başladı. 




Alexandre Dumas’ın 1856 yılında yazdığı “Kraliçe’nin Gerdanlığı” isimli romanında, Marie Antoinette’i bir gerdanlık takarken gösteren illüstrasyon.

Ta ki Fransız devrimine kadar...

Devrimle birlikte gelen tepki, olumlu tüketim teorilerinin oluşumunu bir süre için durdurdu.

Devrim, aşırılık ve lüks yaşamın, istikrar ve sosyal erdemi tükettiğine dair tehlikeli bir uyarı oldu.

Tabi, bu etkili ama kısa süreli bir durgunluk getirdi. Çünkü, tüketimle tanışan kimsenin geri dönmek gibi bir niyeti yoktu.

19. yüzyılın ekonomi yazarları için tüketim, kaynakların endüstriyel kullanımı olarak görülüyordu.

Bugünün aksine, ev yaşamı için satın alınan mal ve hizmetler, henüz tüketim sınıfına dahil edilmemişti. Yani birey, henüz bir tüketici olarak sınıflandırılmamıştı.

Bireye tüketici olarak yer veren ve tüketiciye farklı bir bakış açısı getiren, 1871 yılında yazdığı Politik Ekonomi Teorisi kitabı ile William Stanley Jevons oldu.

Jevons’a göre, bir ceketin değeri, üretici tarafından, onu üretmek için harcanan kumaş ve iş gücü gibi etkenlere dayanarak belirlenemezdi.

Değer, tüketici tarafından yaratılırdı ve bir ceketin değeri, bir insanın onu ne kadar istediğine bağlıydı.

1890’larda Cambridge Üniversitesi’nde ekonomiyi bir disiplin haline getiren Alfred Marshall, Jevon’un fikirlerine katılırken, tüketiciyi mantıklı bir birey olarak kabul etti.

Kitlesel üretim ve tüketime karşı çıkan Marshall, gelecekte insanların düşük ücretli işçilikle üretilmiş kötü ürünleri almak yerine, yüksek ücret ödenmiş işçilikle güzel bir şekilde üretilmiş, az sayıda şeyi almayı öğreneceğine inanıyordu.

Tüketime olan ilgi artarken, ilk yüksek tüketim toplumu açıklaması, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Amerika’dan geldi.

1889’da, Wharton İşletme Okulu’ndan Simon Patten, ülkenin yeni bir tüketim düzenine girdiğini açıkladı.

İlk defa, fiziksel hayatta kalma odaklı olmayıp, bolluğun keyfini süren ve bununla ne yapacağını düşünen bir toplum vardı.

Bundan sonra asıl soru, Amerikalıların paralarını ve zamanlarını nasıl harcadığının yanı sıra ne kadar kazandıklarına dönüştü.

Patten’e göre, artık insanlara tasarruf için kendilerini dizginlemelerini söylemek yerine, daha fazla refah ve zevk için, yeni alışkanlıklar geliştirmelerini söyleme zamanıydı.

Aldığı tüm eleştirilere rağmen, gelecek Simon Patten’in bakış açısından yana olacaktı.

***

Kitle üretimi ve fabrikalardaki iş imkânı sayesinde 1900lerde Amerikan nüfusunun üçte biri şehirlerde yaşarken, 1920lere gelindiğinde bu oran daha da yükseldi.

Kitlesel üretim, ortalama bir insanın satın alabilmesi için tüketim mallarının fiyatını düşürüyordu.

1920lerin refah dönemi, yeni tüketim kalıplarına yol açtı.

Kredi, doğru zaman ve doğru yerde ortaya çıkarak, bu dönemin bir diğer yeniliği oldu ve ortalama Amerikalının bile araba sahibi olabilmesine imkân tanıdı.



Ve Henry Ford’un T Model arabası, tam da bu dönemde, adını tarihe yazdırdı.

Ford fabrikaları, kitlesel üretim sayesinde arabalarını daha ucuza mal edebiliyor ve piyasaya daha uygun fiyatlı arabalar sunabiliyordu.

1908 yılında 850$ olan T Model Ford arabalar, 1924 yılında 300$’a satılmaya başlandı.

Böylelikle işçiler kendi ürünlerinin tüketicileri olabildiler.

1929 yılına gelindiğinde Amerikan otoyollarında yaklaşık 23 milyon araba vardı.

Arabalar sadece işçileri değil, sosyal ve ekonomik açıdan Amerika’yı da değiştirmeye başladı.

Arabalar beraberinde cam, çelik ve kauçuk endüstrisini geliştirirken, kömüre dayalı bir ekonomiden petrole dayalı bir ekonomiye geçiş yaşandı.

Tren ve tramvaylar için ayrılan toplu taşıma yollarının yerini otoyollar alırken, bu yeni yolları yeni oteller, yeni restoranlar, yeni alışveriş ve yeni yaşam kalıpları doldurdu.

Teknolojik yenilikler taşımacılıktan fazlasını etkileyerek, elektriğe ulaşımı daha yaygın ve elektrik motorunu daha verimli hale getirdi.

Yenilikleri takip eden üreticiler sayesinde, radyo, gramofon, elektrik süpürgesi, çamaşır makinesi, buzdolabı gibi yeni ve karmaşık ev aletleri, bu dönemde pazarda yer almaya başladı.


Westinghouse Buzdolabı / Ladies Home Journal; 1932 Bahar Sayısı

Bu yepyeni tüketim malları ve tüketim kalıpları, ev hanımlarına ev dışındaki hayatta daha fazla var olabilmeleri için fırsat ve ev işi için harcanan zamandan tasarruf sunarken; ev işi standartlarının daha da yükselmesine neden oldu.

Hanımlar daha sık temizlik yapar, daha çok çamaşır yıkar ve daha fazla çeşitte yemek pişirir hale geldiler.

Ve sonunda tüm dünyaya yayılan bu yenilikler, bireylerin üreterek harcadıkları emeği, daha çok tüketerek ödüllendirmesine yol açtı.

Daha fazla tüketim için daha fazla üretim, daha fazla üretim için daha fazla insan, daha fazla enerji, daha fazla yiyecek, daha fazla gıda, daha fazla tarım alanı, daha fazla tarım ilacı, daha fazla taşımacılık, daha fazla petrol, daha fazla ambalaj, daha fazla atık...

***

Ortaya çıkış yeri ve zamanı hala kesin olarak bilinmiyor ama, yanlış tüketmemizden kaynaklandığı kesin.  

Bilim insanlarına göre gelecekte bizi, sürdürülebilir yaşam konusundaki başarısızlığımızdan kaynaklı daha birçok kriz bekliyor.

Dünya kaynaklarını, yerine konulabileceğinden daha hızlı bir sürede kullanarak ve doğaya yok edebileceğinden daha kısa süre içinde atık ve çöp bırakarak, kendimizi uzun zamandır felaketlere hazırlıyoruz.

Gelecek için büyük bilinmezlikler yaratıyor ama, savaşlardan, devrimlerden, yeniliklerden ve tarihte görülmüş tüm farklılıklardan daha kısa süre içinde, büyük değişimler yarattığı kesin.

Çok kısa bir süre içinde, iş hayatı, eğitim ve iletişim dijital ortama taşındı. İşe, okula ya da gitmek istediğimiz yerlere varabilmek için arabalarımızı daha az kullandık, daha az benzin harcadık, havayı daha az kirlettik ve daha birçok şeyin daha azını yaptık.

Peki, daha azıyla yetinmeye devam edebilecek miyiz?

Dünyanın tüketmemiz için bize sunulmuş bir nimet olduğuna, bizim her canlıdan üstün ve yenilmez olduğumuza inananların ve yaşamı sürdürmek için doğayı korumak yerine, tüketmeye devam edenlerin yanı sıra aksini destekleyen ve geri dönüşüm için adım atanların da olduğu kesin.


Devletler, ekonomiler, sağlık sistemleri, mağaza zincirleri, üreticiler, çalışanlar, bireyler, kısacası bizler için bu durumdan çıkarılacak dersler çok.

Peki geri dönüşümüz sadece sokaklara, restoranlara ve mesafesiz günlere mi olacak?

“Geri dönemeyiz” ifadesinin kaygıdan çok umut vermesini, daha iyisinin olması adına hiçbir şeyin eskisi gibi olmamasını ve geri dönüşümüzün muhteşem olmasını dilerim...


Kaynakça

How Humans Became 'Consumers': A History / Frank Trentmann

https://www.theatlantic.com/business/archive/2016/11/how-humans-became-consumers/508700/

1920s Consumption / Khan Academy

https://www.khanacademy.org/humanities/us-history/rise-to-world-power/1920s-america/a/1920s-consumption

GÖRSEL

Wizard of Oz - 1939

11-06-2020